Zeki ALPTEKİN
Ya da, Türkiye yeni bir Güney Kore örneği olabilir mi?
Bu bağlamda, eğer „1908 Jöntürk Devrimi olmasaydı, II. Abdülhamit döneminde Osmanlı ülkesinde Güney Kore tipi bir gelişme sağlanarak gelişmiş ülkeler seviyesine gelinebilir miydi" sorusu, üzerinde tartışılarak günümüze ilişkin sonuçlar çıkarma açısından iyi bir akademik çalışma konusu olabilirdi! Bu yazıda bir gazete makalesi çerçevesinde bir iki özlü örnekle ve teorik soyutlama ile bazı kısa saptamalar yapmaya çalışacağız! Konuya dünyadan örneklerle başlayalım:
1. Almanya tüm endüstriyel gelişmesini, 1860-1870 gibi çok kısa bir zaman aralığında yaptığı atılıma borçludur. Bu dönemde karşılarında, İngiltere gibi burjuva devrimini yapmış ve peşi sıra gelen 1. endüstri devrimine koyulmuş gelişmiş bir kapitalist ülke vardı. Kapitalizmin ve Endüstri devriminin İngiltere’de gelişmesinin en önemli nedenlerinden birisi ise ücretlerdi! Dünya'daki en yüksek işçi ücretleri o zamanlar burada, yani İngiltere'de oluşmuştu! Bu ise özellikle dış ticarette -metaları pahalılaştırmasından dolayı- önemli bir engeldi. Bu „sorunu“ aşmanın tek yolu, giderek daha az canlı emek kullanarak daha fazla makina ile üretim yapmaktan geçiyordu. Çünkü ancak makinalaşmanın hızlandırılması yolu ile emek de daha ucuz hale getirilebilirdi! Ekonomi Politik'deki deyimi ile „sermayenin organik bileşiminde sabit sermaye payını, değişken sermayeye oranla yükseltmek“ vazgeçilmez bir durumdu! O zaman ki teknoloji yaratımı ve makina yapımı ise günümüzle kıyaslanamayacak derecede basit ve ucuzdu. En nihayetinde üretimde teknikleşmenin ilk uygulandığı yer dokuma tezgahları oldu. Ki, buradaki iyileştirmeler, gelişmeler öyle uzun boylu yatırımları, banka kredilerini falan gerektirmiyordu. Endüstriyel inovasyonlara -yenileşmelere- yapılan yatırımlar, girişimcilerin yakın çevrelerinde topladıkları borç paralar ile yapılabilecek kadar düşük miktarda idi. Bu şekilde gerçekleşen sermayenin (ilkel) birikimi, peşi sıra gelen daha büyük yenileşmelerin de zeminini teşkil ediyordu. Kısacası, o dönemde Avrupa’nın -ve Almanya’nın- karşısında böylesi bir yoldan geçerek gelişmiş bir İngiltere kapitalizmi vardı!
Bu derece „gelişmiş“ kapitalizm karşısında göreceli olarak „daha az gelişmiş ülkeler“ için ayakta kalabilmenin tek yolu, gümrük duvarlarını yükseltip kendini korumaktan geçiyordu. Almanya da önce bunu yaptı zaten. Sonra da, Prusya devletinin desteğiyle, harıl harıl İngiltere'de yapılan buluşların, makinaların hepsi "çalınıp" kopya edilerek ülkeye getirilmeye başlandı! Textil makinaları, buharla çalışan makinalar vs. derken, kısa zamanda, İngiltere’de ne varsa Almanya’ya taşındı! Bir de tabii, o dönemde bunun üzerine kendilerinin koydukları demir-çelik endüstrisini saymak gerekir. Bir kere bu temel, bu çıkış noktası oluştuktan sonra gerisi artık kendiliğinden geldi; yani, kendi buluşları vs. ile devam etti. Sonuç: Almanya ve İngiltere arasındaki teknolojik fark adım adım göreceleşti, Almanya İngiltere'ye -teknolojik olarak- 10 yılda yetişti!
