Yasemin ÇONGAR
Çetin Altan’ın yıllar önce bir gün, onun da bir yazar olmayı düşlediğini bildiği oğluna“Yazarlar kasap gibidir” diyerek“yol gösterdiğini”; bir süre sonra, Yaşar Kemal yanlarına geldiğinde, ona “Sen söyle Yaşar, yazarlık nasıldır” diye sorduğunu, Yaşar Kemal’in de o kocaman sesiyle “Yazarlık kasaplık gibidir Çetin” diye, konuşmanın öncesini bilmeden tekrarladığını Ahmet Altan her seferinde çok gülerek ama, aynı zamanda, iki yazarın ortak tarifine tecrübeyle sabit bir onay vererek anlatır. Benim için bu konuşmayı sanki bizzat işitmişimcesine canlı kılansa, Ahmet Altan’dan birkaç kez dinlemiş olmam değil, Çetin Altan’la Yaşar Kemal’in tarifini bir kez duyduktan sonra, yazarlığın başka hiçbir mesleğe kasaplık kadar benzemediğini kabullenmemdir belki de.
Onu yaptığınız sırada başka hiçbir şeyin…
Bir “kasabın” son romanını okuyorum şimdi. 2009 ilkbaharında The Paris Review’nun sorularına cevaben anlattıkları, kimden söz ettiğim konusunda olmasa bile, neden söz ettiğim konusunda ipucu verebilir.
“Ben grafomanyağım, yazmadan duramıyorum” diyen bir adam bu; yazarlığın iki ayrı halinden dem vuruyor o söyleşide; otuz yıl boyunca romancılıkla birlikte sürdürdüğü gazete yazarlığından“zanaatkârca bir zevk” duyduğunu söylüyor; zira makale yazmak çok kolay onun için, yorulmadan ve fazla önemsemeden yapıyor gazete yazarlığını; “ama” diyor “romanlar bana bu keyfi vermez.”Duraksıyorsunuz. Meramını anlamanız için, romancılıkla gazetecilik arasında, belki sanatla zanaat arasındakine benzer bir fark olduğunu hatırlamanız gerekiyor. Ama bu fark da “keyifsizlik” halini tam açıklamıyor, zira yazarımız söyleşinin bir başka yerinde roman yazmaktan söz ederken, “Sanat seks gibidir” diyecek bu kez, “Onu yaptığınız sırada başka hiçbir şeyin önemi yoktur.”
Bunu böyle hissetmeyen, kendini yarattığı dünyaya her şeyiyle vermeyen, o dünyanın içinde kendi özerk zamanını, bedenini, kimliğini unutarak kaybolmayan, bu unutuşun keyfini sürmeyen hakiki bir edebiyatçı olabilir mi?
Bir yandan, evet, hakiki bir edebiyatçı var karşımızda, edebiyatı şehvetle seven bir adam, ama bir yandan da “Kurmaca sürekli bir eziyet ve utanç kaynağıdır benim için” diyor: “Bir kitapçının önünden geçerken parmaklarımı şaklattığım gibi bütün kitaplarımın bütün sayfalarının silineceğinin, böylece onları yeniden ve bu kez gerektiği gibi yazmaya başlayabileceğimin fantezisini kurarım.”
Yazıya ilişkin her “keşke” beni biraz sarsar ama böylesine devâsâ bir “silgi” özlemini kavramakta gerçekten zorlanıyorum. İnsan çocuklarını değiştirmek ister mi? Hayatının eserini, yutkunup kurtulmak istediği bir ukte gibi taşır mı içinde? The Paris Review’da Belinda McKeon benzer bir huzursuzlukla sormuş sanki: “Kendi romanlarınızdan nefret mi ediyorsunuz hakikaten?”Yazdıklarını sevmeyen bir yazar olabilir mi? Yazdıklarını sevmeye sevmeye yazmayı sürdürebilir mi insan?
Önce “Evet!” diye cevaplıyor yazarımız, “romanlarımdan nefret ediyorum. Samimi söylüyorum. Kimse bana inanmıyor ama bu doğru. Romanlarım bir mahcubiyet ve derin bir utanç kaynağı.” Sonra “gerçeğe” geliyor sıra ve tabii, her çıplak şey gibi gerçeğin de çekici olduğu kadar ürkütücü bir yanı var: “Benim romanlarım kuşkusuz başka herkesin romanlarından daha iyidir ama benim için yeterince iyi değiller.”
