Neşe Düzel
|
|
|||
“Arap Baharı, ‘alternatif bir modern hayat’ yaratıyor. Dinin toplumsal hayatta daha önemli ve görünür olduğu, muhafazakârlığın yükseldiği bir ‘modernite’ getiriyor. İşte asıl devrim bu!.”
“Suriye ve İran 90’larda PKK’yı desteklediler. Bugün de destekliyorlar. Türkiye, 90’larda İran- Suriye cephesine karşı İsrail’le işbirliği yaptı. Şimdi İsrail yok. Türkiye, K.Irak’la işbirliği yapmak zorunda.”
“İran, bölgede Şiiliğin, S.Arabistan ise Sünniliğin bayrağını taşıyor. Demokrasi cephesinin başını ise Türkiye çekiyor. Bu mezhepler üstü söylemi Batı fark ediyor.”
*** NEDEN GÖNÜL TOL
*** NEŞE DÜZEL: Ortadoğu halkları diktatörlüklere ve baskılara başkaldırdılar. Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta, Suriye’de, Yemen’de halk yığınlarını aynı yıl sokağa döken neden aynı mı yoksa her ülkenin başka şartları mı var? GÖNÜL TOL: Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Suriye’ye, bu ülkelerin toplumları öyle marjinalleştirilmişti ki... Sonunda insanlar onurları için, özgürlük, demokrasi ve adalet talebi için ayaklandılar. Onları sokağa döken neden aynı oldu ama her ülkenin kendi şartları var. Bu yüzden her ülkede halk hareketleri farklı bir yöne evriliyor ve evrilecek. Mesela Tunus’ta rejim çok çabuk yıkılırken, Mısır’da süreç daha uzun, Libya’da ise çok daha uzun oldu. Mesela Yemen ekonomik sorunların en yoğun yaşandığı ülkelerin başında geliyor ama kabile kimliği, El Kaide gibi faktörler derken, orada ortak bir muhalefet oluşamadı ve ses cılız çıktı Yemen’de.
Çünkü Tunus’un çok küçük bir ordusu var. Mısır’daki ordunun aksine, Tunus’un ordusu her alanda aktif de değil üstelik. Mısır’daki ordu bizim ordu gibidir. Ekonomide, siyasette önemli bir güçtür. Dolayısıyla Tunus’ta demokratikleşme ve sivilleşme daha kolay oldu. Suriye’de de rejimi destekleyen çok güçlü bir ordu var. Tunus, Arap Baharı’nın bir başarı öyküsü olacak belki. Tunus’ta Nahda hareketi büyük başarı kazandı.
Mısır için endişeliyim. Mısır’da devrim oldu deniyor ama devrimin olabilmesi için eski rejimin kurumlarının ve ideolojisinin yıkılması gerekiyor. Mısır’da yıkılmadı. Mübarek zamanındaki kurumlar ve ordu sapasağlam kanlı canlı iktidarda duruyor. Üstelik ordu, iktidarı halka teslim edeceğinin işaretini de vermiyor. Zaten...
Zaten bize bakın. Gerçek demokrasinin çok partili hayata geçişle 1950’de başladığını düşünürsek, siyasi kültürün sivilleşmesi ne kadar uzun zaman aldı! Askerî vesayetten kurtulmak için ancak 2003’te Avrupa Birliği uyum paketiyle adımlar atılabildi. 16. yüzyıldan beri gelen köklü bir sekülerlik ve demokrasi kültürüne rağmen biz bile bu kadar sancılı bir demokratikleşme hikâyesi yaşamışken, on yıllardır diktatörlük altında yaşayan Mısır’ın önünde çok zorlu bir süreç var demektir.
Libya’da hiçbir demokratik altyapı ve kurum yok. Hiç örgütlenmemiş, yerle bir olmuş bir toplum Libya. Sadece Kaddafi vardı. Kendi kabilesinden insanlarla etrafına bir güvenlik ağı oluşturdu ve farklı kabileler arasında güç dengesi kurarak Libya’yı yönetti. Böyle bir toplumda demokrasiye sıfırdan başlamak zorundasınız. Anlayacağınız, Arap Baharı’nda halkları ateşleyen aynı talep, aynı söylem olsa da, şimdi bütün bu ülkelerin yaşayacakları sonuçlar farklı olacak. Ortadoğu halkları demokrasi talep etseler de, demokrasi akşamdan sabaha olmuyor. Dolayısıyla bu toplumları ve ülkeleri çok sıkıntılı bir süreç bekliyor.
