Roni MARGULIES
Benim sözlüğümde, düşünce dünyamda, hayatımı yöneten kişisel anayasamda “vatan” kelimesi yer almaz. Vatan sevgisi de, dolayısıyla, sevgilerim arasında son sıralarda bile bulunmaz. Dahası, bunları bir durum tespiti olarak söylemiyorum sadece, bir değer yargısı da içeriyorlar. Belli bir coğrafyayı dünyanın geri kalanından, belli bir insan grubunu tüm diğer insanlardan daha fazla sevmeyi yanlış buluyorum, kaçınılmaz olarak ayrımcılığa, dışlayıcılığa yol açtığını düşünüyorum.
Denebilir ki, insanın doğup büyüdüğü yeri, komşularını, ailesiyle çevresinden öğrendiği adetleri, gelenekleri ve yaşam tarzını sevmesi en doğal şeydir. Bunları elbette biliyor ve anlıyorum. İstanbul’da liseyi bitirip İngiltere’de üniversiteye gittiğimde ve orada yaşadığım yıllarda bu sevgiyi ve zaman geçtikçe sevgiye eklenen özlem ve nostaljiyi ben de yaşadım.
Ama sevdiğim, özlediğim, artan bir duygu yüküyle hatırladığım “şey” neydi? Vatan mıydı? Sanmıyorum. Sınıf arkadaşlarımla İstanbul’da gezinmeyi, Boğaz’da rakı içmeyi, büyükbabama kendi gençliğini anlattırmayı, okulun bahçesinde sigara içip Karadeniz’den Marmara’ya doğru süzülen Rus şileplerini izlemeyi seviyor ve özlüyordum. Ama Bartın, Yozgat veya Osmaniye’de neler olduğu, kimlerin neler yaptığı umurumda bile değildi. Veya Kalküta, Ulan Bator ve La Paz ne kadar umurumdaysa Bartın, Yozgat ve Osmaniye de o kadar umurumdaydı, daha fazla değil. Niye daha fazla olacaktı ki? Bu şehirlerin altısına da hayatımda hiç gitmemiştim, oralarda yaşayan hiç kimseyi tanımıyordum, oraların sakinleriyle hiçbir özel bağım yoktu. Kuşkusuz şehirlerin hepsinde tanısam çok seveceğim insanlar olduğu gibi pek de sevmeyeceğim insanlar da vardı, ama Yozgat’takileri Ulan Bator’dakilerden daha çok seveceğimi düşünmem için herhangi bir neden yoktu.
Bu nedenle, bana “Nerelisin?” sorusu sorulduğunda hep “İstanbulluyum” cevabını verdim, hiç “Türkiyeliyim” demedim. Yurtdışında yaşadığım yıllar boyunca özlemle sevdiğim her şey İstanbul’daydı, İstanbul’la ilgiliydi çünkü. Türkiye’yle, “vatan” ile ilgili değildi.
Bir toprak parçası
“Sen İstanbul’u özlemiş olabilirsin, ama vatan başka bir şey” diye düşünenler olacak kuşkusuz. Peki, nedir “vatan”?
“Vatan” afakî ve hayalî bir şey, “uydurulmuş” bir şey.
Türk Dil Kurumu, “vatan” kelimesini “yurt” olarak, “yurt” kelimesini de “bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası, vatan” olarak tanımlıyor. “Yurt” için de ayrıca “Göçebe Türklerin oturduğu çadır” diyor. Vatanı bu dar anlamlarıyla alırsak, üzerinde yaşanan toprak parçası olarak veya en dar anlamıyla gece sığınıp yatılan çadır olarak anlarsak, itirazım yok. Bu vatan hayalî değil, somut ve büyük ölçüde kişisel bir şey. Benim “İstanbulluyum” derken kast ettiğim şeye benziyor.
Ama açık ki bu dediğim vatan, Mustafa Kemal’in “Vatan sevgisi ruhları kurtaran en kuvvetli rüzgârdır” sözündeki veya Vatan yahut Silistre’deki vatan değil, “sözkonusu vatansa gerisi teferruattır” diyerek cinayet işleyenlerin düşündüğü veya “vatan haini” ifadesini kullananların hayal ettiği vatan değil. Onlarınki küçük bir toprak parçası, bir çadır değil, bambaşka bir şey, çok daha geniş kapsamlı, çok daha ulvî, adeta kutsal bir vatan. Ve kelimenin yaygın kabul gören anlamı da bu.
Bu anlamıyla vatan kelimesi basitçe bir toprak parçasını değil, ulus devlet kavramının çoğu diğer unsurunu da şu veya bu ölçüde içeriyor veya en azından ima ediyor: Sınırları belli ve değişmez olup silahlı kuvvetler tarafından korunan bir coğrafya, o sınırlar içinde yaşayan ve aynı tarihi, aynı dili, aynı kaderi paylaştığı iddia edilen bir insan topluluğu, bu topluluğun çok eski, çok medenî, çok mükemmel olduğunu hikâye eden bir resmî anlatı… İşte, afakî ve hayalî olan bu.
Niye hayalî?
Niye afakî ve hayalî? Çünkü uğruna ölümlere gitmemiz beklenen sınırlar tarih boyunca padişahlar, beyler, krallar, prensler, dükler arasındaki savaşlar ve savaş sonrası antlaşmalarla belirlenmiş, yani önemli ölçüde tesadüfî, daha da önemli ölçüde askerî güç dengelerinin sonuçları. Tarih boyunca sık sık değişen, savaş meydanlarıyla konferans masalarında çizilen bu sınır çizgilerinin bizim için niye kudsiyet taşıması gerektiğini anlamak zor!
