Yıldıray OĞUR
Ertelediler, heyet gitti, vazgeçtiler, cesaret edemezler, kuramazlar derken amblemi geleneği temsil eden çınar ağacı yaprağı olan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi 2019 bitmeden kuruldu.
2019 Türkiye’sinde parti kurmak, 2001 Türkiye’sinde parti kurmaya benzemiyor.
2001’de AK Parti, muhalefet blokundan kopan bir grup tarafından, güçsüz ve hızla zayıflayan bir koalisyon hükümetine karşı kurulmuştu.
Medyanın büyük bir kısmı AK Parti’den ve Tayyip bey’den hiç hoşlanmasa da parti kuruluşunun ilan edildiği toplantı televizyonlarda ve internet sitelerinde an be an aktarılmış, partinin açıklandığı günün akşamında da Tayyip bey sırayla ana haber bültenlerine çıkarak partisini anlatabilmişti. Ertesi günkü gazetelerde, çoğunda eleştirel bile olsa partinin kuruluşu manşetlerden duyurulmuş, köşe yazılarında partinin programı lehte ve aleyhte yorumlarla değerlendirilmişti.
Herhalde 2001’de AK Parti kurucusu olmanın maliyeti çok yüksek olmadığı için, 70’lerde “Bin Ban Bon” şarkısıyla meşhur olmuş eski bir pop yıldızı bile kurucular arasına girmekten, hatta partinin dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na teslim eden isimler arasında olmaktan çekinmemişti.
Ama 2019’da artık konuşmanın bile zor olduğu, eleştirel fikirler için hukuki güvencenin olmadığı, muhalefetin medyanın çok azında sesini duyurma imkanı bulabildiği bir Türkiye’deyiz.
Nitekim bundan dört yıl önce bütün kanalların her konuşmasını yayınladığı, peşinden koştuğu ülkenin Başbakan’ı olan Davutoğlu’nun, yeni bir parti kurduğu toplantıyı dün haber kanallarının çoğu görmedi, pek çok gazetenin internet sitesinde haber bile yapılmadı, muhtemelen bugünkü gazetelerin çoğunda da küçük haberlerle geçiştirilecek. Kuruluşunu duyurmadıkları partiyi yerden yere vuran yorumlar yayınlanacak.
Tabii ki böyle bir ülkede 17 yıllık bir iktidar partisinden koparak parti kurmak, parti kurucusu olmanın maliyeti, diğer muhalefet partilerinde siyaset yapmanın maliyetinden de yüksek. (Tabii HDP dışındakilerin)
Halbuki, pek çoğu AK Parti içinden ya da havzasından gelen bu isimler, yapılması çok da zor olmayan taktiklerle pasif kalarak, susarak iktidarın bir parçası olmaya devam edebilir, hala makamları veya koltukları olabilir, iktidar nimetlerinden yararlanabilir ya da en azından başları ağrımadan hayatlarına devam edebilirlerdi.
O yüzden risk alıp siyaset yapmayı seçmelerini, iktidar tutkusu ya da kariyerizm değil, cesaret ve idealizm kelimeleriyle tarif etmek haklarını teslim etmek olur.
Örneğin Davutoğlu, eski bir Başbakan olarak bundan sonraki hayatını konfor içinde akademi ve sivil toplum alanında sorunsuz geçirebilecekken, bugüne kadar yaptıklarını, büyük emeklerle kuruluşunda yer aldığı vakfı, üniversiteyi de riske atarak, küçük kızının dahi hiç bir ölçüsü kalmamış gazetelere malzeme olabildiği bir ülkede siyasete girmeyi tercih etti.
Aynı şekilde yakından tanıdığım Etyen Mahçupyan, Hakan Albayrak, Bahadır Kurbanoğlu gibi isimler de bu idealizme ve cesarete fazlasıyla sahip isimler olarak kurucular listesinde yer aldılar.
Kurucular listesindeki İbrahim Turan, Kerem Rota, Serkan Özcan gibi itibarlı ekonomistler, ay sonuna kadar partisini kurması beklenen Ali Babacan’ın en iddialı olduğu ülkenin bir numaralı meselesinde, Gelecek Partisi’nin de iddialı olduğunu gösterdi.