Mümkün değil. Bunu hiç kimse tahmin edemedi. Bölgede olanlar bütün dünyayı şaşırttı. En çok da Batı şaşırdı.
Batı, bunun bir halk hareketi olduğu gerçeğini başta kavrayamadı. Çünkü oryantalist düşünce, Araplara demokrasiyi çok görüyordu, Arapların demokrasiyi, insan haklarını, eşitliği, Batılı değerleri talep edemeyeceğini düşünüyordu. Batı dünyasına göre, Araplar için demokrasi bir lükstü. Demokratik talebin olabilmesi için gelişmişlik açısından belli bir noktada bulunmak gerekiyordu. Bu yüzden de El Cezire televizyonu Arap Baharı’nı çok iyi yansıttı, CNN ise şaşırdı. Çünkü bunun bir toplumsal hareket olduğunu kabul edemedi. Amerika hâlâ olanları tam kavrayabilmiş değiller. Zaten ilk günden itibaren, “İslamcılar geliyor” mesajı verildi Amerika’da. Bunun altyapısını İsrail hazırladı, bu korkuyu sürekli pompaladı.
Evet ama... Şimdiye kadarki gelişmelere ve dünya tarihine baktığımızda, özellikle Müslüman halklar için Arap Baharı tarihî dönüm noktasıdır. Bundan sonra artık ne İslamcılık 80’lerdeki İslamcılık olarak kalacak. Ne de sekülerlik bildiğimiz sekülerlik olarak devam edecek. Evet, bu halkların geleceğinde din olacak. Yaşamlarında belki dinin çok daha kuvvetli bir yeri olacak ama bu insanlar şeriatla yönetilmeyecekler. Anayasaları şeriat olmayacak. Alternatif bir modernite yaşanacak.
Dinin toplumsal ilişkileri belirlediği... Dinin kamusal hayatta çok daha görünür olduğu... Fakat demokratik kültürün de var olduğu... Yani dinin siyasi sistemi düzenlemediği bir yapı demektir bu. Kısacası Ortadoğu’da çok daha Anglosakson bir sekülerlik oluşacak ama bir Fransız laisizmi asla olmayacak. Arap Baharı’nda din bambaşka bir yere konuluyor.
Biliyorsunuz, İslamcılığın anlayışı şeriatla yönetilmektir. İslamcılıkta din, siyasi bir rejimdir. Batı aydınlanmasında ise din, sadece şahsi hayatın içine kilitlenir. Arap Baharı ikisini de öngörmüyor. Arap Baharı, dini, toplumsal bir kimlik olarak kamusal alanda görünür kılıyor. Kısacası Arap ülkelerinde modern kimliğinin içinde din olacak ama, İslamcılığın da, Batı aydınlanmasının da dayattığı bir din anlayışı olmayacak bu.
Yeni bir İslamcılık ve sekülerlik tanımı ortaya çıkacak. İslam’ın, demokrasiyle varolabileceğini gösterecek. Kısacası Arap Baharı alternatif bir modern hayat yaratıyor. Dinin toplumsal hayatta daha görünür olduğu ve önemli bir role sahip bulunduğu, muhafazakârlığın daha yüksek olduğu bir modernite tanımı yapacak. Asıl devrim bu işte! “Ben de modernim ama Batı’nın anladığı anlamda modern değilim. Din onların hayatlarında olmayacak ama benim hayatımda olacak. Ben camime gideceğim, örtüneceğim fakat demokratik haklarımı da sonuna kadar arayacağım” diyecek.
Bireyi bu muhafazakârlıktan devletin sekülerliği koruyacak. “Ben dinimi toplumsal alanda da yaşarım. Fakat herkesin aynı hakkı olduğunu da kabul ederim” demek için çoğulcu bir demokratik kültür ve o çoğulculuğu destekleyecek bir devlet yapısı gerekiyor. Bunun en temel unsuru da bütün inançlara eşit mesafede olan seküler devlettir işte!
Kesinlikle yok. Amerika, on yıllardır çöken rejimlere oynadı. Toplumlarla hiçbir ilişki kurmadı. Sadece diktatörlerle işbirliği yaptı. Arap Baharı, Amerika’yı ve İsrail’i bölgede çok zor bir duruma düşürdü. Avrupa’nın da ayaklanmalarda bir rolü olmadı. Zaten öyle büyük şaşkınlıkla izlediler ki her şeyi... Bütün öngörüleri yanlış çıktı.
