Yasemin ÇONGAR
Deliliğin, sinir uçlarımızda başladığını biliyoruz ikimiz de; insanın hissedebildiği ölçüde “delirdiğini” seziyoruz. Cioran’ın dediği gibi, acının dürtmesiyle uyanıyor tenimiz ve herkes tarafından terk edildiğimizde değil, herkesle birlikteyken acı çekmeye başladığımızda yalnız kalıyoruz asıl. “Delilik” dediğimiz şeyin, o yalnızlığı yaşayarak benimsemekle ilgili olduğunu düşünüyorum ben. Acıyla başetmeye çalışmaktan vazgeçmek belki de delirmek; gergin ipin tam orta yerinde bırakıvermek cambazlığı ve kendimiz olmaya başlamak... “Yaşadığı saatlerin ağırlığı altında iki büklüm olmaya hiç kimsenin hakkı yoktur” diyor Cioran, “her insan bir kıyamet imkânını barındırır ve her insan kendi uçurumlarını düzleştirmeye girişir.” Gerçi “delilik” kelimesini kullanmıyor hiç ama ben onun, delirmeyi de anlattığını sanıyorum. Kendi uçurumlarını düzleştirmekten vazgeçmek, “delilik” değil de nedir? Merhamet duygumuzla mücadele azmimizin adına kısaca “sorumluluk” dediğimiz gündelik tezahürleri, ipeksi bir yumuşaklıkla sinir uçlarımızı örterek, hayat kadar, kendimizden de koruyor bizi; bazen burada, huysuz taylar gibi karşılıklı eşinirken, günün birinde gerçekten silkinip şahlanacağımızı, bizi esirgeyen o şalı üzerimizden atıp, sorumluluklarımızdan boşanacağımızı düşünüyorum. Sanırım hakikaten çıplak kalacağız o zaman; eşkin bir yürüyüş tutturacağız ve er geç kendi kıyametimize varacağımızı bilerek, incecik bir yolda, tek başımıza, önce gözlerden, sonra belki hafızalardan da silinerek, yürüyüp gideceğiz.
Hayatta mı değil mi bilmiyorum
1911 Romanya doğumlu Emil Michel Cioran’ın otuz sekiz yaşındayken yazdığı, bizde de yarım asır sonra Çürümenin Kitabı (Metis, Haldun Bayrı’nın çevirisi) adıyla yayımlanan Précis de Composition’u, yıllar önce kendi kıyametine varmış bir genç adam hediye etmişti bana. Macarca ve Fransızca biliyordu. Onu takip ettiklerine inanıp, herkesten kaçmadığı zamanlarda, kafasında yazıp bitirdiği romanı anlatırdı neşe içinde. Karısını, çocuğunu, evini, üniversitedeki odasını, işini, okumayı, yazmayı, düzenli olarak yıkanmayı ve yemeyi bıraktıktan çok sonra, en son bir arabanın içinde yaşarken gördüm onu, sonra ben de kaybettim.
Hayatın bizi bir kez daha ölümle terbiye etmeyi denediği zor bir haftanın sonunda, düşüncelerimi içinde dönüp durdukları daireden Çürümenin Kitabı çıkardı; eski bir arkadaşın eprimiş sayfalara sinen kokusunu içime çekip, hayatta mı değil mi onu bile bilmemenin keskin azabını hissettim. Sonra bir meslektaşın, oğluyla birlikte yazdığı kitabı açtım; bir kâbusun içine girdim, bir kıyametin kenarından baktım.
Kendi savaşını yazan savaş muhabiri
Patrick Cockburn, Ortadoğu’yla ilgilenenlere, özellikle de bölgedeki gelişmeleri Britanya basınından takip edenlere tanıdık gelecek bir isim. 1950 doğumlu İrlandalı gazeteci, 1979’dan itibaren önce Financial Times, ardından Independent gazetelerine Irak’tan, Afganistan’dan, Mısır’dan, İsrail’den, Rusya’dan yazdığı haberlerle, Batı’nın bu diyarlara baktığında görmesine, gördüğünde anlamasına yardımcı olmuş bir adam. Cockburn’ün, kendisi de gazeteci olan kardeşi Andrew Cockburn’le birlikte, 11 Eylül saldırılarından iki yıl önce Saddam Hüseyin üzerine yazdığı kitap, Amerika’nın Irak diktatörüne olan marazi ilgisini benzersiz biçimde belgelemişti. Cockburn, daha sonra Irak Savaşı’nı en iyi izleyen savaş muhabirlerinden biri oldu ve yakın zamanda yayımlanan, The Occupation ( İşgal) ve Muqtada (Mukteda Al Sadr) adlı iki kitapla, Saddam sonrası Irak’ın resmini çizdi.