Fransa örneği de aşağı yukarı buna benzer! Ancak bu da gene 19. yüzyılın ikinci yarısında mümkün olan bir gelişme.
İkinci örneğimiz 20. yüzyıldan:
2. Japonya ve Güney Kore
Almanya gibi Japonya da II. Dünya savaşı sonrasında "silahlanma yasağı" konulmasına bağlı olarak diğer ülkelerde bu sektöre ayrılan meblağların sivil yatırımlar için kullanılması sonucunda - tabii bir de buna üretkenlik faktörünün eklenmesiyle birlikte- belirli bir birikim olanağı elde etti (bu konuda ABD'nin 1920'li yıllarda „Fordizm“le birlikte yakaladığı, silahlanmaya dayanmayan sivil endüstrileşme anlayışı diğer bir örnektir). Bunun dışında Japonya, o dönemlerde zaten aktüel olan "ithal ikameci" ekonomi politikalarla ve „yüksek“ gümrük duvarları ile ekonomisini koruyarak ve aynı Almanya ve Fransa'nın 19. yüzyılda yaptıklarını tekrarlayarak, yani "kopyalayıp üreterek" bugünkü seviyeye geldi.
Güney Kore’ye gelince, bugün o da artık "Gelişmiş Ülkeler" kategorisinde sayılıyor. Olayın biraz kendine özgü yanları bulunmakla birlikte onların bu seviyeye gelişleri de yukardaki örneklere benzer. 1960’lı yıllardan itibaren "otoriter-askeri" yönetim altında bulunan Güney Kore, özellikle 70'li yıllardan itibaren gümrük duvarlarının korumacı etkisi altında, devletin direk ve indirek devasa desteği altında demir-çelik, enerji, makina ve altyapı gibi baz alanlara yatırım yaparak, ve de tabi, "çalıp, kopyalamaya ve geliştirmeye" dayanan bir birikim rejimini uygulayarak belirli bir noktaya gelmeyi başardı. Burada bize göre; Kuzey Kore'den gelen "komünizm" tehlikesine karşı "Amerikan koruması ve yardımı", üretici güçlerin gelişmesi konusunda olumlu bir rol oynadı. Burada, Batı Almanya'nın Doğu Almanya ile „sistem yarışına girmesi gibi bir durumun olduğunun, Güney Kore’nin Kuzey Kore karşısındaki başarısının bütün bir kapitalist sistemin başarısı sayılacağının, bu bağlamda, Marshall yardımı misali destek ve yardımların, o dönemde geçerli olan "az gelişmiş ülkelerde teknolojik gelişmeye ancak belirli bir yere kadar müsade etmek" şeklindeki "emperyalist bağımlı kılma" stratejisini Güney Kore zemininde etkisiz kıldığının da altını çizelim. Diğer bir deyişle, o dönemdeki „uluslararası iş bölümü“ Güney Kore için biraz „farklı“ bir şekilde yaşama geçti!!
80'li yıllarda artık bir "Asya Kaplanı" haline gelen Güney Kore, ileri teknolojik alanlara, gemi ve otomotiv sanayisine yapılan yatırımlarla -özellikle bu alanlarda uzmanlaşarak- gelişmiş ülkeler ile arasındaki teknolojik farkı 2000'li yıllar itibarı ile kapattı. Örnekleyecek olursak ; mikro teknolojilerin belli bir bölümü artık burada üretiliyor. Gemi sanayisi ise dünyada „eşsiz, rekabetsiz“ neredeyse! Dünyanın en büyük tankerleri, taşıyıcı gemileri, en iyi fiyata, en kaliteli olarak burada yapılıyor. Merkez kapitalist ülkelerdeki gemi sanayisinin giderek yok olmasının ardında Güney Kore gerçekliğini aramak gerekir, tesbiti yanlış olmaz.
Şimdi artık baştaki soruya geri dönebiliriz: Evet, eğer „Jöntürk Devrimi“ olmasaydı II. Abdülhamid’den sonra da böyle bir gelişme trendi yakalanabilir miydi?