Bu son cümlenin “kibrini” seviyorum ben. Yazarlık, kâh satırı kemiğin tam ortasına indirircesine korkusuz, kâh bıçağın sivri ucuyla deriyi dokudan ayırırcasına sakin yapılan bir iş, ama hep gözü keskin, bileği sağlam, yüreği paralanmaz olmayı gerektiriyor sanırım; kararlılık ve özgüven gerektiriyor; “ben bu işi hepinizden iyi yaparım” demeyen, diyemeyen bir yazar nasıl yeterince kararlı, yeterince güvenli olabilir ki; diğer yazarlardan daha kudretli olduğuna inanmayan, kendi eserini bütün arazları ve zaafıyla çok iyi tanırken dahi, o eserin başka herkesinkinden daha iyi olduğuna hükmetmeyen bir romancı yola nasıl devam eder? Hem niçin devam etsin? Eserinin üstünlüğüne kendini bile “inandıramayan” bir yazar —hele bir de yazmadan duramıyorsa— her yeni cümlede kendi mutsuzluğunu biraz daha emzirmiş olmaz mı zira, her yeni kitabıyla kendine daha derin bir uçurum kazmaz mı?
Sorular dinlensin biraz! Şimdi roman molası.
“Son bir kez âşık olabilmek isterdim”
“Billy Gray en iyi arkadaşımdı ve ben onun annesine âşık oldum. Bütün bunlar yarım asır önceydi. Ben on beş yaşındaydım, Bayan Gray ise otuz beş. Böyle şeyler kolay söyleniyor, çünkü utanma duygusu yok kelimelerin ve hiçbir şeye şaşırmıyorlar. O hâlâ hayatta olabilir. Kaç yaşındadır şimdi, seksen üç mü, seksen dört mü? Bugünlerde pek harika bir yaş değil bu. Peşine düşsem ne olur? Bu bir macera olurdu. Yeniden aşkı hissetmek isterdim, sadece bir kez daha âşık olmak isterdim…”
Böyle davetkâr başlıyor kitap. Bir hatıralar denizine düştüğünüzü seziyorsunuz. Sizi kendine çeken bir güç var derinde ve suyun tekinsizliğini yine en iyi yazarınız biliyor:
“Bunların hatıralar mı icatlar mı olduğunu söyleyebilecek durumda değilim. İkisi arasında fazla fark yok zaten, eğer herhangi bir fark varsa tabii. Bazıları gelip geçerken farkında olmaksızın her şeyi uydurduğumuzu söylüyor, süslüyormuşuz, allayıp pulluyormuşuz, ve ben de bu görüşe hak vermeye meyyalim; Hafıza Hanım ikiyüzlülükte muazzam ve mahirdir zira. Geriye baktığım zaman her şey akışkan, bir başlangıcı yok ve herhangi bir sona doğru ya da benim nihai bir nokta olduğunu anlamanın ötesinde tecrübe edebileceğim herhangi bir şeye doğru da akmıyor.”
Yirmi yaş büyük bir kadınla kurduğu yeni yetme ilişkiyi özleyerek hatırlayan anlatıcı, romanın şimdiki zamanında altmış beşine varmış olan Alexander Cleave –kısaca Alex— adlı bir aktördür. “Zaman” ve“Hafıza” müşkülpesent iç mimarlar gibidir onun gözünde; sürekli olarak eşyaların yerini değiştirirler, mekânı silbaştan tasarlar ve hangi odanın kime verileceğinde bir türlü karar kılamazlar sanki. Hatırlamakla icat etmek, Alex’in zihninde kolkola ilerlerken, ergen bir aşkın yarım asır boyunca cevapsız kalmış soruları kadar, on yıl önce canına kıyan kızı Cass’in hayatının ve ölümünün sırrına erememiş olmak da, nereye varacağı belirsiz, açık uçlu cümlelerle dokur artık yaşlanmakta olan aktörün iç konuşmalarını.