Cockburn’ün ABD ve Britanya’da geçen ay çıkan son kitabı ise, sürpriz oldu benim için. Henry’s Demons (Henry’nin İblisleri) adını taşıyor kitap; altbaşlığı her şeyi özetliyor: Living with Schizoprenia, A Father and Son’s Story (Şizofreniyle Yaşamak, Bir Baba ve Oğlunun Hikâyesi). Kitabı, 2002’de yirmi yaşındayken şizofreni teşhisi konan oğlu Henry ile birlikte kaleme almış Cockburn; yılların savaş muhabiri bu kez kendi evindeki savaşı yazmış. Baba ile oğul “hastalık”la değişen hayatlarını, tek kelimede çok şey ima etse de aslında hiçbir şey anlatmayan bir teşhis hakkındaki farklı görüşlerini, şizofreninin dışarıdan nasıl bir “maraz,” içeriden ise nasıl bir “nimet” gibi görünebildiğini birbirini izleyen bölümler halinde anlatıyorlar. Patrick Cockburn, bir babadan ziyade bir gazeteci gibi, belli bir mesafeyi hep koruyarak, gördüklerini tarif ederek, sorgulayarak, hatta belgeleyerek, adeta “soğuk” bir nefesle yazıyor. Henry Cockburn ise hayatının eşiğinden geçiriyor sizi; genç adamın için için yandığını hissetmediğinden değil, yanmayı yadırgamadığından, hatta sevdiğinden belki, ateşin içinde öylece durup, yavaş yavaş korlaştığını okuyorsunuz.
Önüme nehir çıktı, karşıya geçtim
Patrick Cockburn, sekiz yıl önce bir şubat gecesi, Taliban sonrası Afganistan’ı yazmak için gittiği Kabil’den uydu telefonuyla karısı Jan’i aradığında alıyor haberi. Brighton Sanat Koleji’nde öğrenci olan oğulları Henry, Ouse Nehri’ndeki Newhaven Halici’nin buz gibi sularında, üzerinde kıyafetleriyle, yarı donmuş bir halde balıkçılar tarafından bulunmuş ve akıl hastanesine kaldırılmıştır. Niye akıl hastanesi? Henry’nin ilk götürüldüğü sağlık merkezinde incelenen polis kayıtları, yirmi yaşındaki gencin, on gün önce de bir demiryolu üstgeçitinin yüksek duvarına tırmanırken yakalandığını göstermiştir çünkü; doktorlar “intihara eğilimli” demişlerdir. Henry ise, haliçte yüzmesini, “Yürüyordum, önüme nehir çıktı, karşıya geçmeliydim” diye açıklayıp, üstgeçide tırmanmasının tehlikeli bulunmasına gülüp geçmiştir: “Ben sadec Brighton şehrine yukarıdan bakmak istemiştim.”
Patrick Cockburn, hayatını tıbben tescilli bir “şizofren” olarak muhtelif hastanelerde geçirmeye başlamasına neden olan olaya kadar, zekâsıyla dikkat çeken bir çocuk olduğunu anlatıyor Henry’nin. Küçücükken, en sevdiği şey babasıyla Puccini’nin La Boheme operasını izlemekmiş; “bohem” ne demek bilmediği için, benzer sesli kelimeler kullanıp, İngilizce “mavi tavuk” anlamına gelen, “blue hen” adını takmış bu operaya. Anne babası ve küçük kardeşiyle dünyayı dolaşan bir çocuk o; çok okuyor, çok biliyor, çok gülüyor. On iki yaşında bir gü, “Olmuyor anne, olmuyor” diyor, “Babam entellektüel, sen entellektüelsin, kardeşim bile entellektüel. Bir tek ben olamıyorum.”
Babası Patrick sık sık haber peşinde uzak ülkelere gidiyor, annesi çalışıyor; Henry büyük ölçüde yalnız ama sorunsuz bir ergenlik yaşıyor; on dört yaşında esrar içmeye başladığında, annesiyle babası pek hoşlanmasalar da, nispeten zararsız gördükleri için engel olmuyorlar. Liseyi bitirip Brighton Sanat Koleji’ne gittiğinde, artık yüksek notlar alan, yaratıcılığıyla öne çıkan bir ressam adayı Henry; ailesi “normal olmayan” hiçbir yön görmüyor onda.
