İlhami IŞIK
Böyle dönemlerde barıştan, umuttan söz etmek zordur. Öylesine kutuplaştırılmış bir zaman diliminde iyi şeylerin olabileceğini söylemek, suya yazılan söz gibidir. Hukuksuzluğun tavan yaptığı ve bu oksijensiz havada sırasını ellerinde balta ile bekleyenlerin kin dolu duruşları düşünüldüğünde, hiç de kolay değil tünelin ucunda ışık arayışı…
Ama unuttuğumuz bir acı gerçeğimiz var. Her ne kadar hafıza kaybına emanet etmiş isek de; bizi sürekli takip eden bu geçmişimizi sanki hiç yaşamamışız gibi davranmak, sadece sorunlar karşısında bizleri kör, sağır ve dilsiz yapıyor.
Çok acı çekti bu ülke… Sadece bugün değil, dün de çok acı çekti. Belki teknolojinin geldiği seviye bize bugün yaşananları çok daha fazla gösteriyor olabilir. Anında haber almak, anında görüntülere sahip olmak bizlere sanki hiç bir dönem bu dönem kadar zor olmamıştı duygusunu verebilir. Ama değil… Amacım acıları yarıştırmak değil, bugünün acılarını küçümsemek değil. Amacım bir gerçeğimizi hatırlatmaktır. Biz hiç kolay günler yaşamadık. Toprağın ağladığı yıllarda bile barış ve umut arayışından vazgeçmedik.
Yaşayanların kendilerine ve kendilerinden sonra geleceklere bir borcunu ödemek adına umut dedik. Bu umut yaşattı bizleri; yoksa binlerce köyün birkaç dakika içerisinde yakıldığı, yüzbinlerce insanın yaşadıkları topraklardan sürüldüğü ve şehirlerin gettolarında bu insanların yoksulluk ve açlıkla baş başa bırakıldığı 1993 ile 1996 yılları arasında yaşanan bu insanlık dramından bugünlere nasıl gelebilirdik?
Koca koca şehirlerin saat 15:00’ten sonra ölü kentlere dönüştüğü, sokaklarda insanların her gün infaz edildiği bu yıkım döneminden bugüne, toplumun hafızası neyi canlı tuttu ki? Bu kanlı dönemde bile barış ve umut arayışı hep oldu.
Turgut Özal ateşkes ilan etmesini istedi PKK’den; 1993 Mart’ında ateşkes ilan edildi. 31 erin katledilmesi bile bu arayışı durdurmadı. 2 Mart 1994 yılında DEP milletvekilleri Meclis’te gözaltına alınmasına rağmen, 1995 yılında Necmettin Erbakan bu arayışı sürdürdü.1998 yılında askerler ateşkes için aracılar gönderdi.1 Eylül 1998’de ateşkes oldu.
Tüm bunlar yaşanırken tutuklamalar ve ölümler hiç durmadı. 1999 yılı ile 2004 yılları arası hariç. 2005 yılı ile 2012 yılları arası günde 20 ila 30 insanın öldürüldüğü yıllardı.
Her gün bir karakolun basıldığı, bir yerlerde canlı bombaların kendini patlattığı ve yüzlerce insanın tutuklandığı bir dönem olan bu kapkaranlık yıllarda bile, 2006’dan başlayarak Ankara Görüşmeleri, 2007’den 2009’a kadar devam eden Oslo Görüşmeleri, 2009’da Habur sınırından PKK’lilerin ülkeye girişi, 2010-2011 İmralı Görüşmeleri, sonradan 2012 Eylül’ünde başlayan ve 2013 Ocak’ında adı Çözüm Süreci denilen sürecin başlaması…
Hiçbir ölüm, hiçbir hukuksuzluk, hiçbir katliam (Roboski gibi), hiçbir vahşi saldırı (karakol baskınları), hiçbir tutuklama (siyasilerin plastik kelepçeli olayı), barış isteyenleri barış arayışından alıkoyamadı.
Dün de hukuksuz bir şekilde tutuklanıyorduk, bugün de. Dün de herkes kendi mahallesinin sesini duyuyordu sadece, bugün de öyle.
Sene 1982.
Güneşin doğuşunu silah sesleri gölgeledi o gün… Bir Haziran sabahı biçerdöverin büyük bedeni önünde uyurken yüzlerce silah sesi ile yerimizden irkilerek kalktık. Biçerdöver hemen aşağıda köyün tepesinde olan buğday tarlalarını biçiyordu.
Saat gece 03:00’e kadar çalıştıktan sonra dinlenmek ve uyumak için durmuştu. Sene 1982. Askeri darbenin 2’nci yılı olmuştu. Askerler her gün bir köyü basıyor ve arama yapıyorlardı. Silah arama bahanesi ile köylere giriyor, çoluk çocuk demeden herkesi köy meydanlarında topluyor, akla hayale gelmeyecek işkence ve aşağılamalar yapıyorlardı. O zamanlar daha PKK hiç eylem filan yapmamıştı. İki sene sonra, 1984 Ağustos’unda eyleme geçeceklerdi.