Kurucular listesindeki eski AK Partili milletvekilleri ve il başkanlarının ağırlığı, partinin tabanla ilişkisinin güçlü olacağını gösteriyor.
Bu il başkanlarından eski İstanbul İl başkanı Selim Temurci, eski Ankara il başkanı Nedim Yamalı, 15 temmuz gecesinin İstanbul ve Ankara’da kitleleri mobilize eden isimleriydi.
Şimdi onların da, o gece eski eşini ve oğlunu darbecilerin şehit ettiği Nihal Olçok ile birlikte Gelecek Partisi’nin kurucu kadroları arasında olması, Türkiye’deki siyasi döngünün acımasızlığı hakkında çok şey söylüyor.
Parti listelerinde henüz tanımadığımız pek çok isim var.
Davutoğlu’nun konuşmasında ve partinin programında Alevilerin talepleriyle ilgili verdiği net mesajlarla birlikte Alevi Kültür Dernekleri başkanının kurucular arasında olması, parti kurucuları arasında bir Rum işadamının da bulunması muhafazakar siyaset geleneği için ileri adımlar.
Siyasette Kürt demenin bile yeniden zorlaştığı bir dönemde parti programında yer alan Kürt meselesi tarifi, demokratik vatandaşlık vaadi ama en önemlisi anadilde eğitimle ilgili parti programındaki şu cümleler de altı çizilmeyi hak ediyor:
“Bu bağlamda tüm demokratik ve kalkınmış ülkelerde olduğu gibi ana dilin eğitimde ve sosyal hayatta öğretilmesi ve kullanımının vatandaşlarımızın bu vatana duydukları aidiyet bilincini güçlendireceğine, toplumsal barış ve dayanışmamızı tahkim edeceğine inanıyoruz”.
Ama Kürt sorunuyla ilgili bu iddialı siyaseti taşıyacak Kürt siyasetçiler ve kamuoyu önderleri açısından kurucular listesi zayıf görünüyor.
Ama bu kadar kötü tecrübeden sonra artık Türkiye’de, yazılı metinler, sözler, şahıslar değil, eylemler, kritik anlardaki tavırlar, ahlaki ve cesur duruşlar bir partinin siyaseti hakkında topluma fikir verecek.
O yüzden parti kuruluşu toplantısında Davutoğlu’nun yaptığı konuşma kadar, salondaki parti kurucuları ve gönüllülerinin bu konuşmaya verdikleri tepkiler de partinin siyaseti ve motivasyonu hakkında fikir verdi.
Davutoğlu salondan en çok alkışı, ehliyet ve liyakat vurguları yaptığında, tahkir edici siyaset dilini eleştirdiğinde, imar rantlarından, şeffaflıktan bahsettiğinde, siyasete ailenin karıştırılmamasıyla ilgili cümleler kurduğunda aldı.
Zaten Gelecek Partisi’ni kurulmasına neden olan iktidarın temel problemli alanları bunlar.
Ama daha şaşırtıcı olan Davutoğlu’nun din ve siyaset meselesiyle ilgili söylediği cümlelerin de salondan aldığı büyük alkıştı. Neredeyse konuşmanın şu bölümündeki bütün cümleler salonda hararetle alkışlandı:
“Kısıtlayıcı laiklik anlayışı da, dine siyasal düzen içinde işlevsel bir rol tanımlama çabası da, tek bir dini akımın siyasal düzeni antidemokratik yöntemlerle ele geçirerek din-siyaset ilişkisini belirleme iddiası da, küreselleşmeyle derinleşen varoluşsal sorunlar karşısında geçerliliğini yitirmiştir.
Siyaset alanında herkes kendi imtihanını vermeli ama dini değerleri bu imtihan sathına sokmamalıdır.
Hak ve makam talepleri ibadet üzerinden değil adalet, ehliyet ve liyakat temellerine dayalı hukuk ve teamül üzerinden geçekleşir.
Devlet, bütün dini/mezhebi/felsefi anlayışlara ve topluluklara aynı mesafede olmalı ve eşit yaklaşım göstermelidir.
Bu çerçevede temel ilkemiz özgürlükçü laiklik ve çoğulcu din anlayışıdır.
Hangi görüş ve ideolojiye mensubiyet söz konusu olursa olsun, siyasetin dini semboller ve hassasiyetler üzerinden güç devşirmesinin önüne geçecek bir kurallar ve teamüller manzumesi oluşturulacaktır.