Axel Vander adında ünlü bir edebiyat eleştirmeninin hayatını yansıtan bir filmde “Axel” rolünü üstlenen Alex, bir yandan da kendi hâtıratını yazmakta, kamera karşısında mesleği gereği “bir başkası” olurken, kalemi eline aldığında bu kez geçmişte yaşadıklarını “bir başkası”nın başına gelmiş olaylarmışçasına kendine uzak bulabilmektedir. Tanıdığı insanlar sanki hayatına değil de rüyalarına girmişlerdir. İlişkileri kaderden ziyade hayalgücünün bir marifetiymiş gibi, onlara zihninde bile dokunamamaz artık. Her şeyin üzerini incecik bir tülle kaplayarak ilerleyen zaman, hepimize yaptığını Alex’e de yapar; eski “Alex”lerle arasına girer. Sonuçta, “ek yerleri tutmayan, paramparça” bir adam gibi izleriz onu. Kızının niye ve nasıl intihar ettiğinin bilgisine, filmde canlandırdığı karakterin –Axel’in Alex’ten farkı birkaç harfin yer değiştirmiş olmasındadır nihayetinde—hayat hikâyesi sayesinde varacağını sezeriz.
Alex, on beş yaşındayken, nisan ayının herkesten ziyade genç oğlanların damarlarından akan oyunbaz güneşinde, sokaktan aşağı kayarcasına giden bir bisikletin üzerinde, birden etekleri rüzgârda savrulunca, bir an, kısacık bir an için eskinin o ipeksi iç çamaşırlarını açıkta bırakan “yarı çıplak”haliyle gördüğü ışıklı serabın Bayan Gray olup olmadığından emin değildir. Ama bunun ilk karşılaşmaları olduğuna inanmak ister. Rollerin cinsiyet değiştirdiği bir Lolita macerasını andıran ilişkinin hâtırası ise, aradan geçen yıllara rağmen, tutkunun nesnesinden bağımsız inadı sayesinde silinmez. Yarım asır sonra hâlâ “benim Celiam” diye adını sayıkladığı kadına nasıl dokunduğunu, bir kadını ilk kez çırılçıplak gördüğü andaki —“Rubens bunun hesabını versin” dedirten— mutedil hayalkırıklığını, herhalde her şeyden çok, görmüş geçirmişliğinden etkilendiği o vücudun kuytularında nasıl kaybolduğunu en ince ayrıntısına dek hatırlar Alex; bize de anlatır. Celia’nın, oğlunun arkadaşını niye baştan çıkardığı sorusunu cevaplamak ise, romanın sonunda “Bitemeyeceğini sandığım bir şey bitmişti” diye hıçkırıklar içinde geceye gömülen çocuğun değil, onun dönüştüğü adamın harcı olabilir ancak. Bazı cevaplara bir tül perdenin arkasından bakmak isteriz.
Medeniyetin en büyük icadı…
Sayfa editörünün birazdan bu yazının alnına mıhlayacağı yazar fotoğrafına bakacaksınız tabii, ama bakmasanız bile, “Alexander Cleave” ve “Cass” adları, bir ihtimal, hangi yazardan bahsettiğimi çoktan anlatmıştır size. 1945 Wexford doğumlu İrlandalı yazar John Banville’in birçok romanı, Türkçede de nefes alıp veriyor çünkü. Alex’le Cass’i Eclipse / Güneş Tutulması (Suat Ertüzün’ün tercümesi, Can Yayınları) romanından hatırlıyor olabilirsiniz. Shroud’ u (Kefen) okumuş olanlar ise Cass ile Axel Vander’ın ilişkisini biliyorlardır. Banville’in bu yaz yayımlanan on altıncı romanıAncient Light (Kadim Işık) —ancak okurken kavrayabildiğim şekilde— Eclipse ve Shroud’ la üçleme oluşturuyor, ancak diğer ikisi gibi bu da, tek başına ayakta duran bir roman.