Dünyayı sizden farklı görüyorum
Henry’nin gündüz düşlerini bilmiyorlar çünkü. Onun ağaçlarla konuştuğundan habersizler. Ardıçkuşlarının gökyüzünde Henry için altın bir Buda resmi çizdiğini görmüyorlar. Oğullarının ormanda gecelemeye başladığını, saçlarını hiç yıkamadığını, apış arasına böceklerin yuva yapmasından rahatsızlık duymadığını, yol kenarlarındaki yangın söndürme cihazlarını, üzerlerindeki “H” harfi nedeniyle kendisine ait sandığını bilmiyorlar.
Henry’s Demons, Patrick Cockburn’ün yazdığı bölümlerde, bütün bunları, tıbbın gözüyle açıklayıp anlamaya çalışan bir kitap. Esrarın hammaddesi olan hintkenevirinin Henry’yi “hasta” etmiş olabileceği tezinden, oğlunun beyninin kimyasıyla oynayan farklı ilaçların farklı etkilerine kadar her ayrıntıyı, benzer vakâlara yardımcı olacağını umarak yazıyor Cockburn. “İlk başta Henry’nin şizofrenisine, tedavi olacak veya olmayacak bir hastalık gözüyle bakıyordum” diyor kitabın bir yerinde, “ama şimdi bu hastalıkla ilgili her şey çok daha akışkan ve daha az öngörülebilir geliyor bana. Artık bir akli dengesizlik olarak bakıyorum bu hastalığa ve onu, Henry’nin kafasının bir köşesine hapsetmeye, kişiliğini ve hareketlerini eskisi kadar belirlememesini sağlamaya çalışıyorum.”
Henry ise, kendi yazdığı bölümlerde, bir “hastalığı” ya da “dengesizliği” anlatmıyor. Farklılığın kıymetini bilmeye çağrı gibi ya da sinir uçlarını her zaman her türlü uyarıya açık tutmanın yararı üzerine bir ders gibi, bir yalnızlık güzellemesi olarak ya da bir tür “deliliğe övgü” niyetine okunabilir o bölümler. “Bende şizofreni mi var” diye sorup, kendisi cevaplıyor Henry: “Annem, babam ve kahrolası psikiyatr kesinlikle şizofren olduğumu düşünüyorlar. Beni bir keresinde çırılçıplak ve ormandaki ağaçlarla konuşurken bulmuş olmaları, böyle düşünmek için yeterli gerekçeyi veriyor onlara. Bense sadece dünyayı diğer insanlardan farklı gördüğümü düşünüyorum ve eğer psikiyatrlar bunu anlayabilselerdi, hastanede olmazdım şimdi...”
Kendi kendisinden esirgenmemek isteyen, kıyametine serbestçe yürüdüğü zamanları özleyen ve ancak ağaçlarla konuşabileceği kadar koyu bir yalnızlıkta gerçekten yaşadığını hisseden bu genç adamı, o hastaneden çekip almak istiyorsunuz okurken. İngilizcede “sapık” anlamına da gelen “psycho” (psiko) kelimesinden nefret etmesini anlıyabiliyorsunuz: “İçinde ‘psycho’ geçen her kelime şiddeti çağrıştırıyor insanlara. Şiddete eğilimli değilim ben. Hastaneyi sevmiyorum. Bu kadar uzun süre, bu kadar küçük bir dünyada hapsolmak ruhunuzu karartıyor. Kendinizi unutulmuş hissediyorsunuz.”
Unutulabilecek bir hikâye değil Henry’ninki. Bana Çürümenin Kitabı’nı hediye eden arkadaşım da unutulabilecek bir adam değildi... Hayatı boyunca gündüz düşleri gördüğü, kendi kendine konuştuğu ve cinsellikten dine kadar her konuda çağdaşlarına pek de “normal” gelmeyen şeyler düşünüp yazdığı için kendisi de “hasta” bellenmiş, İngilizcenin o muhteşem şairi, “deli dahi” William Blake’in Cehennem Meselleri’nde söylediği gibi, “sonsuzluğun insan gözüne sığmayan parçalarını” görebilen kulları, kim nasıl unutabilir ki?
[email protected]
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları








































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.12.2013
24.09.2013
27.07.2013
29.05.2013
1.04.2013
8.12.2012
1.12.2012
17.11.2012
10.11.2012
3.11.2012