Yasemin ÇONGAR
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Ve bir gün, ışığın böyle birkaç yerinden birden kırıldığı, kendi ağırlığından bîhaber esen buğulu sabahlardan birinde, her sabahki istikametinde, her sabahki kuşadımlarınla kalabalığın kenarından yürürken, çevrendeki cıvıltılı çocuklardan mı yoksa şimdi artık “çocukluğum” dediğin her sayfası eprimiş o eski kitaptan mı devşirdiğini kendin de bilemediğin cılız bir koşuya ayaklarını uydurup, gitmen gerekenin tam tersi yöne doğru kaçmaya başlayacaksın birden. Boşluğun ortasında koşacak, koşacak, sonra aniden karşına çıkan bir gövdeye çarpmamak için güçlükle durduğunda, kimi gördüğüne çok şaşıracaksın. Hayatından kaçtığında, kendine varacağını bilmiyordun, değil mi? Ne tılsımlı tesadüf!
Devâsa birer ayraç: Tanrı ve Freud
Kadri bizim buralarda nedense pek az bilinen 1924 doğumlu Fransız filozof ve psikanalist Jean-Bertrand Pontalis, yaratılışımızın hikâyesini bir “ayrılıklar silsilesi” halinde okumamızı ister. Ayrıla ayrıla olduk biz. Tekvin’i böyle özetlemek mümkündür Pontalis’e göre: Işık karanlıktan ayrıldı önce, gündüz geceden. Tanrı’nın sûretinde yaratılmakla Tanrı’dan ayrıldı insan. Göğüs kafesinden bir kaburga eksildi sonra, kadın erkekten ayrıldı! Birlikte cennetten kovulunca, masumiyetten ve huzurdan da ayrıldık ebediyyen. Ve Kabil, kardeş katlini kardeşlik kadar eski kıldı Habil’i öldürürken, aynı rahmin çocukları birbirinden ayrıldı.
Leah Hager Cohen’in yeni romanını, bizi bizden ayırarak olduran ilâhî güce “devâsâ bir ayraç” muamelesi yaparken, “Biz aslında sadece kendimizden ayrıldık” diyen Freud’u da bir nevî Tanrı katına yerleştiren Pontalis’ten notlar eşliğinde okudum ben. “Bizi kendimizden ayıran ve durmaksızın içimizde kavga eden o şey” diye yazmıştı Pontalis biryerlerde, “işkencecilerimiz biraz mühlet tanırlarsa eğer, tam bir tesadüf ânı bile bahşedebilir bize.”
The Grief of Others (Başkalarının Kederi), insanın kendisiyle karşılaştığı o ender anları, Pontalis’in daha ziyade psikanaliz esnasında mümkün saydığı tılsımlı tesadüfleri edebiyatın da varedebildiğini hatırlatan bir roman. Kırklı yaşlarını süren, doğum tarihinin bilinmesini istemeyen bir yazar Cohen; gazetecilik eğitimi ardından romancılıkla haberciliği birarada götürmüş, dört röportaj kitabının yanısıra geçen hafta yayımlanan The Grief of Others’la birlikte dört de romanı var. Ben, onun House Lights (Ev Işıkları) romanını birkaç yıl önce okuduğumda, üç kişilik bir aileyi hikâye eden Cohen’ın sakin ve sağlam anlatımını çok sevmiştim. Kurduğu evcil dünyaya, evrene açılan herhangi bir pencere ya da dışarıdan sızan ışığı kendi merceğinde kırıp, içindeki tek bir noktada yoğunlaştırarak tutuşan bir mikrokozmos gibi davranmıyordu. Bir babaya, bir anneye, bir çocuğa bakarken, aralarındaki itimadı, ihaneti ve isyanı, onlara göründüğü haliyle görmeye çalışmak yetmişti Cohen’a. Yabancı bir evin ışığında, kendi gölgelerinizle başbaşa kalıyordunuz okurken. İçeride şimşekler çakmıyordu, trombonlar sessizdi. “Edebiyatın oda müziği hali bu” diye düşünmüştüm.
Altı ayrı bakıştan mutsuz aile tablosu
The Grief of Others da, yine bir aile romanı, yine sakin bir sonat; hatta Pontalis’e hürmeten, insanın kendi içine doğru birkaç adım atmasını sağlayan bir analiz seansı olduğu bile söylenebilir belki.
Zamanımızın Amerikasının hali vakti gayet yerinde, entelektüel birikimi ile sosyal statüsü ise ortalamanın hayli üstünde bir mensubu Ryrie ailesi. Romanın başlangıcında Erica ve John Ryrie’nin üçüncü çocuğu Simon’ın doğumuna tanıklık ediyoruz. Her bebek gibi “deniz yaratıklarını andıran” minnacık elleriyle mucizevî bir cümle gibi dalıyor hayatın içine. Her bebek gibi bir bebek değil oysa. Beyinsiz doğuyor Simon; kafatasının içi boş, “kulak deliklerinin karanlığı, onun eksik yanına uzanan birer koridor” sadece. Elli iki saat sonra ölüyor.