Belli sınırlar içinde yaşayan insanların bin yıllardır kader birliği ettiği, aynı dili konuştuğu, aynı kültürü paylaştığı ise, basitçe palavra. Hemen hemen bütün ülkelerin (“vatanların”) 19. ve 20. yüzyıllarda ortaya çıktığını ve öncesinde insanlık tarihi boyunca “vatan”, “ülke”, “ulus”, “millî” gibi kavramların mevcut bile olmadığını hatırlarsak, tüm resmî millî anlatıların ulus devletler ortaya çıkarken uydurulmuş/hayal edilmiş/yazılmış mitolojik anlatılar olduğunu kolayca görürüz.
Ben bu anlatılara inanmamayı seçiyorum. Bunlardan yola çıkarak tanımadığım bir Türk’ü tanımadığım bir Afgan, Alman veya Suriyeliden daha çok sevmeyi reddediyorum. Misak-ı millî sınırlarının bir adım içindeyken üzerinde durduğum toprağı çok sevip iki adım attıktan sonra Bulgaristan, Gürcistan veya İran toprağını daha az sevmeyi makul bulmuyorum.
Tevfik Fikret’in sözleriyle, “Vatanım ruy-i zemin, milletim nev’i beşer.” Tanıştığımızda bazılarını sevebilir, bazılarını sevmeyebilirim, ama bütün insanlar benim vatandaşımdır. Gördüğümde bazı yerleri güzel bulabilir, bazılarını bulmayabilirim, ama dünyanın bütün toprakları benim vatanımdır.
Yazarlar
-
Fehmi KORUTerörsüz Türkiye’ye adalet yakışır 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUSiyasi zeka ile siyasi tavır ilişkisi… 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN15 Yaşındaydı… 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYBarbarlık Çağında Savaşlar Kaçınılmaz 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasYerli ve milli füzelerimiz nerede? 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDünyanın en büyük terör örgütü 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENAdalet’in “VAR”ı olsa... 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanAK Parti ile böyle bir Türkiye hayali kurmamıştık 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünSavaş gerçekten bitiyor mu? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciYolsuzluk yasaları neden çıkmıyor? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLU“Kabe’de Hacılar” sahiden ortak ses mi? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURİranlılar neden rejimi devirmek için ayaklanmıyor? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolSavaş nereye? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSilivri’de başlayan yargı üzerinden siyasi rekabet 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİPeki İmamoğlu niye canlı yayında yargılanmıyor? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIİSKENDER’DEN BUGÜNE İRAN’IN DİRENÇ HAFIZASI 10.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANSiyasi dava… Sansür yasası! 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKBu toplumda herkes devletçi! 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMANİran savaşında Türkiye boyutu 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞATEŞ AVUCUMUZUN İÇİNDE... 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA8 Mart’ın Direniş Ruhu ile Özgürlük ve Demokrasi Newrozu’na Çağrı... 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞTrump’ın en büyük yanlışı, açmazı anlayamadığıdır 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRDünya büyük çağ değişiminde: Yükselen milliyetçilik, korkunun refleksi 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTAkçakoca sapağı… 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNBinlerce kadın Taksim'den sesleniyor: "Bitmeyecek bu İSYAN" 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRLaleli ‘çamaşırhanesi’ -5- İşte ülke böyle çürüyor: Tapeler çıktı! 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANİran’dan Türkiye’ye yansıyanlar 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanOrtaçağ karanlığına bir adım daha yaklaşmak 7.03.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuOrta Doğu’daki diktatörlükler yıkıldığında ne olur? 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERİran savaşı ışığında dezenflasyon süreci 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçÜniversitenin-akademinin kamusal bir derdi var mıdır? 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRİyi ki Güney Afrika ve İspanya var… 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraÖğrenme Korkusu 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENKüresel hegemonya mücadelesinde İran savaşı 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit Akçay2018-2023 arasında biz ne yaşadık? 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezGSYH nasıl böyle yükseldi? 3.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhan ÇETİNİran’daki Teokratik Rejimin Çöküşü ve Ortadoğu’da Muhtemel Domino Etkisi 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaABD ve İsrail'in hedefleri 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluÇözüm sürecinin Öcalan kanadından son haberler 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKÜstü çizilmiş kadınlar 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALAB üyeliği hayalinden vize kuyruğunda bekleme gerçeğine… 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKBir simulacra: “Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?” 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRLAİKLİK DEMOKRATLIK MIDIR? 27.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMKürşat Timuroğlu’nun anısına 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞHukukun her alanında gerileyen Türkiye 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranRojava’da “Gün batımı!” 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENSuriye… Kürtler için acı bir anlaşma… 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerKÜMELEŞMELER VE ORTAK RUH HALLERİ ÜZERİNE 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarOrtadoğulu erkekler 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakGeliyorum diyen krize dikkat! 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENAnadili, kimin dili! 21.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezLaiklik 100 yaşında: Elbette birlikte savunmalıyız 21.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENEve Dönüş 20.02.2026 Tüm Yazıları






















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
22.03.2023
13.03.2023
27.02.2023
20.02.2023
13.02.2023
6.02.2023
29.01.2023
21.01.2023
15.01.2023
15.01.2023