Kemal CAN
Cumhuriyet'in bazı okurları, bazı yazarları ve yöneticileri gazeteyi bir dava yayını olarak görüyor ve bir rota problemi algılıyor olabilirler. Ama Mustafa Kemal, İlhan Selçuk veya Uğur Mumcu'nun, gazetenin yönetimini almak için Cumhurbaşkanlığına müracaat ve yazarlarının yargılandığı davada tanık olmak konusunda izni tam olarak ne zaman ve nerede verdiği belirsiz.
Cumhuriyet gazetesinde olup bitenler, önüyle arkasıyla uzun bir zaman diliminin kavgalarını, çatışma hatlarını içine alan geniş bir tartışmanın parçası. Bu tartışma, ne çok yeni, ne de yakın bir zamanda tamamlanacak. Fakat, bu tartışmaların üzerine yerleştiği zemin, meselenin konuşulmasına hakim olan dil ve akıl yürütme biçimi, çok da dar olmayan bu çatışma zemininden daha da geniş bir dünyayı biçimliyor. Çok yükseklerde, çok büyük laflarla sürüyor gibi görünen tartışmalar, basit, küçük gerçekleri kapatan ve aslında pek de bir şey anlatmayan bir sığlığa sürükleniyor. Cumhuriyet gazetesi tartışmasının yürüme biçimi, başka tartışma alanlarına da uyarlanabilecek derin sıkıntıların, tamiri giderek zorlaşan dil ve mantık kaymasının açık işaretlerini taşıyor. Bu yüzden, tartışmaları derinleştirmeden, hatta bilinçli olarak basitleştirerek konuşmaya çalışmak daha iyi bir başlangıç noktası sağlayabilir. Öyle bir noktaya dönülebilirse de, tekrar konuşmak veya anlaşılır bir gerçek kurmak belki mümkün olabilir.
“Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”. Tamam da, takip edilmiş olmanız da hastalığınızı iyileştirmez. Dünyada güç odaklarının varlığı, bunların derin ve karmaşık bir nizamı bazı komploların yardımıyla yürüttüğü doğru. Kuşkusuz Türkiye de güç merkezlerinin çeşitli operasyonlarına ve kendi bünyesindeki iktidar dengelerine bağlı mühendislik faaliyetlerine sahne olmuş ve olmaktadır. Ama olup bitenler hakkında derin ve çoğu zaman tam olarak kavranamaz gibi tarif edilen “büyük resmi görmeden” veya kaynağı ve kanıtları keyfi biçimde belirlenen bir çözümleme zincirine, kronolojiye uymadan konuşulamaması anlaşılır değil. O arka plandaki dev güç ve komplo odaklarının, kendileri dışındaki her şeyi, herkesi iradesiz, etkisiz, hatta anlamsız hale getiren belirleyiciliğine en fazla iman edenler, o odakların en amansız muhalifi olduğu iddiasındakiler. Yaygın kullanım, olup biteni konuşmaktan, bazen de açık seçik olan pozisyonların utandırıcılığından kurtulmak için “büyük resmi” bahane olarak kullanmak. Herkesin gördüğünü önemsiz bir detay gibi sunup bilinemezliğin sağladığı boşluğa sığınmak.
Memlekette düpedüz bir yanlış, saklanma gereği duyulmayan bir baskı, tarifi zor bir tutarsızlık, daha ağır nitelemelere konu olabilecek kimsenin kolay savunamayacağı işler yapılıyor, sözler söyleniyor. Sonra birileri çıkıyor, bütün bunları “iyi olmadı”, “doğru değil”, “abartılı” gibi hafifleticiler eşliğinde veya başka birileri çıkıp sadece hakaretamiz sıfatlara gömerek, “ben size asıl meseleyi anlatayım” diyor. Bu “asıl meseleyi anlatma” enerjisi, yollarda çalışan iş makinelerini seyretme hevesi kadar yerli ve milli. Bir tarafında “Ergenekon komplosu”, diğer tarafında “küresel liberal saldırı” olması fark etmiyor; kurulmuş kuvvetli bir “oyun hikayesine” yerleşen vaka, bir anda anlamından, bağlamından kopmuş garip bir siluete dönüşüyor. Pek çok olayda ya da söylenen sözde, anlatılan “büyük hikayeye” – inandırıcı kanıtları olsun veya olmasın- bakarak, “tamam o zaman” denmesi isteniyor. Ekonomik krizin küresel saldırı, Cumartesi Annelerinin güvenlik sorunu, Cumhuriyet gazetesinin kale olup olmaması, yaşananla değil “aslında” olanlarla anlatılıyor.
