Cemil KOÇAK
Gelenektir; Nisan ayı gelince muhakkak Köy Enstitüleri hatırlanır, hatırlatılır. Onu Atatürk’ün eseri olarak bilenler ve hatırlayanlar dahi vardır. Yine de enstitülerin İnönü’nün projesi olduğunu yazmakla işe başlayalım isterseniz.
İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminin en önemli atılımlarından biri de Köy Enstitüleri’ydi. 1940 yılının mart ayında meclise sunulan yasa tasarısının gerekçesinde, okuma yazma bilme oranının düşüklüğüne dikkat çekildikten sonra, ilköğretim eksikliğinin kısa zamanda giderilmesi gerektiği vurgulanıyordu. İlköğretim çağındaki çocukların kentlerde ve kasabalarda ancak % 80’i okula gidebilirken, bu oran köylerde % 25’e kadar düşüyordu. Üstelik köy ilkokullarının büyük kısmı da üç yıllıktı; dolayısıyla bu okullara devam eden çocukların beş sınıflı ilkokulu da bitiremediği açıktı. Oysa nüfusun yaklaşık % 80’i kırsal kesimdeydi. Mevcut kırk bin köyden otuz bir bininde ilkokul bulunuyordu, ancak görevlendirilecek daha yirmi bin öğretmene ihtiyaç vardı. Bu kadar çok sayıda öğretmenin çabucak yetiştirilmesi “pratik usûller”e bağlıydı. Eğer böyle yapılmazsa hali hazırdaki yasalarla ilköğretim çağındaki bütün çocukların okutulması ancak yüz yılda gerçekleşebilecek bir hedef olarak görülüyordu. Ayrıca malî imkânların da nereden bulunacağı ayrı bir sorundu.
Kentli öğretmenler köylere gitmiyordu
Yasanın temel fikri, enstitülere sadece köylerden öğrenci almaktı; çünkü kentlerde bulunan geleneksel öğretmen okullarından mezun olanlar, ya köylere öğretmen olarak gitmektense mesleği terk ediyorlardı ya da zorunlu olarak gittikleri köylerde koşullara uyamadıklarından başarı olamıyorlardı. Oysa köylerden seçilecek öğrenciler, kırsal kesimin koşul ve sorunları göz önüne alınarak, pratik yaşamın gereklerine de önem verilerek eğitilecekti. Zaten köyden geldikleri için yeniden köye döndüklerinde uyum sağlama sorunları da kendiliğinden ortadan kalkacaktı. On yıldan daha uzun bir sürede on altı tane kampus tarzında enstitünün kurulması ve yirmi bin öğretmenin de yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Her öğrenci muhakkak öğretmen olmayacaktı; öğretmen olamayacak olanlara da köy meslekleri öğretilecekti. Enstitülere beş sınıflı köy ilkokulunu bitiren öğrenciler alınacaktı. Öğretmen olacak olanlar için öğrenim süresi beş yıldı. Herhangi bir şekilde okuldan uzaklaştırılan öğrenciler kendilerine yapılan masrafı ödemekle yükümlüydüler. Kendileri ödemezlerse kefilleri ödeyecekti. Mezun olan öğrenciler yirmi yıl boyunca Millî Eğitim Bakanlığı’nca atandıkları yerlerde öğretmen olarak çalışmak zorundaydılar. Aslında tasarıda bu süre otuz yıl olarak belirtilmişti; ne var ki sonunda yirmi yılla yetinilecektir. Öğretmenlerin zorunlu hizmetlerini tamamlamadan meslekten ayrılmaları mümkün değildi. Bu takdirde öğrenim hayatları boyunca kendilerine yapılan masrafları ödemek zorundaydılar; ya da kefilleri bu miktarı ödeyecekti. Hem de iki misli olarak! Enstitü mezunu öğretmenlere ayda yirmi lira maaş ödenecekti. Altıncı yılın sonunda otuz, on beşinci yılın sonunda da kırk lira alacaklardı. Ayrıca öğretmen olarak bulunacakları yerlerde kendilerinin ve ailelerinin geçimine yetecek ölçüde tarımsal üretim için gereken arazi ile tarımsal aletler de devletçe karşılanacaktı.