Son zamanlarda altı çok çizilen II. Abdülhamid döneminin "kalkınmacı" bir döneme denk geldiğini biliyoruz. Bu nedenle, eğer Jöntürkler 1908'de „devrim“ yaparak onu "tahttan indirmeselerdi", I. dünya savaşına girilmeseydi, ve de Osmanlı toprakları içindeki halklar „milliyetçilik“ rüzgarına kapılarak ayrılıp ayrı devlet kurma sevdasına kapılmasalardı; tabii bütün bunlara bağlı olarak Ermeni tehciri de olmasaydı (ki bu konu çok önemlidir; zira bu gelişmenin o dönemde ülkeye, Türkiye'nin 1997-2001 krizi ile kaybettiği ekonomik güce eşdeğer bir maliyeti olduğu tahmin ediliyor), yukarda örneklerini verdiğimiz bir korunmacı ve taklit etme politikası ile, yukardan aşağıya doğru devlete bağımlı „çarpık“ bir şekilde de olsa -Cumhuriyet döneminden sonra olduğu gibi- bu „kalkınmacı“ sürecin daha da ileri gidebileceğini düşünebiliriz!... Ama tabii tarihe böyle bakılmaz!... Çünkü, tarihte olan herşey başka türlüsü olamayacağı için olmaktadır. Bu nedenle, tarihi anlamaya çalışırken biz daha çok „neden böyle olmuş“ diyerek yola çıkabiliriz.
O zaman biz de öyle yapalım ve soralım, neden Osmanlı’da Batı’da falan olduğu gibi bir gelişme çizgisi ortaya çıkamamıştır?
Bir kere, Osmanlı Devleti’ni İngiltere, Fransa Almanya gibi Batı toplumlarıyla kıyaslamak temelden yanlıştır. Çünkü Osmanlı Devleti Batı toplumları gibi barbarlığının yukarı aşamasından sonra yerleşik toplum haline gelip, üretim faaliyetini temel alarak devletleşerek gelişen bir toplum değildir. Bizde devlet aşiret toplumunun fetih yoluyla „devletleşmesiyle“ yukardan aşağıya doğru ortaya çıkar. Üretim faaliyeti bizde sadece fetihçi -fütuhatçı- yapıya lojistik destek sağlaması açısıdan bir öneme sahiptir… Daha sonra, fetihçilik sona erip de sistem yapısal bir değişim zorunluğuyla karşı karşıya gelince zaten iş işten geçer.
Bu nedenle, II. Abdülhamid döneminde yukardan aşağıya doğru devlet eliyle başlatılan „kapitalistleşerek kalkınma hamleleri“ ilk bakışta Rusya’daki Deli Petro’yla falan kıyaslanabilir gibi görünüyorsa da, Osmanlı toplumundaki gelişme özünde çok farklıdır. Çünkü, (feodal) Rusya’da da gene Batı’da olduğu gibi Kent toplumunu temel alan, aşağıdan yukarıya doğru bir gelişme söz konusudur ve burada sistemin temelinde „Moskova Prensliği“ gibi bir Kent toplumunun yattığı gerçeği vardır. Osmanlı ise hiçbir zaman feodal bir toplum bile olamamıştır… Devlet haline gelmeye paralel olarak aşiret yapısının adeta taşlaşarak devletleştiği, kendine özgü antika bir yapıdır; bir İbni Haldun toplumudur o!...
Osmanlı devleti ve toplumu, varoluş koşullarını kendi iç dinamiğini iğdiş etmekte bulan kısır, üretken olmayan bir toplumdur. Burada esas olan üretim faaliyeti -buna bağlı olarak da- toplumsal gelişme falan değildir. Esas olan daima devlettir, devletin varlığını korumasıdır, „devleti yaşatmaktır“. Ne yapılıyorsa da bunun için yapılır. Bugün bile hala kimileri Şeyh Edebali’nin o sözünü tekrarlayarak övünürler: „insanı yaşat ki devlet de yaşasın“!!.. Üzerinde azıcık düşününce, sadece bu söz bile yeter bütün bir Osmanlı tarihini kavramak için!...