Bense Ancient Light’ı bırakıp, Banville’in “kasaplığına” dönmek istiyorum… Romanlarının yanı sıra, belki bini aşkın gazete makalesi, deneme kitapları, altı piyes, sonuncusu George Moore’un bir novellasından uyarladığı ve Glenn Close’un olağanüstü rolüyle hemen hatırlayacağınızı sandığımAlbert Nobbs olmak üzere hatırı sayılır senaryolar da yazan, dahası, 2006’dan beri Benjamin Black takma adıyla altı polisiye roman kaleme almış olan Banville’in “yazarlık” tarifleri, bu işin kasaplıkla benzerliği üzerine düşünmemi kolaylaştırıyor çünkü. Kırılganlığın, duygusallığın, nedense kimi yazarların kendilerine pek yakıştırdığı “gönül gözlü, kelebek kanatlı” bir zarafetin pek yeri yok bu tariflerde. Tevazu var, kibir var.
The Paris Review söyleşisinde, romanlarının ona hissettirdiği gurur ve mahcubiyeti tek cümlede ifade edebilen Banville, aslında bunu hep yapıyor; 2005’te The Sea / Deniz (Hasan Kaya’nın tercümesi, Can Yayınları) adlı romanı Man Booker Ödülü’nü kazandığında hem “okunması imkânsız kitaplar yazdığı zamanlarda onu terk etmeyen yayıncılarına” teşekkür etmiş, hem de“Booker’ı bu kez bir sanat eseri kazandığı için memnunum” demişti.
Tevazu ve kibir, sanıldığının aksine birbirinin tezatı değil, bence tamamlayıcısı olan, birbirine benzeyen, birbirini doğuran iki duygu; ve sanırım, yazarlığın mayasında ikisinden de bulmak mümkün. Yenilginin öğrettiği tevazudan, mutlaka yeneceğine inanmanın kibrini üretmeyen; yenilgiyi de, yenme azmini de aynı ruhta, aynı bedende taşıyamayan bir insan odasında tek başına saatlerce, günlerce, yıllarca inatla yazmayı nasıl sürdürür? Yazı masasının başındayken kendini tanrı sanmayan bir kul, nasıl hayatın içinden yeni hayatlar, dünyanın içinden yeni dünyalar yaratabilir ki…
Banville, roman yazarken “hazdan ziyade ıstırap” duyduğunu söylüyor ama, gerçekten “iyi”yazdığı anları anlatan bir tarifi var ki, hazzın sesini işitiyorsunuz. Kristal bir şarap bardağının incecik ağzına bir fiske kondurduğunuzdaki çınlamayı anlatıyor size: “Hakiki bir cümle yazabildiğimde, o muhteşem tınıyı yakalıyorum.”
“Kasaplık” bunun neresinde?
Okuyun: “Cümle, medeniyetin en büyük icadıdır. Bütün gün oturup kelimeleri tek tek birbirine eklemek sûretiyle bu olağanüstü dizileri oluşturmak harikulâde bir şeydir. Daha iyisini isteyemezdim hayattan. Tanrısallığa ancak bu kadar yaklaşabilirim.” Ve okuyun: “Ben kibirliyim ve aynı zamanda hiddetliyim de. Burada dürüst olmaya çalışıyorum. Şefkatli bir romancı rolü oynamayacağım size. Sanat zor iştir. Duygu meselesidir ama duygusallık meselesi değildir. Bunu kendim için yaparım ben. Tesadüf şu ki, kendim için yaptığım bu şey, bazen başka insanların tecrübeleriyle, duygularıyla, arzularıyla ortak bir tınıda buluşur. Bir tür mucizedir bu… Çalışırken başka hiçbir şey umrumda olmaz, hatta kendim bile. Bütün dikkatimi sayfadaki şeyin yapımına veririm. Gerisi sadece şeylerdir —bunlar hayat şeyleri de olsa fark etmez.”
Ancient Light’a adını veren kadim ışık, uzak galaksilerden “bir milyon – bir milyar – bir trilyon!” kilometre katederek ulaşıyor bize ve bu, Banville’in dediği gibi, “her nereye baksak, aslında geçmişe baktığımız anlamına geliyor.” O kadim ışığı, o inatçı geçmişi sayfada ebedîleştiren bir kelime ustası için “hayat şeyleri” ne ki!
[email protected]
Yazarlar
-
Mümtazer TÜRKÖNEBölücüler ve Ülkücüler 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHavf ve reca arasında yeni bir yıla... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKErken Cumhuriyet dönemi eleştirileri: Revizyonizm mi, Türk usülü “woke” mu? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciOkudukça yoksullaşan bir ülkeyiz 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ocaktan2026’da deliler çağına karşı bir umut ışığı yanar mı? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünGemini’ye göre 2026’da Türkiye… 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026’ya Girerken; Barış, Demokratik Toplum ve Enternasyonal Özgürlük Yürüyüşü... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİVicdansız senenin kelimesi dijital vicdanmış 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKara bir yıl 2025 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNAfrika Boynuzu’ndaki oyun: İsrail kime şah çekti? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORU2026: Beklentiler, beklentiler… 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENNasıl anılmak isterdiniz? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUÇözüm için mücadele demokrasi için mücadeledir 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTürkiye’ye özgü sürecin muhasebesi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇER23 yılın en kötüsü 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞUlus devlet, milli egemenlik, çevre, insan hakları, uyuşturucu ve Venezuela 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTBir fotoğraf karesinden çok daha ötesi... 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLeyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞYENİ YILDA DA KURU EKMEK BİZİ BEKLİYOR… 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİktidar medyası infilak etti 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRUyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…" 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALRTÜK ve basın özgürlüğüne geçit yok… 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENRaporların Gösterdiği 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal CAN2025 giderken 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraYılın Kelimesi 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUÜlke siyasetin neresinde, hangi evresinde? 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN100 Bin Dolar Kazanan “Yeni Yoksul” Mu? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalSovyetler ve Bookchin 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuSuriye, güvenlik ve 15 milyon bağımlı… 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğlu‘Entegre strateji’ varsa, niye tek yönünü görüyoruz? 25.12.2025 Tüm Yazıları
-
Doğu ErgilGüvenlikten kimliğe, inkârdan yurttaşlığa 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKomisyonda uzlaşma çıkmazsa süreç yine de ilerler mi? 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİSekülerleşme sorunu veya Müslümanlar nasıl modernleşecek? 23.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayPax Americana sonrası Almanya: Yeşil dönüşümden askeri Keynesçiliğe 21.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarThank you Ahmed 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAK Parti hariç herkes CHP 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakNüfusumuz dibe vururken! 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRBu durumda AİHM yetkilileri de Trump’tan yardım istesin… 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENGüney Amerika’da büyüyen gölge 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Berrin Sönmezİktidar politikası ters mi tepiyor, tersine mi işletiliyor? 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANBahis oynayan bakan kim?.. CASUS KİM?.. 12.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrta sınıf nereye gitti? 12.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKİmralı için CHP’yi sıkıştırmaya gerek var mı? 5.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRPOLEMİK SENDROMDA 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürkiye İçin Irak Peşmergeleri Sorun Olmuyor da Rojava neden Sorun! 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKEve siyaset için dönüş öncesi bir mıntıka temizliği gerek 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMABD’de bir şeyler oluyor: Nick Fuentes 30.11.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP modernizmi ve faşizmi... 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Ali TürerÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ? 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYAİmamoğlu'na istenen 23 asırlık tarihi ceza: Roma İmparatorluğu kurulduğunda hapse girseydi hala ceza 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDEN"Arananlar" zulmü ne zaman son bulacak? 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunYazmak, ciddi bir iştir 28.09.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNÖcalan, Erdoğan’a “Seni yine başkan yaptırırız” sözü mü veriyor? 11.09.2025 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANTürkiye’de ve Yunanistan’da Aleviler – Yeni Bir Tablo 1.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakKadife eldiven zamanı 10.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Selami GÜREL“Adı belirsiz” süreç hızlı ilerliyor 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELOtoriter Nasyonal-Kapitalizmin Yeni Eşiği: II. Trump Devri 5.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları

























































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.12.2013
24.09.2013
27.07.2013
29.05.2013
1.04.2013
8.12.2012
1.12.2012
17.11.2012
10.11.2012
3.11.2012