Osman CAN
YSK’nın verdiği Hatip Dicle kararı bazılarının dediği gibi bir yol kazası değil. Türkiye’de ‘Kriz’ tek partici düzenin, demokratikleşme yönünde atılan her adım karşısında gösterdiği olağan tepkinin adıdır.
Cengiz Çandar, Neşe Düzel’e verdiği röportajda Türkiye’de güçler dengesinin ortaya çıkmasıyla yeni bir sürecin başlatılmasının beklendiğini, ne var ki seçim sonrasında YSK’nın Hatip Dicle kararı ile bir yol kazası yaşandığını dile getiriyor.
Aslında ortada yol kazası yok. “Kriz” tek partici düzenin demokratikleşme yönünde atılan her bir adım karşısında gösterdiği “olağan” tepkinin adıdır. Her bir kriz ülkenin vesayetçilik genetiğine sahip basın, üniversite, yargı ve asker koalisyonunun demokratik temsili gayrı-meşru ilan etme çabasının da gerekçesini sunar. 367’de bu oldu, muhtemelen yeni meclisi çalıştırmama amaçlı projelerde de olacak gibi görüyor.
Mustafa Karaalioğlu, bu gazetede yazdığım köşe için “hukukun üstünlüğü” başlığını önermişti. İtiraz etmiştim, çünkü;
Demokratik devletlerde hukuk dediğimiz şey, toplumsal dinamiklerin adil sonuç doğuracağına ve meşru siyasal denge yansıttığına inandığı önermelerin, yine toplumun özgür iradesiyle “norm”lar sistemine dönüşmesinin adıdır. Onları ayakta tutan şey toplumun inancıdır. Bu inancın bittiği yerde normun meşruiyeti biter. Dolayısıyla hukuk toplumsal dinamikler ve demokratik siyasal süreçlerin bir ürünüyse eğer, üstünlük iddiası geçerli olabilir.
Buradan iki sonuç çıkarmak mümkündür:
Hukuk, demokratik bir siyasetin ürünüdür, özgürlüğü, adaleti ve demokratik işleyişi amaçlar. Üstünlük iddiası bu amacı gerçekleştirdiği sürece geçerlidir.
Toplumsal dinamiklerin ve demokratik süreçlerin ürettiği sistem bütünü değilse, meşru değildir. Kendini üreten iktidar ilişkisini perdelemeye yarar.
Anayasal düzenin, tek parti diktatörlüğü ve bu diktatörlüğün üzerine inşa edilen 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinin ürünü olduğu, en hayati yasaların 2/3’lük kısmının bu iradenin ürünü olduğu Türkiye’de “hukukun üstünlüğü” kavramının hangi iradeye hizmet edeceği ise ortada.
Bu düşüncelerden hareketle “özgürlüğün hukuku” başlığını tercih ettim.
YSK 2010 referandumu sırasında değişmeyen kurumlardan biri. Yani darbe düzeninin kurumu, darbe düzeninin öngördüğü seçim usulüne göre oluşuyor ve çalışıyor. 2010 Anayasa değişiklikleri kapsamında değildi. YSK doğası gereği, darbe düzeni ve onun dayandığı tek parti diktatörlüğünün ideolojik parametrelerine göre çalışacak ve kararlarını inşa edecektir. Başlangıcı, değiştirilemez maddeleri, tek partici iskeleti ve kurumsal yapısıyla bu anayasa yürürlükteyken, YSK’dan başka bir sonuç beklemek anlamlı değildir. Bu gerçeği görmeden Türkiye’de hukuk ve siyaset tartışmalarına girişmek de, referandumdaki “hayır” veya “boykot” kararının paradoksal yönüne işaret etmek de bir sonuca götürmüyor.
Olayın özeti şu: Hatip Dicle, 100 yıllık vesayet düzeninin temel kabullerinden birine aykırı konuştuğu için, bu düzenin yargısı tarafından mahkum ediliyor. Mahkumiyet aynı yargı tarafından onanıyor, yine aynı yargının bir parçası olan YSK Dicle’nin milletvekilliğini düşürüyor. Hukuka uygunluk tartışmaları, AİHM içtihatları, uluslararası sözleşmeler vs, burada çok anlamlı değil, zira Latincede bir söz vardır: “nemo auditur propriam turpitudinem allegans”, yani hiç kimse kendi neden olduğu bir haksızlığa/etik dışılığa dayanarak haklılık iddiasında bulunamaz. Amacı özgürlük olmayan bir hukuk düzeni, kendi iç tutarlılığıyla kendini meşrulaştıramaz.
