Cemile Bayraktar
Türkiye’de din konuşmak zor mesele… üzerine araştırma yapsak, sanırım en fazla konuşulmaya çalışılan ama en fazla boğulan konu budur. Konunun bir yanında dini referans alanlar diğer tarafında ise seküler, laik kesimler bulunuyor. Bu tarafgirlik içerisinde doğal olarak herkes, kendi aidiyet duyduğu ya da varlığı için gerekli gördüğü tarafın yılmaz savunucusu olarak konuşma yerine itham, kavga, reddiye içinde boğuluyoruz ve elimizde gerginlikten başka bir şey kalmıyor.
Bu konuşmamanın temelinde dinin siyasileşmesi meselesi var. Dinin siyasileşmesi, Türkiye şartları için konuşacak olursak, hem dindar hem de seküler çevrelerin ortak icraatı. Yani genellikle ezber üzere söylendiği gibi, din sadece AK Parti döneminde siyasileştirilmedi, laikler de dinin siyasileşmesinde en az itham ettikleri dindarlar kadar etkililer. Dindarların dinin varlığını kimlik, aidiyet, varlık meselesinin temeline koyduğu kadar laik çevreler dinin yokluğunu-kontrol edilebilirliğini kimlik, aidiyet, varlık meselelerinin temeline koyuyor. Bir diğer deyişle, dindarlar dinin varlığını kendi varlıklarına bağlarken, Türkiye tipi laiklikte dinin yokluğu-kontrol edilebilirliği laikler tarafından kendi varlıklarına bağlanıyor. Sizin varlığınızı bağladığınız bir konu elbette siyasileşir çünkü bu topraklarda siyaset yoğun biçimde ideoloji temelli olarak ve kimlik üzerinden yapılıyor.
Biraz geçmişe bakalım…
Türkiye’de son dönemde çokça eleştiri alan Diyanet, aslında dindar kesimin icraatı değil. Tam aksi laik devletin, ihtiyaca binaen açtığı bir kurum. Hatta ilk etapta “laik devletin” bir kurumu olduğu için Türkiye’deki dindar kesimler mesafeli duruyor bu kuruma. Meselenin arka planında şöyle bir şey var; Türkiye Cumhuriyeti laik bir zeminde kurulurken, öncesindeki Osmanlı İmparatorluğu gibi yönetimde dini referans alan bir yapı ile tüm bağlar kopartılmak isteniyor; o dönem için kısmen anlaşılabilir bir durum. Ama maalesef bugün, bir asır sonra bile temel varlık meselesi olarak ele alınıyor. Madalyonun diğer yönündeki dindarlar için de durum böyle, onların az sayılmayacak bir kesimine göre laiklik, Türkiye tipi dini kamusal alandan içeri almayan laiklik, kendi varlıkları için bir tehlike. Sonuçta her iki kesim de birbirlerini tehlike olarak görürken, merkezinde din olan bir kurumu kendileri gibi olduğunda icat ediyor, makbul görüyor ancak kendileri gibi olmadığında yerden yere vuruyor. Aynı Türkiye’de laiklik baskıcı şekilde uygulanıyorken dindar kesimin Diyanet’e mesafeli olması, laiklerin Diyanet’le sorunu olmaması; ancak dini referans aldığını iddia eden bir iktidar döneminde, Diyanet’e pozitif ayrımcılık yapıldığında daha önce kuruma mesafeli olan dindar kesimin de kuruma sahip çıkması gibi. Yani sorun Diyanet değil, Diyanet’in “kimin olduğu”.
Türkiye’deki 10 ili etkileyen, yaklaşık 40 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan deprem acısının ortasında da maalesef din, Diyanet, dindar, İslami STK tartışmalarını gördük. İslamcı STK’lar facianın ilk anlarından itibaren bölgede olmalarına rağmen bölgede olmamakla itham edildi. “Entarili, sarıklılar nerede…” gibi nefret söylemiyle ilişkili ifadeler kullanıldı. En son depremzedeler konusunda verilen bir fetva sonrası yine Diyanet tartışıldı.
Ne oldu?