Okulları öğrenciler yapacaktı
Daha ortada okul binaları olmadığından, ilk alınan öğrenciler, okulların kurulacağı köylerde köylülerle birlikte çalışarak okullarını inşa edeceklerdi. Yasaya göre, okulların kurulacağı yerler üç yıl önceden ilân edilecek; köy kanuna göre bölgede bulunan köylerin maddî desteğiyle okul binalarıyla öğretmen evi yapılacaktı. Okulların tamir ve bakımı da yine köylülerce karşılanacaktı. Köy öğretmen okulları artık Köy Enstitüleri haline gelmişti.
Karabekir tasarıya karşı çıktı
Elbette dönemin siyasî karakteri Millî Şeften gelen bir tasarıya eleştiriyi kaldırmazdı; fakat yine de hafif kısık sesle de olsa tasarıya karşı çıkanlar vardı. Meselâ Osman Şevki Çiçekdağ, sadece köylerden alınan öğrencilerin öğretmen yapılmasının ileride yol açabileceği sakıncalara değiniyordu. Ayrıca “enstitü” yerine “politeknik” ya da “enistütü” denilmesini istiyordu. Kâzım Karabekir de pek hoşnut sayılmazdı; şöyle diyordu: “Bendeniz bu kanunda bir noktayı mahsurlu görüyorum. Köy Enstitüleri yalnız köy ilkokullarını bitiren çocuklara hasrediliyor. Şehir ve kasaba çocuklarının köylerle temasını kesiyor.” “Şu halde kırk elli sene sonraki hayatı tasvir edersek, memleketimiz ikiye ayrılmış olacaktır. Biri köylünün kendi ruh terbiyesi, biri de şehirli kısmı…” “Biz şehir ve köy çocuklarını böyle birbirleriyle kaynaştıracak yerde, bir safiyeti fikriye ile ayırırsak, sonra acaba bu köylere başka taraflardan yapılacak telkinlerle günün birinde biz bu şehirlilerin karşısında başka fikirlerle onları mücehhez etmez miyiz?” Karabekir, daha sonra, “köylülerimizi böyle bir kültür sahasında az görgülü, yarı münevverlerin nüfuzuna, hattâ maddî, manevî tahakkümüne bırakmayı bendeniz istikbâl için çok tehlikeli görüyorum.” demişti. Feridun Fikri Düşünsel ise, köylülere imece yoluyla yüklenen işlere dikkat çekiyordu. Tabiî tasarıya yönelik destek çok kuvvetliydi: Kâzım Nami Duru, enstitülerin köyden kente göçü önleyeceğini belirtiyordu. Ama göç zaten olmamalıydı. Hakkı Kılıçoğlu, öğretmenlerin gittikleri yerlerde cumhuriyeti ve devrimleri savunmaları gerektiğini açıklıyordu. Belki de tahmin edileceğinin aksine Emin Sazak, tasarıyı bütün gücüyle savunmuştu!
Amaç köylüyü şehre getirmek değil
Saffet Arıkan’dan sonra tasarının mimarı sayılabilecek Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ise, eleştiriler karşısında, “içtimaî bir sınıf doğurma meselesi mevzu bahis değildir” şeklinde konuşuyor ve “zaten köylü ve çiftçilik etmekle meşgul olan vatandaşlarımızın çocuklarını okutmak için onların hayatından başka bir hayatla ülfet etmesini istediğimiz ve o bakımdan yetiştirdiğimiz insanları, yeni bir sınıfın müvellidi addetmeyi bendeniz doğru bulmuyorum” diyordu. “Bizim arzumuz, köyün içerisinde bilgili, sıhhatli, memleketine bağlı ve müstahsil vatandaş yetiştirmekti.” “Yoksa köylüyü bu arz ettiğim bilgi ve melekelerle teçhiz edip, onları şehre akın eder vaziyete getirmek değildi.” Aksine, “onları kendi tarlasında ve muhitinde kuvvetli yapmak ve istihsal kabiliyetini artırıp, memleketin sosyal seviyesine kadar ekonomik seviyesini de yükseltmekti.” Yoksa “sınıf teşekkülü hatıra gelemez”di.