Çok önemli bir rolü var. Ayaklanmaları başlatan, sürdüren sosyal medya oldu. Muhtemelen hareketin geleceğinde de söz sahibi yine o olacak. Globalleşmenin getirdiği sosyal medya sayesinde insanlar, dünyanın başka yerlerindeki insanların nasıl yaşadığını gördüler. Avrupa ve Amerika’daki gençlerin çok daha fazla özgürlüğe sahip olduklarını gördükten sonra, kendilerinin de aynı haklara sahip olabileceğini anladılar. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik için harekete geçtiler. Fakat onlar, anne ve babalarından farklı bir dil kullandılar. Anne ve babaları 1960’larda Arap milliyetçiliğini kullanırken, bugünkü gençler teknolojiyi kullandılar.
Kesinlikle yok. Esad üç, beş ay önce bazı reformları yapsaydı durumu kurtarabilecekti. Ama artık mümkün değil. Bölgede hiç kimse direnemedi, en fazla Kaddafi direnecekti, o da gitti. Esad rejimi de gidecek. Çünkü rejim devrilmeden halk dinginleşmeyecek. Ama ne zaman gidecek, bunu kimse öngöremiyor. Suriye yıllarca herkese karşı terör kartını oynadı. Rejimin karanlık neleri var bilinmiyor. Ayrıca İran da Suriye’ye çok ciddi yardımda bulunuyor.
Amerika, Suriye’ye müdahale etmeyecek. Bu yüzden Esad, herkesin düşündüğünden daha uzun kalabilir iktidarda ama bir noktadan sonra teslim olmak zorunda.
Çok önemli bölgesel sonuçları olacak. Esad rejiminin devamı İran için çok önemli. Çünkü Suriye, İran’ın, Lübnan’a ve Filistin’e açıldığı kapı. Suriye aradan kalkarsa, İran, Hamas’ı ve Hizbullah’ı bugünkü gibi silah vs. ile kolay destekleyemeyecek.
İran, Esad rejiminin devrilmemesi için elinden geleni yapıyor ama sonuçta onun da gücü sınırlı. İran da bir süre sonra kendi derdine düşmek zorunda kalacak. Çünkü bu hareketlerin İran’a da sıçrama ihtimali çok yüksek. Bölgede her şeyi korumaya çalışmaktan vazgeçip sadece kendi varlığını korumaya çalışacak İran. Suriye’nin düşmesi, İran’ı bölgede çok yalnızlaştıracak. Aslında Suriye’deki savaş sadece Esad rejiminin savaşı değil. İran rejiminin de savaşı bu. Çünkü Suriye halkının kazanması, İran’ın da kaybetmesi demek.
Hizbullah muhtemelen güçlü kalamayacak ve bölgede istediği gibi hareket edemeyecek. Çünkü Hizbullah’a Suriye ve İran ciddi destek veriyor. Hizbullah, Lübnan’da önemli bir güç. Hizbullah’ın güçsüzleşmesi, İsrail karşıtı cephenin zayıflaması anlamına geliyor ama bu arada Mısır’daki rejimin devrilmesi de İsrail’in elini zayıflatıyor. Çünkü Mısır’da İslamcılar veya liberaller, iktidara kim gelirse gelsin, herkes İsrail karşıtı olacak. Halkları ikna etmek diktatörleri ikna etmeye benzemiyor. Arap Baharı, halkların söz sahibi olması imkânını getirdi ve halklar bu bölgede kesinlikle İsrail karşıtı. Ben Amerika için de bölgede bir gelecek göremiyorum. O da pek çok müttefikini kaybetti. Suudi Arabistan’la bile ilişkiler gerildi.