Bir de miras meselesi var. İsimlerden, davalardan, atalardan kalmış tereke, herhangi bir mahkemenin çözemeyeceği karışık miras iddialarına konu oluyor. Bazı insanların ilk göbek biyolojik akrabalarını bile mirasından mahrum bırakma “yetkisi” olduğunu iddia edenler çıktığı gibi, politik pozisyonların haklılığını kan bağı ile açıklama gayretleri de görülüyor. Aslında basbayağı delilik alameti sayılabilecek bu yaklaşımlar en hafifinden yakışıksız, ayıp. Politik olarak kendinizi bir ismin sizce temsil ettiğine inandığınız çizgisine yakın buluyor olabilirsiniz ama ne bu dünyadaki, ne öbür dünyadaki hiçbir mahkemede, çocuklarına hakaret ve “layık evlat olup olmadığını belirleme” yetkisi de içeren bir vasiyetle size mirasını devrettiğini kanıtlayamazsınız. Bu konudaki iddialar ayıplanacak bir kusurdur belki ama ısrar, eğer tedavi gerektiren bir meczupluk ürünü değilse doğrudan dolandırıcılık girişimi sayılabilir. Amaca giden yollarla ilgili mezhebiniz geniş olabilir ama niye sorumluluğu kendiniz almayıp cevap hakkı olmayanların hiçbir noterde kaydı bulunmayan “vasiyetine” sığınıyorsunuz?
Bütün tartışmalarda ölüsüyle, dirisiyle şahıslar çok önemli. Ve artık kimse önüne yerleştirilmiş sıfatlardan bağımsız bir anlam ve önem taşımıyor. Ayrıca hemen herkes “ötekiler” için dikkatli bir sicil memuruna dönüşmüş ama çoğunluk fişlemeyi kendisi yapmayıp hazır paketler kullanıyor. Bir laf edilecekse önce suçlayacağı kişi için uygun ve istenen tribünden destek garantisi olan bir sıfat, sonra kendisi için uygun ve iddialı bir sıfat daha bulunuyor. Sonra ne olduğunun, ne söylendiğinin pek bir önemi yok. Genellikle gerekmiyor ama bu sıfat seçimlerini biraz daha güçlendirmek ihtiyacı duyulursa, ölü veya diri birileri şahit gösteriliyor: “Bilmem kim varsa öyledir, o yoksa böyledir” gibi. Bu hal, birkaç dilden alıntılar yapan için de, toplam yüz kelime ile konuşanlar için de farklı değil. İnsanlar ve durumlar için kullanılan sıfat sayısı iki elin parmaklarını geçmediği, en popülerleri de bir iki tane olduğu için herkesin anlaştığı bir dil kurulabiliyor: “Devlet aklı”, “YAE”, “Ergenekon”, “liboş”… Koca koca insanlar “aynen” ve “yani” diyerek saatlerce konuşabilen ergenler gibi tartışıyor.
Biraz önce yüklü bir ihaleyi bağlamış, yaptığı işle oran kabul etmez maaş veya ödemeyi cebine indirmiş biri, işinden olmuş, yeni bir işe girmesi yasaklanmış, anketörlük veya düzeltmenlik yaparak evinin kirasını ödemeye çalışan bir akademisyene “satılmış” diyor. Tam olarak ne satmış olduğunu ve karşılığında ne almış olabileceğini, kendisinin bunu söylemek karşılığında istihdam edildiğinin tartışılmaz bir hakikat olduğunu düşünmüyor bile. Birileri birilerini iktidarın yolunu açmakla suçlarken, iktidarın yolunda devam etmesinin parçası olmanın günahıyla, “zaten hep böyleydi” diyenler bir zamanlar başkaymış gibi yapmış olmanın ezikliğiyle yüzleşmek istemiyor. “Hainlik”, “ahmaklık” kavramları sanki aşıyla önlenebilir bir hastalık veya özel bir bağımlılıkmış gibi muamele görüyor. Bir zamanlar iktidara yakın olmanın kanıtı olarak Cemaatle ilişki kurmaktan bahsedilirken, şimdi iktidara karşı olmak Cemaatle ilişkinin kanıtı sayılıyor. Dolaylı destek, açık destekten daha affedilmez oluyor.
Son yılların hakim tartışma dili ve akıl yürütme biçimi konusundaki acayiplikler listesi daha da uzar ama sadece bunlardan temizlenmiş bir Cumhuriyet gazetesi tartışması bile daha anlaşılır hale geliyor. Cumhuriyet’in bazı okurları, bazı yazarları ve yöneticileri gazeteyi bir dava yayını olarak görüyor ve bir rota problemi algılıyor olabilirler. Ama Mustafa Kemal, İlhan Selçuk veya Uğur Mumcu’nun, gazetenin yönetimini almak için Cumhurbaşkanlığına müracaat ve yazarlarının yargılandığı davada tanık olmak konusunda izni tam olarak ne zaman ve nerede verdiği belirsiz. Bu meselelerin iki ayrı konu olduğu iddiası ise, Cumhuriyet gazetesi davası iddianamesinde yalanlanıyor ve misyon ahlaki zaafı örtmeye yetmiyor. Tamamen yayın çizgisi değişikliği üzerine bina edilen davayı savunmayıp “iddia doğru dava yanlış” demek yaşanan pratikle, kısa hikaye de anlatılan büyük resimle uyuşmuyor. İsimler ve siciller üzerinden olanı anlamaya çalışmak ise durumu anlamaya değil, pozisyona gerekçe bulmaya yarar.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları





































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
13.01.2026
5.01.2026
28.12.2025
21.12.2025
15.12.2025
1.12.2025
23.11.2025
16.11.2025
3.11.2025
26.10.2025