II. Abdülhamid „kalkınmacı“ bir Sultan olması, tek başına bu da yetmiyor! Zaten yetmediği içindir ki o „Jöntürk Devrimi“ de gündeme gelmiştir. Orada da amaç „devleti kurtarmak“ değil mi idi?… Genç kuşaklar bakarlar ki „devletin her yanında bir milliyetçilik dalgasıdır alıp başını gidiyor“, onlar da bunun önünü kesmek için düğmeye basarlar!... Savaşa girmek de gene aynı çaresizliğin sonucudur. Bir yanda İngiltere, Fransa, Rusya, öte yanda ise Almanya vardır. Osmanlı bakar ki, „bir şekilde arada kalarak azgın kurtlara yem olacak“, o da bunlardan biriyle, yükselen güç olan Almanya’yla birlikte savaşa girerek kendini kurtarmaya çalışır!... Ama evdeki hesap çarşıya uymaz tabii!… Ermeni tehciri, Balkan Harbi vs. de hep bu kısır yapının, antika varoluş koşullarını muhafaza edebilme çaresizliğinin sonucu olur…
Bu bağlamda tarihimizdeki Duyun-u Umumiye gerçeğine de kısaca değinmekte yarar var. Kimileri, nasıl bugün o „üst akıl“ gelişmemizin önünü kesiyorsa, bunun için önümüze binbir engel çıkarıyorsa, o zaman da -19. yüzyılda- gene aynı Batı’lı emperyalistler „Duyun-u Umumiye“ yolu ile Osmanlı’yı yarı sömürge yaparak onun gelişmesini engellediğini öne sürüyor. Oysa bu bakış oldukça tek taraflı ve bu yüzden de sorunlu! Çünkü Duyun-u Umumiye'nin durup dururken gelip Osmanlı’yı teslim almadı!! Üretemeyen, o zamana kadar fütuhata dayanan antika bir yapının ayakta kalabilmesi -isyanları bastırmak için modern ordu kurabilmesi- için gerekli olan kaynak, kredi vs. o dönemde Batı’dan alınan borçlar ile mümkün oldu… Ne kadar da bugünün Yunanistan'ına benziyor. Yani „hırsızın hiç mi suçu yok“ bu durumda!
Peki tüm bunlardan bugüne ilişkin buradan çıkaracağımız „dersler“ ne olmalı?
Geçmişle günümüz 21. yüzyılı arasında önemli farklar var. Eskinin „kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası“ artık yaşamın bizatihi kendisi tarafından aşındırılıyor:
Klasik „Gelişmiş kapitalist ülkeler“ kategorisine rakip, ekonomik olarak hemen hemen her açıdan ona yaklaşan, dünya ticaretinin vesermaye hareketlerinin çoğunluğunu kendinde toplayan 3. bir „Gelişmekte olan Ülkeler“ kategorisi var artık bugün ortada. (Bu konudaki gelişmeleri amprik ve teorik olarak www.aktolga.de/z3.pdfadlı kaynakta bulunabilecek olan „TTIP, CETA, TPP vs. vs.: Tarihsel kontexte „serbest ticaret anlaşmaları“nın global ekonomik gelişmelerdeki yeri“ adlı çalışmamızda etraflıca incelemiştik. İlgilenenler buraya bakabilirler.)