17 Nisan’da tasarı mecliste oylandı ve oybirliğiyle kabul edildi. Ne var ki, dikkatli bir göz, oturuma katılmayan 148 milletvekilini fark edebilirdi. Oysa aynı gün yapılan bir başka oylamada sadece 110 üye bulunmamıştı. Demek ki yasa, daha başında CHP içinde de sessiz bir muhalefetle karşılaşmıştı. Bu muhalefet, aradan geçen altı yedi yıldan sonra sesli muhalefet haline gelecek ve Köy Enstitüleri’ne yönelik en şiddetli muhalefet de, bazen sanıldığının aksine, yeni kurulan DP’den değil, fakat yasayı çıkaran CHP’den gelecektir! Elbette köprünün altından çok sular akmıştı o zamana dek.
10 yılda 21 enstitü
Tasarının meclisten hemen hemen hiç değiştirilmeden çıkması, biraz da sorunun sadece basit bir eğitim sorunu olarak algılanmasından kaynaklanıyor olabilirdi. Yaratabileceği siyasî ve sosyal etkilerin ise yine hemen hemen hiç öngörülememiş olması da düşünülebilir. Girişimin ardında başta İnönü olmak üzere Hasan Ali Yücel ve ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç bulunuyordu. İlginç olan nokta, enstitülerin kamu oyunda propaganda malzemesi olarak kullanılmamış olmasıdır. Dönemin basın ve yayın organlarında haber, yazı, yorum ya da makale şeklinde olsun konunun hemen hemen hiç yer almaması dikkati çeker. Enstitüler, adeta kamu oyunun gözünden saklanmak istenmiş, propagandası pek de yapılmamıştır. Basında enstitülerle ilgili haberlere sadece İnönü’nün okulları ziyareti dolayısıyla rastlanır ki, bu da çok enderdir.
Köylüye önderlik edecek nesil
İnönü’nün amacı, çok sayıda öğretmen yanında, 200.000 de meslek sahibi yetiştirmekti. Bu hedefe hiçbir zaman varılamadı. Siyasal amaç ise daha farklıydı: Kırsal kesimde bir yandan Halk Evleri ve Odaları aracılığıyla halkın kültürel seviyesini yükseltmek, enstitüler ile de çok sayıda köy yaşamını tanıyan, köye ve köylüye önderlik edebilecek, CHP’nin ilerideki atılımlarını savunacak, destekleyecek ve bu konuda yol gösterebilecek genç öğretmenler yetiştirmek, belki de daha savaş yıllarında düşünülmekte olan bir toprak reformuna destek olacak kitleyi ve önderlerini oluşturmak.
Yaklaşık on yıl içinde yirmi bir tane köy enstitüsü kuruldu. 20.000’e yakın öğrenci bu okullardan mezun oldu. Ama asıl dinamizm savaş yıllarında gerçekleşmişti; rejim değişikliğiyle birlikte enstitüler âtıl hale geldiler. Esasen girişim tek-parti döneminin siyasal koşullarında ancak uygulanabilirdi. Demokratik bir rejimde enstitülerin pek çok yönden tepki alması kaçınılmazdı: Öncelikle şehir okulları bakanlıkça devlet bütçesinden inşa edilirken, köy okullarının köylülerce yapımı şiddetli tepki doğurmuştu. Köylüler hem şehirlilerin okulunu vergileriyle finanse ediyorlardı; hem de kendi bölgelerinde kurulan enstitülerin de inşasına para vermek zorunda kalıyorlardı; parası olmayanlar inşaatlarda fiilen çalışmak zorundaydılar. Köylülerin enstitülere yan bakmasının bir nedeni de buydu.
İnönü köy enstitüleri için ne diyor ki ?
İnönü 1967 yılında merhum Abdi İpekçi’ye şöyle anlatacaktır: “Meselâ, kültür alanında kırk dört sene zarfında yapabildiğimizden çok daha ileri gidebilirdik. Gitmeliydik. Bunun hicranını ben daima çekerim. (İpekçi’nin “Sizce bu alanda neden gereken başarı sağlanamamıştır?” sorusuna karşılık olarak:) “Bunun teferruatına girmenin faydası yok. Ben bunun en radikal usûllerine teşebbüs ettim. Devam ettirmek mümkün olmadı. Bunlar demokrasiyle yürütülmesi güç olan şeylerdir. İktidar değişikliği devam ettikçe telâkki değişiyor ve devamlı bir usûl bulmak mümkün olmuyor.”
Yazarlar
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları

















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.02.2016
3.02.2016
26.03.2016
19.03.2016
13.03.2016
5.02.2016
28.02.2016
20.02.2016
13.02.2016
7.02.2016