Erica’nın başından beri bildiği bir sır bu. “Hayata aykırı bir gebelik” diyor doktor, “sonlandırabilirsiniz.” Susuyor Erica. Bebeği aldırmıyor, kimseye bir şey söylemiyor. Kocası John, on üç yaşındaki oğlu Paul ve on yaşındaki kızı Elizabeth ya da kendisine çok yakışan takma adıyla Biscuit, zıbınların, beşiklerin, çıngırakların taze telâşı içinde koştururken, yaşaması imkânsız bir bebek için hazırlık yaptıklarını bilmiyorlar. Bir tür risk yöneticisi Erica; başkalarına verimli yatırımlar yapmaları için akıl vererek kazanıyor hayatını, rahmindeki bebekle ilgili yapabildiği tek şeyse susup, herkesten gizlenen bir riskin kendi kendini yok edeceğini umarak beklemekten ibaret.
Romanın şimdiki zamanı, Simon’ın ölümünden bir yıl sonrasını anlatıyor bize. Ryrie ailesinin geçmişine, sancılı bir bedenin en hassas yerlerine küçük iğneler batıran işinin ehli bir hemşire misali, itinası ölçüsünde keskin dalışlar yaparak yazan Cohen, ailenin dört mensubuna iki kişiyi daha ekleyerek, paylaşılması imkânsız bir kederi altı ayrı bakış açısından tasvir ediyor.
Ailenin hayatına birer dış bükey ayna gibi dahil olan bu iki “yabancı,” Biscuit’i nehirde boğulmaktan kurtulduğu gün eve getiren Gordie adlı genç bir adamla, John’ın evlilik öncesi bir ilişkiden olma, şimdiye dek pek az gördüğü, kendisinden sadece on dokuz yaş küçük olan, bekâr ve hamile kızı Jess. Bu ikisinin kıyısına yerleştikleri “mutsuz aile tablosu,” kendi kimsesizliğini iyi tanıyan Gordie’nin gözünde, her şeye rağmen bir istikbâl ihtimali içerirken, Ryrielerin “gayet erotik bir çiftle, iki neşeli çocuktan ibaret” olan eski pembe hallerine de tanıklık etmiş olan Jess’in hafızası, ailecek iyileşme imkânını canlı tutuyor.
Saraylılara özgü mentollü bir mesafe
Oğlunun ölümünden çok, karısının bu ihtimali kendisinden saklamış olması sarsıyor John’ı. Evlenmelerinden kısa bir süre önce başka bir erkekle kaçamak yaptığını öğrendiği Erica’nın “ikinci sadakatsizliği” sayıyor bunu; ihanetin çetelesini tutuyor, affetmiyor, içindeki sızıyı sürekli kılmak istiyor sanki. Erica ise, kendisiyle herkes arasında aşılması güç bir mesafe olduğunun farkında: “Mentollü bir mesafe duygusu bu, saraylılar da başkalarına karşı böyle hissediyor olmalılar.” Bunu kavradığı andan itibaren, “kral” ve “kraliçe” kelimeleri, hakiki birer hüzün vesilesine dönüşüyor Erica için.
Bundan epey bir zaman önce, bizim buraların güneydoğusundaki bir şehirde “çift” olduklarını tahayyül etmekte hayli zorlandığım iki erkekten birinin diğerine olan sevgisini, “Elim ondan olmuyor” diye anlattığını işitmiştim. The Grief of Others’ı okurken hep o cümle gezindi aklımda. Cohen, yakın zamana dek “eli birbirinden olmayan” bir karı-kocayı, aralarındaki cinsel çekimin tamamen tükendiği, sevginin ise bir türlü tükenmeyerek her ikisini de büsbütün acıttığı bir arafın ortasında anlatıyor zira. Ayrılmanın zorluğunu anlatıyor.
Bu yavaş çekim kopuş, en çok ailenin iki çocuğunu etkiliyor. Paul, yeni okulunda yeterince “erkek” olmadığı için kendisiyle alay eden kabadayılar arasında her gün biraz daha kendi gölgesine dönüşürken buluyor kendini. Kardeşi Biscuit ise, kitapların içinde yaşamakla yetinmeyip, hayatın bütün tıkanıklıklarını kitapların sunduğu çarelerle açabileceğine de inanan –ve bana fena halde kendi kızımı hatırlatacak kadar canı içinden taşan– bir çocuk. Ailede kimse Biscuit’in sık sık okuldan kaçmaya başladığını fark etmiyor. Bu kaçışlardan birinde, okul kütüphanesinden çaldığı bir kitaptan öğrendiği cenaze ritüellerini uygulamak üzere, Hudson Nehri kıyısına gidiyor küçük kız. Evin şöminesinin küllerini nehrin yeşil sularına savurursa, ölen kardeşinin ruhunu ailenin tümünü rehin alan azaptan kurtarabileceğine inanıyor... Ama o gün, tehlike sezgisiyle koruma içgüdüsü gelişmiş, gücü ve cesâmeti yerinde bir köpek sayesinde son anda kurtuluyor boğulmaktan. Biscuit’i hayatta tutan şey bir farkındalık aslında; tılsımlı bir tesadüf. Bir köpek kayalıklara bakıyor ve görüyor onu. Herkesin kendi kabuğunda, kendi kederinin üzerine kapandığı, ayrı düşmüş hayatlarımızda yitmeye yüz tutan şey de bu görme yetisi galiba. Bir körleşme hikâyesi The Grief of Others; bakıp da göremediklerimizi hatırlatıyor bize. Yanıbaşımızdakilerle olduğu kadar, kendimizle de karşılaşmak için ender bir fırsat sunuyor.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları



































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.12.2013
24.09.2013
27.07.2013
29.05.2013
1.04.2013
8.12.2012
1.12.2012
17.11.2012
10.11.2012
3.11.2012