Esad’ın devrilmesiyle yaşanacak kaostan PKK kısa vadede yararlanabilir ama kendisi besleyen bir rejim ortadan kalktığı için uzun vadede PKK’nın eli zayıflar. Bölgede dengeler öyle hızlı değişiyor ki! Bir yıl önce İran ve Suriye’yle çok yakın ilişkimiz vardı. Başbakan Erdoğan Esad’la tatile çıkıyordu. Şimdi ise Suriye ve İran’ı kaybettik. 1990’lara geri döndük. Şimdi Suriye ve İran 90’lardaki gibi yine PKK’yı destekliyorlar. Türkiye 90’larda Suriye ve İran ortak cephesine karşı İsrail’le işbirliği yapmıştı. Şimdi İsrail yok. Türkiye, Irak’la işbirliği yapmak zorunda. Nitekim Türkiye şu anda İran-Suriye cephesine karşı Kuzey Irak yönetimiyle ortak bir cephe oluşturmaya ve İran’ın gücünü dengelemeye çalışıyor. İsrail ise Amerika’nın İran’a müdahale etmesini istiyor. Obama bunu yapamaz.
Çünkü Amerikan ekonomisi zaten korkunç bir durumda. Amerika, Suriye’ye bile müdahale etmez. Üçüncü bir cephe açmaz. İsrail’in Türkiye’den başka alternatifi kalmadı bölgede. Amerika’nın tarihî olarak Ortadoğu siyasetinin üç ayağı vardı. İsrail, S. Arabistan ve Türkiye. Arap Baharı’yla İsrail hepten yalnızlaştı. Amerika’nın S. Arabistan’la ilişkileri gerildi. Geriye bir tek Türkiye kaldı. Obama, Türkiye’ye sürekli, “sen benim için çok önemlisin. PKK’ya karşı sana istediğin silahları vereceğim” mesajını veriyor. Obama, Amerika’nın dış politikasını, “biz her yerde aynı anda olamayız. O zaman ne yapacağız? Bölgesel varlığımızı bölgedeki sağlam müttefikler üzerinden sürdüreceğiz. Ortadoğu’daki müttefik de Türkiye” düşüncesi üzerinden yürütüyor.
Demokratik taleplerin bu kadar yüksek sesle söylendiği bir coğrafyada Kürtlerin de benzer talepleri dillendirmesi kaçınılmaz. Muhtemelen Suriye’nin ulusal sınırları içinde bir oluşum olacak.
Suriye PKK’yı destekliyor. Onun hamlesi de bu. Aslında Türkiye çok doğru şeyler yaptı ve hemen muhaliflerle irtibat kurdu. Batı bile Türkiye kadar hızlı davranamadı. Hep Amerika’yı eleştiriyoruz ama Türkiye de Arap Baharı’ndan önce, bölgede statükocu bir güçtü. Rejimlerle ilişki kuruyordu, ekonomik yatırımlarını böylece yapıyordu. Arap Baharı her şeyi yıktı, çalkaladı. Amerika bu işten çok hızlı sıyrılamadı, Türkiye ise sıyrıldı.
“Bölgeye yeni liderler, güçler geliyor. Benim bunlarla ilişki kurmam lazım” diyerek yeni demokratik unsurlarla ilişkiye geçti. Türkiye, bölgede geleceğe oynadı. Demokratik unsurlarla iş yapan bir Türkiye’nin bölgedeki rolü, Batı tarafından çok daha fazla önemsenecek. Arap Baharı’yla birlikte Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri güçlenecek. Bir yıl önce Washington’da, “Batı dünyası Türkiye’yi kaybetti. Türkiye ikinci İran olacak” diye tartışılıyordu.
Şimdi Washington’da Türkiye modeli tartışılıyor. Türkiye’yi kaybettik diyenlerin kaynağı İsrail lobisine çok yakın bir kurum olan Washington Institute’du. Bu neoconlar, “Türkiye’nin ekseni kaydı” laflarının başını çektiler. Ama Arap Baharı Türkiye’nin bölgedeki rolünü önemli hale getirdi. Arap Baharı, Amerika-Türkiye ilişkilerinde baharı getirdi ve iki ülkeyi birbirine kenetledi.
Şii-Sünni ayırımı Körfez ülkelerinde de söz konusu oldu. Bu herkesi endişelendiriyor. Bölgedeki kaos, Batılı güçlerin işine gelmiyor ama Arap Baharı artık başlamış bir süreç. Bu noktada Batı’nın demokratik unsurları desteklemekten başka yapabileceği bir şey yok. Ama Amerika, İran’ı zayıflatmak için Esad’ın devrilmesini özellikle istiyor. Çünkü Amerika’nın bölgede temel derdi İsrail’i korumak. İsrail’i kimden koruyacak? İran’dan koruyacak. İran, Amerika için bölgede çok büyük tehdit. Suriye’de demokratik bir oluşum olursa İran bölgede çok daha yalnızlaşacak. Biliyorsunuz... Bölgede, İran Şiiliğin, S. Arabistan da Sünni cephenin bayrağını taşıyor. Bölgede demokrasi cephesinin başını da Türkiye çekiyor. Türkiye’nin mezhepler üstü söylemi, Batı tarafından da fark ediliyor.