Dini ya da seküler hiçbir yapının devlet içinde ayrıcalıklı bir konum elde etmesine müsaade edilmeyecektir.
Toplumun manevi olgunluğu için çaba göstermesi gereken dini/mezhebi referanslı yapıların, devletin rasyonel bürokratik mekanizmalarla işleyen yapısına müdahale ederek paralel yapılanmalara yönelmesi engellenecektir.”
Konuşmanın bu cümlelerinin salondan aldığı büyük alkış şaşırtıcıydı çünkü, bütün yorumcular Davutoğlu’nun daha muhafazakar, İslamcı tabandan oy alacak bir parti kurduğunda birleşmişti.
Nitekim kurucular kurulunda ve parti kuruluş toplantısında muhafazakarlar çoğunluktaydı.
Ama Davutoğlu’nun din ve siyaset arasındaki çarpık ilişkilere, iktidarın dinin sahibi gibi davranmasına, dinin siyaset tarafından kullanılmasına, dini cemaatler ve tarikatların devlet kadrolarını aralarında bölüşmesine karşı söylediği sözler anlaşılan muhafazakarların da Türkiye’de yeni bir partiden duymayı en çok istedikleri sözler haline gelmiş durumda.
İşte tam bu nokta bundan sonraki siyaset açısından önemli bir kırılma noktası.
Çünkü bugün AK Parti siyasetini kültürel kutuplaşma üzerine kurmuş durumda.
Bir tarafta dinin, tarihin, Osmanlı’nın, bayrağın, vatanın sahibi olanlar var, diğer tarafta ise bunlara karşı olanlar...
Partiler arasındaki demokratik yarış, ucu Uhud’a, Malazgirt’e götürülen ebedi, ezeli bir kavgaya dönüştürülmüş durumda.
Bu yüzden seçmenlerin bir kısmı Türkiye’de oy verirken ümmetin, Kudüs’ün, Gazze’nin, Myanmar’ın geleceği için de oy verdiklerini düşünüyor.
Zaten iktidar uzun bir süredir seçim kampanyalarını ve siyasi söylemini, bir tek Saadet Partisi’nin bozduğu bu ikilik üzerinden yürütüyor.
Böylece bütün seçimler de bir tür kimlik nüfus sayımına dönüyor.
CHP nihayet bunu keşfetti, bir kaç başarısız girişiminden sonra da 31 Mart seçimlerinde bu ikili siyaseti, muhafazakarlara hitap eden adaylar ve söylemlerle kırdı.
Ama esas kırılmayı AK Parti içinden doğan iki parti yapacak.
Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ve Babacan’ın kuracağı parti, her ne kadar başka kesimlerden de oy almak iddiasında olsalar da önce yüzde 60’lık bu muhafazakar-milliyetçi seçmen havuzunun oylarına talipler.
Yani artık bu havuzda AK Parti yalnız değil.
En az kendisi kadar dindar olan, muhafazakar kesimden gelen siyasetçiler de muhalefet blokundan seslerini yükseltecekler.
Bu Türkiye siyasetinde daha önce örneği bulunmayan bir tecrübe olacak.
Bundan sonra siyaset denklemini dindarlar-laikler, yerli/milliler-yersiz/ gayrimilliler olarak tarif etmek çok daha zor.
Muhakkak, iktidar partisi kolay ve bildiği siyasette ısrar edecektir.
Nitekim yeni partilere dönük ümmeti bölmekle başlayan suçlamalar, bir kaç gündür gazetelerde çıkan “Hedef imam hatipli cumhurbaşkanı”, “200 yıllık hesaplaşma bitmedi” suçlamaları ve ihanet diskuruyla sürdürülüyor.
Ama bu sözler ikna edici olmaktan gittikçe uzaklaşıyor.
Yani muhalif muhafazakar partiler sadece çok sesliliği artırmakla kalmayacak, siyasetin kimlik/kültür çatışması üzerinden yapılmasını da zorlaştıracak, siyaset bir ölçüde normalleşecek.
O yüzden dün Gelecek Partisi’ni kuran kadrolar da konuşmanın bu kısmını hararetle alkışladılar.
Çünkü yeni dönemde siyasetin kaderini esas bu değiştirecek.