Çünkü süreç artık, geçmişten farklı olarak, „üretici güçlerin gelişmesinin önünün açıldığı“, „teknolojide ve teknolojiye ulaşımda tekellerin kırıldığı“, bilginin, yeni bilgiler üreterek bunları hayata geçirmenin çok daha basit hale geldiği bir zeminde gelişiyor. Ki „kapitalizmin eşitsiz gelişimini“ aşındıran diyalektik de budur! Artık gelişme sadece merkez batılı kapitalist ülkelerle sınırlı değil! Gelişmelerin 21. yüzyılda geldiği nokta, „daha iyi ve ucuz“ üretme felsefesine dayanıyor. Bu ise teknolojik gelişmelerin sırlarının -19. ve 20. yüzyılda olduğu gibi- Lenin'in deyimi ile „çelik kasalarda saklanması ve 'uygun' zamanda ortaya çıkarılmasını“ değil, tam tersine hemen uygulanıp -kapitalizm tarafindan yeniden keşfedilen- „serbest rekabette“ ayakta kalabilmenin dayanağı oluyor. Sonuç olarak gelişme, artık teknolojik inovasyonların ulus-devlet sınırları içinde değil, tüm dünya ölçeğine yayılmasına neden oluyor. Bu ise (global) şirketlerin ulus-devlet kabuğuna ihtiyaç duymadan, nerede kendini -ekonomik ve siyasi açıdan- güvenli hisediyorsa orada aktifleşmesini beraberinde getiriyor. Bu süreç, her düzeyde ve güçte devasa pazar aktörünün (uluslararası) piyasaya girme şansını elde ettiği, deyim yerinde ise „mahallelerin köşesindeki ekmek fırınlarının bile ithal hamurdan ekmek yapan üreticiler vasıtası ile uluslararası rekabete bağımlı hale geldiği“ bir dönemi ifade ediyor.
Sonuç olarak; kapitalizmin ileri ülkelerini ekonomik açıdan yakalamak, artık eskisi gibi korunmacı bir politika ile değil, tam tersine „dışa bağımlı“ bir -ekonomi- politika ile mümkün! Teknik gelişmelerin merkezleri ile „bağlanarak“ mümkün! Çağımızda „bağımsızlık“ artık „yok olma“ anlamına geliyor, dolayısıyla „reaksiyoner“ bir öze tekabül ediyor. Bu açıdan bu zeminde yer almak, ona buna „efelenmekle“ değil, „herşey karşıtı ile varolur“ diyalektiğini kavramanın verdiği rahatlıkla „tereyağdan kıl çeker gibi“ rasyonal politika ile mümkün!
Bu konuda önümüzde çok açık bir örnek var: Çin!
Bu ülke, „serbest, liberal kapitalist ekonomi dinamiği” için lazım olan ne varsa -kapitalist özel mülkiyet edinme hakkından tutun da, bununla ilgili hukuksal düzenlemeler ve bunların üst yapı kurumları vs.- bunların hiçbirinin yada çoğunun olmadığı bir ortamda, adeta şimdiye kadar ki „ekonomik kuralları ihlal edercesine“, bu konuda yazılmış teorileri alt-üst edercesine, „ona buna babalanmadan, kendi işine bakarak“ gelişebildi, hala daha gelişiyor. Öyle ki, dünya reel ekonomisinin 1/5'i artık Çin ile bağlantılı; Amerika ve Avrupa'ya rağmen, ama aynı zamanda onlara da birlikte!
Şimdi böylesi bir dünyada "filmi adeta geriye sararak", yada "akan suyu geriye doğru kaynağına yönlendirmeye çalışarak", "90 yıllık reklam arası bitti" söylemi ile tekrar 1910'lara, yani "kapitalizmin eşitsiz geliştiği dönemlere" dönmenin şartları artık var mıdır? Bu dünyada artık "gümrük duvarlarını yükseltip" korunmacı bir sistemle gelişmek mümkün müdür? Bu şartlarda -mesela- artık “Gelişmekte olan Ülkelerin” de önemli bir özelliği olan "sermaye ihracını" nasıl yapacaksınız? 20. yüzyılda "emperyalistlerin" yaptığı gibi mi? Yani diğer ülkelerin gelişmesine ket vurarak, onları kendine bağımlı kılarak mı? "Global serbest rekabette" var mı bunun şartları?
Yazarlar
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları













































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.08.2025
13.04.2025
25.02.2025
4.02.2025
22.12.2024
1.07.2024
12.05.2024
15.04.2024
3.02.2024
24.11.2023