Hükümeti, Kürt meselesine acilen çözüm bulmaya zorluyor. Başbakan defalarca söyledi. “Halkının karşısında olan rejimlerin hiçbir meşruiyeti yoktur. Halkın iradesinin üstünde olamazsınız” dedi. Hem böyle deyip, hem de kendi halkının benzer demokratik taleplerini bastıramazsın. Çünkü günün sonunda sorarlar adama: “Sen bana demokrasi dersi veriyorsun, peki sen ne yapıyorsun?”
Politikada aktif olmayan, demokrasi kültürüne sahip bulunmayan Müslüman imajı, Arap Baharı’yla birlikte özellikle Amerika’da değişti. Eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi talebinin dilinin, dininin, ırkının olmadığını gösterdi. Demokrasinin evrensel bir talep olduğunu ortaya koydu. Fakat Avrupa’da durum farklı. Avrupa Müslümanlara oryantalist bakmaya devam edecek. Kafasında yarattığı Müslüman prototipini yaşatmayı sürdürecek. Avrupalılar ne diyor? “Müslüman göçmenler entegre olamıyor. Çünkü İslamiyet onu engelliyor” diyor. Avrupalılar, İslamiyet’e, insanları dar alanlara hapseden, hiç değişmeyen bir kutu gibi bakıyor.
İslam değişiyor aslında. Bir sosyal bilimci olarak baktığımda, din bir sosyal fenomendir. Dolayısıyla her sosyal fenomen gibi organiktir. Yani çevresiyle sürekli iletişim halindedir. İletişim sonucunda da din değişir, dönüşür. Bu yüzden de Avrupa İslamı, Ortadoğu Arap İslamı’ndan farklıdır bugün. Dinî söylem tarihseldir. Tanrının mesajını, insan yorumlamaz mı? Din insan süzgecinden geçmez mi? Din organik bir yapıdır. Dini de insan yorumluyor. Fakat Avrupa meseleye böyle bakmıyor. Çünkü Müslüman kimlik onun kimliğini tehdit ediyor. Avrupa’da çok ciddi bir Müslüman göçmen nüfus var.
Amerika’daki kültür farklı. Avrupa yüzyıllar önce ne dedi? “Ben din meselesini çözdüm. Aydınlanmayı, Rönesans’ı yaşadım. Din seninle tanrının arasındaki şeydir. Kapını kapatırsın, dua edersin. Ben senin dinini görmek istemiyorum” dedi ve meseleyi bu şekilde çözdü. Şimdi Avrupa’da milyonlarca Müslüman göçmen var. Bunlar “ben camimi istiyorum, başörtümle okula, işe gitmek istiyorum” diyorlar. Artık Avrupalının dini yeniden tanımlaması gerekiyor. Yüzyıllar önce rafa kaldırdığı laiklik tanımını raftan indirmesi ve kendi özünü, demokrasisini, sorgulaması gerekiyor. Ama tabii bu durum, Avrupalının aydınlanma idealini kökten sarsıyor. |
|||
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- Aynı yağmurlarda kirleniyorlar
6.12.2013 - Hata ve devlet gazetecileri
15.09.2013 - Selahattin Demirtaş: Demokrasi olmadan PKK dağdan inmez
23.04.2013 - Selahattin Demirtaş: PKK’nin çekilmesi barış değildir
22.04.2013 - Demokrasi olmadan barış olmaz
15.04.2013 - Öcalan özerklikten vazgeçmedi
25.03.2013 - Başkanlığın Kürtlere yararı yok
18.03.2013 - Sansür sürerse çözüm olmaz
11.03.2013 - Temel İskit: Türkiye’yi Sünniliğe sıkıştırdılar
10.12.2012 - Gültan Kışanak: Kürtlerin büyük teklifi
4.12.2012
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları










































Ro$ev sîtav
Eline saglik kekê Yildiray