Bu hem iktidar hem mevcut muhalefet hem de yeni partiler için soruların çıkacağı yerin bilinmediği bir sınav.
İktidar açısından ihanet suçlamasının kullanım süresi çok uzun değil. Çünkü bu suçlamanın ucu hem Türkiye siyasi tarihine hem de AK Parti kuruluş hikayesine çıkıyor.
Demokrat Parti’yi, dörtlü takrir vererek istifa eden CHP’li milletvekilleri kurmuştu. 1957’de İspat Hakkı yüzünden DP’den istifa eden milletvekilleri Hürriyet Partisi’ni kurdular. 60’ların sonunda Adalet Partisi’ni pasif bulan milletvekilleri istifa edip Demokratik Parti’yi, CHP’nin fazla sola kaydığını düşünen milletvekilleri de ayrılıp Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurmuşlardı. 90’ların başında MHP’yi din konusunda yetersiz bulanların kurduğu BBP, ANAP’tan doğan Yeniden Doğuş Partisi, Yeni Parti akla gelen örnekler.
Ama bu hikayenin en meşhur örneği tabii ki Fazilet Partisi’ni yetersiz bulan yenilikçilerin kurduğu AK Parti.
Üstelik sadece bir partiden değil, bütün hayatlarını anlamlandıran bir hareketten ayrılıp yapmışlardı bunu.
Yani Türkiye’de yeni partiler, mevcut partilerden doğuyor. Buna ihanet değil, siyaset deniyor.
Bırakın 2002’yi, 2007’yi, bundan dört yıl önceki siyasetini bile terk etmiş, yeni bir siyasi rotaya girmiş, ittifaklar kurmuş AK Parti’nin değişen şartlar gereği bunu yapmaya hakkı olduğu gibi, bu yeni rotayı benimsemeyenlerin kendi yoluna gitme hakkı da var.
Ayrıca siyasette matematik çalışmıyor. Partiler de bölünmüyor. 2015’de yüzde 11 oy olan MHP içinden bile yeni bir parti çıktı. Son seçimde MHP’nin ve ondan kopan İyi Parti’nin toplam oyu yüzde 22’ye dayanmıştı.
Eski partilerden kopan yeni partilerin çok uzun ömürlü olmadığı söyleniyor ama zaten Türkiye’de son 60 yılda tek başına iktidar olmuş veya seçim kazanmış partilerden hala yaşayan tek parti CHP.
Yani AK Parti için en rasyonel yol, bu gerçeği kabullenip, yeni partilere karşı medeni bir siyaset izlemek.
Mevcut muhalefet de siyaset oyununu değiştirecek bu yeni muhalif aktörlerle sınanacak.
Muhalefet blokunu genişleten bir üslup mu kullanacaklar yoksa “bunlar asla değişmez”, “bugüne kadar neredeydiler” diline teslim olup dışlayıcı mı olacaklar?
Yeni partilerin sınavı ise koptukları partiyle hesaplaşma dışında gerçekten yeni partiler olmayı başarıp başaramayacaklarında saklı.
Her halükarda 2020’ye Türkiye yeni bir siyasi atmosferde giriyor.
Yazarlar
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURBuyurun tekrar çözüm sürecine... 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanGrönland kavgası: Ne Trump NATO’yı feda edebilir ne Avrupa 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile Bayraktarİran’ın dinamikleri 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİTO Başkanı’na milyonlarca liralık harcamayı sordular 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakDizinformasyon mu, manipülasyon mu? 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalVenezuela, MAGA ve Çin 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayVenezuela ve Trump doktrini 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUToplumsal gidiş nereye doğru? 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRGül, Arınç, Atalay’ın olduğu bir AK Parti iktidarında İmamoğlu tutuklanabilir miydi? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİAranan baron İmamoğlu muymuş? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN“Yetkim olsa HSYK’yı anında yargılardım” … 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen Çalıkuşu“Terörsüz Türkiye” süreci ne alemde? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSefalet ücreti 15.01.2026 Tüm Yazıları










































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
17.01.2026
13.01.2026
10.01.2026
7.01.2026
5.01.2026
3.01.2026
31.12.2025
24.12.2025
23.12.2025
17.12.2025