Yani demem o ki; Türkiye’nin hiçbir yerinde tek bir şiddet eylemi yoktu. 1980 darbesi ile beraber şiddet bıçakla kesilir gibi kesilmişti. Bütün ülkede yaprak kıpırdamaz haldeydi her yer; ama birileri sürekli hareket halindeydi. Askerler Kürt illerinde şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan ediyor, günlerce insanlar evden çıkamıyor ve evler tek tek aranıyor her yer tarumar ediliyordu.
Ben de Yargıtay’ın cezamı onaylaması sonucu firar durumundayım o yıl. Babam iflas etmiş ve ailece Mardin ilinin Savur ilçesindeki köyümüze taşınmıştık. Elektriği ve suyu olmayan bir köy… Yağmur suyu içiyorduk. Yazın ise köyümüze 8 kilometre uzaklıktaki Dicle nehrine eşeklerle su almaya gidiyorduk. Karanlıkta onlarca eşek ve eşeğe uyurken düşmesin diye sıkı sıkı bağlanmış küçük çocuklar, 4 veya 5 ay boyunca su taşırlardı.
Hemen hemen ailelerin çoğu sırf su taşıması için çocuk yaparlardı. Dedelerimiz ne temiz su ne de elektrik ışığı görmeden ölüp gittiler. Köy bizim köyümüzdü. Hepimiz akrabaydık ve köyün büyüğü benim babamdı. Söz ve karar sahibi babam oluyordu. Babam Kürtçe dışında başka bir dil bilmiyordu. Okuma yazması yoktu. Askerler sürekli gelir, babama hakaretler eder giderlerdi.
Yine askerlerin operasyon yaptığı bir haftada ben de köyde kalmamak için tarlaları biçen biçerdöverlerin yanında kalıyordum. Ve bir sabah yoğun silah sesleri ve çocuk kadın bağırışları ile uykudan fırladığım o anları ömür boyu unutamam. Aşağıdaki köye asker baskın yapmıştı. Şimdiki tabirle devlet yanlısı bir köy olmasına rağmen asker yine köye girmişti. İnsanları döve döve köy meydanında topluyorlardı. Biz de yukarıdan olup biteni seyrediyorduk. Kadınları ve çocukları bir tarafa, erkekleri bir tarafa ayırıyorlardı. Sonradan bütün erkeklere soyunun dediler. Sadece üzerlerinde beyaz donları kalıncaya kadar…
Özellikle de köyün ağası Ahmet Ağa’yı ön tarafta tutmuşlardı. Sürün yerlerde diyorlardı ona. O da ‘hayır’ diyordu ama dipçiklerle onu yere yatırdılar ve iki kişi ellerini tutarak onu yerde sürükledi. İnanılmaz bir görüntüydü.
Ahmet Ağa hiç kendi sürünmedi orada ama diğer köylüler hep yerlerde sürünüyorlardı. Buna rağmen askerler onları bu haliyle de dövüyorlardı. Sonra birilerini Ahmet Ağa’nın sırtına bindirmeye başladılar. Kadınlar bağırarak ağlıyorlardı.
Ahmet Ağa kan revan içinde kalmıştı. Diğer köylüler de öyle. Bu, yaklaşık bir iki saat böyle devam etti. Sonra askerler çekip gittiler. Bu olup bitenleri dehşet içinde izlerken, hiçbir suçu ve günahı olmayan bu köylülere yapılanları düşünürken, benim de hiçbir suçum ve günahım yokken bana yapılanları gözümün önünü getirmeye başladım.
1979 Aralık ayında arkadaşlarımla mahallemizdeki kahvehanede otururken polisler içeri girip kimlik kontrolü yapmaya başladı. Daha askeri darbe olmamıştı, sadece sıkıyönetim vardı ülkede. Biz de kimliklerimizi verdik polislere. Şimdiki gibi elektronik uygulamalar yoktu o zamanlar. Arananların isim listesinin olduğu defterler vardı polislerin ellerinde. Benim bir aranmam yoktu. Onun için çok rahat davranıyordum. Birkaç dakika sonra ismi Yüksel olan bir polis bana ‘bizimle geleceksin’ dedi. Bu Yüksel denilen polis, uyuşturucu kullanan ve insanları arkadan vuran bir polisti. Nitekim yıllar sonra uyuşturucu ile yakalanmış ve Gaziantep cezaevinde öldürülmüştü. Böylesine tehlikeli bir polisti.