“Diyanet Başkanlığı fetva sitesinde ‘Depremzede çocuklar evlat edinilebilir mi?’ sorusuna verilen yanıtta ‘Dinimizde kimsesiz çocukların bakım ve gözetilmesi tavsiye edilmiş olmakla birlikte hukukî birtakım sonuçlar doğuran bir evlatlık müessesesi kabul edilmiş değildir. Buna göre, evlat edinenle evlatlık arasındaki bu ilişki sebebiyle bir evlenme engeli doğmadığı gibi, evlatlığın kendi öz anne babasının yerine, evlat edinenlerin nesebine kaydedilmesi de caiz değildir’ ifadeleri tepki topladı.”
Meseleyi, muhalif bir yayın olan Cumhuriyet Gazetesi’nden alıntıladım zira tepki veren kesimlerden biriydi, hem olayın detaylarına hem de olay sonrası Diyanet’in yaptığı açıklamaya şuradan (https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/diyanet-tepki-ceken-depremzede-cocuk-fetvasini-boyle-savundu-baglamindan-koparildi-2052913 ) ulaşılabilir. Diyanet’in açıklamasını alıntılamadım zira kendisini açıklayabilecek her imkâna sahip bir kurum.
Bu fetvadan sonra Diyanet’e ciddi şekilde tepkiler geldi. Deprem gibi bir afetten sonra verilen fetvada evlilik gibi bir mevzunun geçmesi, ahlaki bulunmadığı için eleştirildi. Bu eleştiriler konusunda haksız olunmadığını düşünüyorum. Zira binlerce insan hayatını kaybetti, insanlar, vefat etmiş çocukları yanlarında yatarken aç, susuz ve üşüyorken kurtarılmayı bekliyordu. İşte böyle bir durum karşısında bu konuyla ilgili “şuna şu şekilde nikâh düşer, düşmez” denmesi tepkiyle karşılandı. Aslında gelen tepkiler, İslam hukuku ya da fıkıh dediğimiz alanın problemlerinden birine işaret ediyordu. Ahlaki yönü de olan fıkıh gibi bir alan, Müslümanların kendi çalışmaları ile sadece ameli boyuttan ibaret bir hale getirildi. Oysa Diyanet’in eski başkanlarından Ali Bardakoğlu’nun da işaret ettiği gibi aslında fıkıh ve ahlak arasında ayrılmaz bir ilişki vardır ancak fıkhın ahlaktan azade bir şekilde kurallar bütünü olarak ele alınması sonrası ahlak yönü geri plana itilmiştir. Bu da fıkhı sorun çözücü olmaktan çıkarıp problem üreten bir alana çevirmiştir. Fıkıh bu şekilde ele alınınca da maalesef fetva hatları insanın erdem, ahlak beklentisini göz ardı ederek makine gibi fetvaları sıralar ve ortada depremin ağır etkisi varken insanlar da haklı olarak bu tutuma tepki verir.
Evet, İslam’da koruyucu ailelik, evlat edinme, namahremlik, nikâh gibi konular Kuran ve sünnete bağlı olarak belirlenmiş. Bu, -beğenirsiniz beğenmeziniz o sizin kendi takdiriniz- İslam’ı kabul etmeyen kişileri bağlayan bir durum değil, ancak dindarları bağlayan bir durum ve yaşamları içerisinde karşılarına çıkan mevzulara din içerisinden cevap bulmaya çalışıyorlar. Ve bu asırlardır böyle, bugün icat edilmedi. Dolayısıyla son dönemde Diyanet fetvalar uydurmuş gibi yapmanın bir alemi yok ancak Diyanet’in de dinin kurallar bütünü olmadığını, İslami ilimlerin sadece fıkıh ilminden ibaret olmadığını öğrenmeye ihtiyacı var.
Evlat edinme, miras, soy bağı gibi konular sadece dini hukukun değil, modern hukukun da meselesi çünkü her tip hukuk insanların düzen içerisinde yaşayabilmesi ve problemlerin çözülebilmesi için oluşturuluyor. Dolayısıyla bu tarz konulara cevap vermek, yeni ortaya çıkan durumlarla ilgili hukukun ne dediğini öğrenme çabasıdır. Yoksa bu kadar acı bir deprem sonrasında kimse haz peşinde, bir şeyleri kotarma peşinde değil. Ancak sorun biraz da maalesef ülkede, sadece Türkiye’de değil dünya çapında da etkili olan oryantalizmin, Müslümanları “şehvet düşkünü, sapkın Orta Doğulular” olarak tanımlamasının oluşturduğu ezberlenmiş nefretten kaynaklanıyor. Tabii bu durumda hep eleştirenler hatalı değil, biz Müslümanların da bu oryantalist yakıştırmalardan kurtulabilmesi için şehvetle ilişkilendirilebilecek konularda insani ve İslami ahlakı gözetmemiz gerekiyor.
Dindarların bu konudaki eksikleri, daha önce de ifade ettiğim gibi, fıkhın-İslam hukukunun ilahi emirlerden oluşmasına rağmen bir diğer yönüyle insan ürünü olduğunun unutulması ve insan ürünü olan fıkhi, ictihadi konulara nas muamelesi yapıp bu tip konuların güncel gelişmeler ışığında yenilenmemesinden kaynaklanıyor. Çünkü “din elden gidecek” korkuları baskın. Aslında laik, seküler kesimler ile dindarlar bu noktada birleşiyorlar ama farkında değiller. İki kesim de birbirlerine “laiklik elden gidiyor” ya da “din elden gidiyor” endişesiyle yaklaşırsa elbette din de siyasileşir, konuşulabilecek konular da birer nefret objesi olarak iki tarafın birbirine bağladığı problem haline gelir. Nihayetinde de geliyor.
Dindarlar ve laiklerin birleştiği bir diğer nokta ise dinin, Diyanet’in memuru haline getirilmesine durum ve şartlara göre olumlu bakmalarından kaynaklanıyor. Aslında özerk bir alanı olması gereken din, laik anlayışça, kontrol edilebilsin diye ya da dindar anlayışça, korunsun diye devletin çatısı altına alınırsa, Diyanet’in alacağı şekil de günün sonunda maalesef bu olur. (Burada Diyanet kapatılsın demiyorum).
Dün dünde kaldı ama dünün problemleri zamanında çözülmediği, her kesimin yönetici kadroları bu tartışmaları bugüne taşındığı için bizler dünden bugüne geçemiyoruz ve dünün tüm problemleri her kesim tarafından siyasileştirilip önümüze geliyor. Aslında bunların hepsinin altında korku yatıyor. Sürekli olarak kendi varlığının, varlığına bağladığı değerlerin tehlike altında olduğuna inandırılan kitleler, yani dindar ve laik çevreler, bir yandan siyasi kadrolar tarafından korkutularak siyasetin keskin uçları haline getiriliyor, diğer yandan bu kutuplaşmanın aparatı ve devam ettiricisi haline geliyor. Bunun kime faydası var? Topluma faydası olmadığı kesin hatta toplumsal huzurun aleyhine gelişen bir durum. Yaradığı yer ise yönetici kadrolar; onlar kendi iktidarlarını daim kılmak için din ve laiklik gibi bu ülkenin iki kadim tartışmasını kurumlar ve kişiler üzerinden, onların yardımıyla devam ettiriyorlar, laikliğin ya da dinin elden gideceği korkusuyla birbirlerine diş bileyen aynı toplumun insanları, birbirlerine yabancı, birbirlerine neredeyse düşman kesimler haline geliyor. Bu maalesef bizim problemli gerçeğimiz ve bu problemden iki kesim de rahatsız. Eğer bu problemi çözmek istiyorsak; seküler kesimler, laik çevreler bu tip konularda hatalı olan Diyanet’i eleştirebilir ama tüm Müslümanlara sapık yaftası yapıştırmamalı, nefret dili kullanmamalı. Diyanet ise kendi üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirme gayreti gütmeli, aşırı taassup içerisinde dini, devletin memuru konumuna sokup siyasetin nesnesi haline getirmemeli, dinin ahlaki yönünü ön plana çıkarmalı, kendi kadrolarını bunun bilincinde olarak yetiştirmeli. Buradan başlarsak belki tüm problemi çözemeyiz ancak en azından bir adım atmış oluruz, dini ve evrensel ahlakın da tavsiye ettiği gibi.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
18.01.2026
10.01.2026
3.01.2026
19.12.2025
18.12.2025
9.10.2025
7.08.2025
3.08.2025
16.01.2025
7.01.2025