Selva Demiralp

Selva Demiralp
Selva Demiralp
Tüm Yazıları
Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor
22.01.2026
15

Yeni yılın ilk haftasında açık­lanan aralık ayı enflasyon ra­kamları, aylık artışın yüzde 1’in biraz altında kaldığını gösterir­ken 2025 yılını yüzde 31’lik bir enflasyon oranıyla kapattığımızı teyit etti. Yıl içinde 14 puanlık bir düşüş yaşanmış olsa da, enflas­yondaki gerilemenin belirgin bi­çimde yavaşladığı artık daha net görülüyor.

Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor - Resim : 1

Bir ülkede enflasyon hiçbir za­man sadece enflasyonu göster­mez. Enflasyon; o ülkedeki ku­rumsal bağımsızlığın, hukuk dü­zeninin, gelir dağılımının, katma değerli üretim kapasitesinin, şef­faflığın ve kalkınma anlayışının bir özetidir. Bu nedenle fiyat is­tikrarı her ne kadar merkez ban­kasının birincil görevi olsa da, bu hedefin gerçekleşmesinde mer­kez bankası ilk değil, son mer­cidir.

Fiyat istikrarı için gerek­li zemini hazırlamak hükümetin görevidir; kendisine sağlanan bu zemini ve araç setini en etkin bi­çimde kullanarak enflasyonu dü­şürmek ise merkez bankasının sorumluluğudur. Ancak elinde ne geleneksel anlamda bir araç ba­ğımsızlığı, ne de sağlam bir ku­rumsal çerçeve bulunan bir mer­kez bankasından hızlı ve kalıcı bir dezenflasyon beklemek fazla iyimserlik olur. 2023 sonrası dö­nemde enflasyonu seyri bu tespi­tin teyidi oldu.

Hükümet’e yazılan açık mektup bir hesap verme mi?

Enflasyon hedeflemesine geçti­ğimiz 2006 yılından bu yana mer­kez bankasının neredeyse her yıl hükümete yazdığı “Bu yıl enflas­yonu neden tutturamadık?” baş­lıklı açık mektupların da zaman­la anlamını yitirdiğini söylemek zor değil. 2006–2009 dönemin­de, 2001 sonrası reformların gü­cünü arkasına alan ve görece yük­sek bir bağımsızlığa sahip olan bir TCMB’nin, istisnai dışsal şok­lar nedeniyle hedeften birkaç pu­anlık sapmayı bu mektuplar ve­silesi ile açıklaması mümkündü. “Elimden geleni yaptım, sapma benim kontrolüm dışındaki gelişmelerden kaynaklandı” diyebilmesinin piyasa nezdinde kar­şılığı vardı.

Zaman içinde bu mek­tupların kronik hale gelmesi ve hedeften sap­maların giderek büyüme­siyle birlikte, her yıl tek­rarlanan “istisnai dışsal nedenler” kendi başına bir oksi­morona dönüştü. Son on yılda tek hanelerden yüzde 85’lere kadar çıkan enflasyonun, 2025 sonunda hâlâ yüzde 5’lik hedefin altı ka­tı seviyesinde kalmasını bu mek­tuplarla açıklamak imkansız hale geldi.

Açık mektuplarda samimi bir değerlendirme için 2010 sonrası merkez banka­sı bağımsızlığındaki erozyondan, bunun 2018 sonrasında genel bir kurumsal zayıflamaya dönüşme­sinden ve 2021 sonrası uygula­nan irrasyonel politikalardan söz etmek gerekir. Elbette bu tür bir muhasebe merkez bankasını da­ha “hesap verebilir” kılar. Ancak böyle bir mektubun yazılabilmesi için, her şeyden önce hükümetin hedef tutmadığında merkez ban­kasına gerçekten “hesap soruyor” olması gerekmez mi?

Enflasyonun bu coğrafyada toplumsal maliyeti en az hisse­dilen, dolayısıyla siyasi maliyeti de en düşük olan sorunlardan bi­ri olması bu noktada belirleyici. ABD’de Covid döneminde yüzde 9’a çıkan enflasyon, seçimler ön­cesinde yüzde 3’ün altına indiril­miş olmasına rağmen Biden’a se­çim kaybettiren önemli faktörler­den biri oldu. Türkiye’de ise 2021 sonrası hatalı politikalarla yüz­de 85’e tırmanan enflasyon ben­zer bir siyasi maliyet üretmedi. Hal böyle olunca hükümetin bi­rincil önceliği enflasyon olmuyor ve merkez bankasından da gerçek anlamda hesap sorulmuyor.