Bütün Batman onu tanır ve korkardı ondan. Bana ‘bizimle geleceksin’ deyince ben ‘aramam var mı, ismim listede var mı’ diye sordum. ‘Yok’ dedi, ‘ama seni götüreceğim’ dedi. Ben de ‘hayır götüremezsin, bir suçum ve aranmam yok, ben gelmem’ dedim. O anda elindeki akrep denilen silahı bana doğrultu ve ‘vururum seni’ dedi.
Böyle derken silahın şarjörü yere düştü ve ben yerden alıp ona verdim ama buna rağmen silahı tekrar bana doğrultmaya başladı. Birdenbire silahı ateş aldı ama ben değil benim önüme kendisini siper eden ve Türk olan arkadaşım Murat karnından 2 kurşun yedi.
Göğsümde tutmaya başladım Murat’ı ve bağırmaya başladım ‘hastaneye lütfen’ diye. Bu arada kalabalıklar toplanmaya başladı etrafımızda. İnsanlar Murat’ı alıp hastaneye doğru götürdüler. Beni de oraya gelen jandarma arabasına bindirip karakola götürdüler. Karakola girdiğimizde ha bire birilerini getiriyorlardı. Yoksul insanları toplamış karakola getirmişlerdi. Sonradan nedenini öğrenecektim. Benimle beraber 5 arkadaşı daha gözaltına almışlardı. Aslında bizi değil polisi gözaltına almaları gerekiyordu ama devlette işler böyle olmuyordu maalesef.
Bizi karakoldan alıp komando taburuna götürdüler; sıkıyönetim komutanı komando binbaşı Temel Cingöz denilen bir binbaşıydı. Daha evvel bizim Milli Güvenlik derslerine giren ve tanıdığım bir binbaşıydı. Sonradan korgeneral oldu ve 1990‘arda Adana’da suikaste uğradı bu binbaşı.
Bir akşam Temel Binbaşı beni çağırdı ve dedi ki “Yüksel polis bir hata işlemiş, silahı yanlışlıkla ateş almış ve Murat da çok ameliyattan başarılı olarak çıktı ve gelin ne siz polisten şikâyetçi olun ne de polis sizden. ‘Görmedik kim vurdu’ deyin. ‘Polis de böyle ifade verecek zaten, bir kasıt yok burada onu da polislikten atmasınlar siz de evinize gidin” dedi.
Ben de “arkadaşlarımla konuşayım” dedim, “eğer evet derlerse olur”dedim. Arkadaşlarımla konuştuk, “olur” dediler. Biz eve gitmeyi beklerken meğerse Temel Binbaşı bize yalan söylemiş. Batman’ın en ücra yerlerinden ve okuma yazması olmayan 20 tane seyyar satıcıyı toplamış ve bizim aleyhimize ifade aldırmış. Bu yoksul insanların hiçbiri ne beni görmüş ve tanıyordu, ne ben onları görüp tanımıştım. Aynı ifadelere imza attırıp göndermişler onları. Dedim ya biz eve gitmeyi beklerken bizleri askeri bir araca bindirip Siirt Tugay Komutanlığı’na götürdüler.
İşkencelerle süren günlerden sonra bizi Diyarbakır 7’ci Kolordu Askeri Mahkemesi’ne çıkarıp tutukladılar ve Diyarbakır 5 No’lu İstihkâm Cezaevine konulduk. 1980 Temmuz’una kadar cezaevinde kaldık. Bize 3 yıl 6 ay ceza verdiler ve salıverildik. Sonra bu ceza tekrar onaylandı benim de 3 yıllık firar dönemim başladı. 1983 yılında tekrar tutuklandım ve 1986 yılına kadar cezaevinde kaldım. Hiçbir suçum yokken, hiçbir suç işlememişken 20 yaşımda sabıkalı oldum. Diyarbakır ve Mardin cezaevlerinde hapis yattım.
Devlet suç üretir mi? Evet. Bin kere evet. Öyle bir üretir ki insanın bütün dünyası şaşar. Devlet tuzak kurar mı? Evet, kurar ve devletin kurduğu tuzaktan kurtulmak mümkün değildir.
50 yıl geçti aradan ve bugün Osman Kavala ve Kobani davalarını düşündüğümüzde değişen bir şey yok bu ülkede. Hele ki Kürt iseniz değişimin size uğraması bir mucize olur bu ülkede.
Ama ya uğrarsa? İşte bu yüzden barışın peşinden koşmaya devam etmek zorundayız.
Dünün daha da kötü şartlarında koşmuştuk. Bugün neden koşmayalım?
Yazarlar
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları











































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
2.02.2026
1.12.2025
25.10.2025
28.09.2025
14.09.2025
9.09.2025
1.09.2025
23.08.2025
10.08.2025
23.07.2025