100 yıllık karanlık düzenin toplumun neredeyse %80’ini terörize etmek için hukuksal ve anayasal bir düzen yaratıp, ardından verdiği kararlar için “biz hukukun gereği neyse onu yaptık” demeleri bu nedenle geçerli değil.
Düzenin meşruiyeti bitti
Kabul edelim artık, Türkiye’nin yüzde 75’inden fazlası yeni Anayasa talep ediyor. Bu, ittihatçı-tekpartici-darbeci anayasal düzenin meşruiyetinin bittiğini gösteriyor. Meclis yeni anayasa yapmak üzere seçildiğine göre kurucu meclistir. Bunun somut sonuçları vardır.
İçinde yaşadığımız süreç bir geçiş (transition) dönemidir. Eski Anayasal düzen meşruiyetini yitirmiştir. Meşruiyet yitimi bir noktadan sonra geçerlilik kaybına yol açar. Artık bu noktadayız.
Bu meclis asli kurucu iktidardır.
Kurucu iktidar olarak onu bağlayan hiçbir hukuksal sistem veya kural yoktur. 330 veya 367 rakamlarını tartışmanın gereği yoktur.
Bu meclis önceki Anayasal düzenle bağlı olmaksızın, yeni Anayasal düzenin yol haritasını çizer.
Siyasal alana ilişkin alacağı her bir karar “Anayasal düzen hakkında karar” niteliğindedir.
Bundan sonra yapacağı yasaların ve sair tasarrufların mevcut anayasayla çeliştiği durumda, bunun bir Anayasa değişikliği anlamına geldiğini dile getirir. 1982 Anayasası bir süreliğine, Meclisin iradesine bağlı olarak sonuç doğurabilir.
Meşruiyet sorunu yeni Anayasal düzen için yaşamsal olduğundan dolayı, bu meşruiyeti sağlayıcı tasarrufları bizzat ve bilfiil alabilir. Bu bağlamda Hatip Dicle için asli kurucu iktidar olarak doğrudan tasarrufta bulunabilir, onu “kurucu meclis” üyesi yapabilir.
Eski anayasal düzenin politik ceza normlarına göre çalışan yargı kararları, bu düzenin meşruiyetinin tükenmesiyle birlikte geçerliliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla “yargı kararlarını hiçe saymak” argümanı geçerli değildir.
Kuşkusuz ki meşruiyeti bitmiş yarı faşist sistemi ayakta tutma uğruna cansiperane mücadele edenler de bundan yararlanacaktır. Ancak “geçiş dönemi” bu tür yan etkileri kabullenmeyi de gerekli kılabilir.
Yeni Anayasaya doğru bir not:
YSK ve benzeri vesayetçi kurumlar için geçerli olan “nemo auditur” kuralı, eski dönemde devlet üniversitelerinde mekan tutmuş kimi akademisyenler için de geçerli olmalıdır. Toplumun vergileriyle kurulmuş olan devlet üniversitelerindeki pozisyonlar ideoloji üreten mekanlar olamaz. Bu akademisyenlerin “ideolojik ihtiyaç”larını “bilimsel ihtiyaç” diye tercüme edip buna uymayan idari tasarrufları sözüm ona “hukuksuzluk” olarak nitelendirmeleri, 100 yıllık gericiliğin tipik alışkanlıklarından. 2008’den beri akademik özgürlüğümün engellenmesini varoluş sorunu haline getirenler ve uzantıları, biraz dürüst ve açık sözlü olmalı.
Yazarlar
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları













































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
24.03.2021
9.01.2021
20.07.2020
12.07.2020
23.06.2020
20.06.2020
20.06.2020
24.04.2019
18.01.2017
1.02.2015