2025 yılında enflasyonun seyri ve enflasyon beklentileri

Eylül 2021’de enflasyon yüz­de 20’ler civarındayken “bir taşla beş kuş vurma” iddiasıyla başla­tılan faiz indirim süreciyle kont­rolden çıkan enflasyonu, bugün ulaşılan yaklaşık yüzde 8’lik reel faize rağmen hâlâ o seviyelere ge­ri çekebilmiş değiliz. Yaklaşık iki buçuk yıllık sıkılaştırmaya rağ­men hatalı politikaların yarattı­ğı tahribat telafi edilemediği gi­bi, 2026 sonunda dahi yüzde 20’li seviyelerin altına inmek pek olası görünmüyor.

Enflasyondaki düşüşün zayıf­lamasının bir nedeni, büyümeyi önceleyen ve faiz indirimlerinde aceleci davranan yaklaşım. An­cak enflasyonla gelen, ve hatta “enflasyon pahasına gelen” büyü­me tercihi, gelir dağılımını daha da bozduğu için toplumun geniş kesimleri tarafından hissedilmi­yor. Pasta büyüse bile, çoğunlu­ğun pastadan aldığı pay küçülü­yor.

Bir diğer önemli neden ise ma­liye politikası ayağında, talebi baskılamak yerine üretim kapa­sitesini artıracak, gereksiz harca­maları kısacak, dogrudan vergile­rin payını artıracak ve bu suretle enflasyonu düşürecek yapısal re­formların hayata geçirilmemesi ve bunun yarattığı güven kaybı.

Beklenen reformların gelme­mesi, buna ek olarak hukuk sis­teminin siyasallaştığı algısının güçlenmesi hem içeride hem dı­şarıda yatırım iştahını körelterek dezenflasyon sürecini zorlaştırı­yor. Özellikle 19 Mart sonrasında artan siyasi gerginlik ve toplum­sal kutuplaşma ise enflasyon bek­lentilerindeki katılaşmanın arka­sındaki önemli faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

Koç Üniversitesi Hanehal­kı Enflasyon Beklenti Anketi ile TÜFE verilerini birlikte incele­diğimizde grafik 2 ortaya çıkıyor: Yıl içinde gerçekleşen enflas­yon düşüşü beklentileri de geri çekmiş durumda. Bu, ku­rumsal kredibilitenin zayıf oldu­ğu ülkelerde sıkça gördüğümüz bir durum; beklentiler hedeflere değil, gerçekleşmelere bakarak şekilleniyor. Malesef enflasyon beklentilerini kırmanın en mas­raflı yolu, gerçekleşen enflasyo­nu dürüşmek sureti ile beklenti­yi törpülemekten geçiyor. Ancak taralı alanlarla gösterdiğim bazı dönemlerde enflasyon daha hız­lı düşerken beklentilerde benzer bir iyileşme görülmüyor.

Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor - Resim : 2

Grafik 2’deki dikkatini çekti­ğim dönemlerin, siyasi kutuplaş­manın arttığı ve farklı siyasi ideo­lojilere sahip grupların enflasyon beklentileri arasındaki farkın açıldığı zamanlara denk gelmesi dikkat çekici.

Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor - Resim : 3

Buradan çıkarılabilecek temel sonuç şu: Enflasyonun üç ana kaynağı var; talep baskısı, üretim kapasitesinin yetersizliği ve bek­lentilerdeki yapışkanlık. Son bü­yüme verileri talep tarafında cid­di bir aşırılık olmadığını gösterir­ken, enflasyondaki atalete işaret ediyor. Yani sorun büyük ölçüde beklentilerde kilitleniyor.

Beklentilerin belirleyici oldu­ğu bir ortamda enflasyonu düşür­menin en maliyetli yolu, beklenti yönetiminin kaybedildiği ve faizi yüksek tutarak ekonomiyi yavaş­latmak, hatta resesyona sürükle­mek zorunda kalınan senaryodur. En düşük maliyetli yol ise güve­nilirlik sayesinde sözle beklen­tilerin yönlendirilebildiği senar­yodur.

Bu çerçevede, siyasi kutup­laşmanın beklentiler üzerinde­ki olumsuz etkisini ve bunun ya­rattığı maliyeti görmek zor değil. Son üç ayda enflasyon beklenti­lerinin yüzde 53 civarında yapış­kanlık göstermesi, Merkez Ban­kası’nı 2026 yılı reel faiz politi­kasını belirlerken daha temkinli olmaya zorlayacak.

Yazının başına dönecek olur­sak: Enflasyon sadece enflasyonu göstermez. Enflasyon beklentile­ri de sadece fiyat beklentilerini ölçmez; siyasi tansiyonu, kurum­sal güveni ve yönetime duyulan inancı yansıtır. Merkez banka­sı bu tansiyonu elindeki araçlar­la düşüremez. Ancak beklentile­ri göz ardı ederek de enflasyonu düşüremeyeceğini bildiği için, elinde kalan tek seçenek faizi da­ha uzun süre yüksek tutmak olur. Artan siyasi gerginlik, sonunda daha yüksek faiz ve daha yavaş büyüme olarak ekonomiye geri döner.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar