Hasan CEMAL
Demirel’i darbeyle devirmek istiyordum.
Askeri darbeyle devrim yolu açılacaktı.
Gazeteciliğe 1969’da böyle başlamıştım, Doğan Avcıoğlu’nun yanında, haftalık Devrim gazetesinde...
Demirel, Adalet Partisi’nin lideriydi, Başbakanlık koltuğunda oturuyordu.
‘Sınıf düşmanı’mızdı.
‘Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi’ydi.
‘İrtica’yı besleyen bir ‘Nurcu’ydu.
‘Cici demokrasi’nin ürünüydü.
Devrilmeliydi!
Bunun için askeri kışkırttık.
‘Cunta’lar kuruldu.
Darbe ortamı oluşturmak için sağda solda bombalar patlatıldı.
Sahte bildiriler yayınladık.
Ve 1971’de Demirel devrildi.
Ama 12 Mart Muhtırası’yla Demirel’i deviren asker, bizi de devirdi. Darbe bizim darbe değil, Amerikan ürünü bir darbeydi.
Demokrasinin, solun kolu kanadı kırıldı 12 Mart’ta. Demirel kendisini deviren askerin anayasasına, idamlarına destek çıktı.
Yıllar geçti, bu radikal dönemimi, 1999’da Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım adını taşıyan kitabımda ayrıntılarıyla yazdım.
O tarihte cumhurbaşkanı olan Demirel’e de gönderdim:
“Sayın Demirel, sizi darbeyle devirmek istediğim yıllarımın öyküsü...”
Yakın dostlarına bu kitabımı gösterirken, “İşte demokrasi budur, bunları yazabilmek ve bunları yaşayanların dostluk edebilmeleridir” dediğini biliyorum.
12 Eylün sonrasında aynı safta buluştuk
12 Mart’tan 12 Eylül 1980’e dokuz yıl geçti.
Askeri darbe, Demirel’i bir kez daha Başbakanlık koltuğunda yakaladı.
Demirel yine direnmedi.
12 Eylül’le birlikte, 12 Mart darbesinden farklı olarak Demirel’le aynı saflarda buluştuk.
‘Demokrasi cephesi’ydi bu.
Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeniydim. Gazetenin yayın politikası, yazarları bir bütün olarak darbenin karşısındaydı.
Darbe anayasasıyla siyaset yasaklarına karşı kararlı bir mücadele veriyorduk.
Bu demokratik mücadele sürecinde Demirel’le epeyce yakınlaştık.
Demirel yalnızdı.
Muhafazakâr basının da pek öyle yanında yer aldığı söylenemezdi.
Siyasal yasakların 1987 yılında çok az farkla kaldırılmasında belirleyici rol oynamıştı Cumhuriyet gazetesi.
1980’li yıllar boyunca çok sık görüşürdük Demirel’le. (*)
Baş konularımızdan biri Turgut Özal’dı. ANAP lideri olarak başbakanlık koltuğunda oturuyordu. Demirel’in bir numaralı hedefiydi.
Ben de Özal’ı çok sert eleştiriyordum, 12 Eylül’ün siyaset yasaklarını savunduğu için...
Siyaset yasaklısı Demirel’in 1980’lerde zamanı boldu.
Kendisiyle en çok konuştuğum konular arasında, asker meselesi,Kürt sorunu, Kıbrıs, Türk dış politikası, Avrupa, Ortadoğu, Washington, Moskova yer alırdı.
‘Devlet’i merak eder, ona anlattırırdım.
Asker meselesini de, Kürt sorununu da, Kıbrıs’ı da gayet iyi yerli yerine oturturdu.
Bu konularla demokrasi arasındaki bağı kurar ve Avrupa Birliği’ne giden yolun bu bağlamda nasıl açılabileceğini anlatırdı.
12 Eylül sonrasının, yani 1980’li yılların Demirel’i Amerikakonusunda son derece dikkatli bir dil kullanırdı.
Türkiye’de askeri darbeler, öyle anlaşılıyordu ki, Demirel’i Amerika’yla ilgili olarak yoğurdu üfleyerek yeme noktasına getirmişti.
Hatırlıyorum.
Başbakan Demirel’in 1992 yılı şubat ayında Washington’a yaptığı resmi ziyareti izlemiştim.
Dönüş yolunda, uçakta bir ara yanındaydım. New York Times’ın ziyaretle ilgili başyazısını okumuş ve gazeteyi bana sallayarak “İşte bu da oldu, bu da oldu” demişti.
Amerika’nın galiba daha çok kendisine dönük bakışının düzeldiğine dair bir işareti olarak görmüştü o başyazıyı...
Demirel, soğuk savaş yıllarında da, daha sonra da Türk dış politikasında doğu-batı dengesini kollamıştı.
Türkiye’nin Batı dünyasının bir parçası olduğunu savunurdu. ABDile ilişkilerin önemini ön planda tutar, AB yolunun açılmasını isterdi.
Aynı zamanda Moskova’yla, İslam âlemiyle, Ortadoğu’yla ilişkilerin de sağlam tutulmasını önemser, ama bunu Batı’nın alternatifi olarak görmezdi.
İsrail’le ilişkilerin de iyi gitmesinden yanaydı. Bunun hem Ortadoğu’da, hem de Amerika’yla Avrupa’da Türkiye’nin elini güçlendireceğini söylerdi.
Kısacası, Demirel dış politikada dengeleri sever, bu durumu Türkiye’nin çıkarına sayardı.
Altı kere gitti, yedi kere geldi ama demokrasi ne oldu?
Çok meşhurdu, Demirel “Altı kere gittim, yedi kere geldim” derdi.
Bununla övünürdü.
Haksız değildi elbette.
Demokrasinin gereğini yapmıştı, demokratik hakkını savunmuştu.
12 Mart Demirel’i yıkmış, ama o yine seçim sandığından çıkıp Başbakan olmuştu.
12 Eylül Demirel’i yıkmış, ama o yine seçim sandığından çıkmış, önce başbakan, sonra cumhurbaşkanı olmuştu.
Bütün bu süreçlerde Demirel hiç kuşkusuz demokratik mücadelevermişti.
İktidar koltuğuna oturabilmesi elbette bir ‘demokratik hak’kın kullanımıydı.
Ama şimdi bunları yazarken, Demirel’in özellikle 1960’lı yıllardakianti-komünist siyasetleriyle demokrasiye indirmiş olduğu darbeler de unutulamaz diye bir not düşüyorum.
Burada hep aynı soru aklımı kurcalar.
Demirel altı kere gitti, yedi kere geldi ama demokrasi ne oldu?
Demokrasiye köstek olan temel sorunlar çözüm yoluna girebildi mi Demirel iktidarlarında?
Asker meselesi...
Ekonomide yapısal sorunlar...
Kürt sorunu...
Kıbrıs...Avrupa Birliği yolu...
Bu konularda, özellikle 1990’lı yıllarda Demirel’le çok tartıştık. Hem sözlü, hem yazılı olarak kendisini eleştirdim.
Bir Amerikan büyükelçisinin, “Özal iktidarı bir şey yapmak için, Demirel ise kendisi için ister” sözünü aktarınca, bana çok kızmış, kısa süreliğine ilişkileri dondurmuştu.
İfade özgürlüğü ve gazetecilerin hapse atılmaları konusunda da sert tartışmalar yaşamıştık.
Sanıyorum 1994’tü.
“Ama onlar gazeteci değil terörist...” demişti bir seferinde. Çok sert bir yazı yazmıştım. Bana yine bir süreliğine görüşmeme cezası kesmişti.
Bu ‘ceza’lar çok seyrek ve çok kısa süreli olurdu.
Şu sözü kulağımdadır:
“Siyaset yapan, basınla, gazeteciyle kavga etmez.”
Hiç kuşkusuz Demirel’in bu noktaya gelmesi zaman almıştı.
Yoksa Demirel’in de basınla ilişkiler konusunda bir melekolmadığını hatırlatmak pek öyle haksızlık olmaz sanıyorum.
Demirel’le oturup, birer buzlu viski içilebilirdi. Fıkralar anlatır bizi güldürürdü. Oturup yüzüne karşı kendisini eleştirebilirdik.
Eti çürütmeyi severdi
Şeytani bir zekâsı vardı.
Suyun yüzünde kalmak için zekâsını ve aklını bazen acımasızca kullanırdı.
Kendi istediği oluncaya kadar, kendi deyişiyle eti çürütmeyiseverdi.
Özellikle siyaset meydanının karıştığı zamanlarda, örneğin karmaşık hükümet ve koalisyon çalkantılarında, “Nelerin olacağını görmek için önce nelerin olamayacağını hele bir görelim” derdi.
Bazen sabır taşı olurdu.
Kendi çatlamaz, karşısındakini çatlatırdı.
“Demokraside çare tükenmez!” sözünü de, “Yollar yürümekle aşınmaz!” sözünü de hiç unutmayacağız bu açılardan...
Siyaseten “Kendi yalanına inanmayan siyasetçi olamaz!” diyebilecek kadar pragmatik ve esnekti.
Bu esnekliğin bazen oportünizme vardığı olurdu.
Ekonomide ‘pazar ekonomisi’nden yanaydı. Ama bu konuda Özalkadar cesur olamadı.
Türkiye’nin askerle sorununu bilirdi.
Ama bu konuda, muhalefet yıllarındayken kapalı kapılar arkasında söylediklerini, iktidara geldiğinde genellikle unutmuştu.
Kürt sorununun askerin tekelinde kalmasına, bunun eksilerini bilmesine rağmen rıza gösterdi.
Yine kapalı kapılar arkasında, Kıbrıs’la ilgili olarak askerden yakınmasına rağmen, bu durumun Türkiye’ye AB kapısını kapalı tutacağını bilmesine rağmen fazla ses etmedi.
Sadece 1999 yılında, Ecevit’in başbakanlığı döneminde, AB ile ilgili kritik Helsinki Zirvesi sırasında olumlu rol oynamıştı perde arkasında...
28 Şubat’ın açık darbeye dönüşmesini engelledi, ama…
28 Şubat dönemine gelince...
Cumhurbaşkanı’ydı.
Kafasında askerle iyi geçinip, Türkiye’yi Fransa’dakine benzer biryarı-başkanlık sistemine geçirebilir miyim sorusu vardı.
Çünkü Demirel de, Özal gibi Çankaya’ya çıkarken kendi partisi elinin altından kaymıştı.
1993’te Özal’ın ölümüyle seçildiği cumhurbaşkanlığı 2000’de bitecekti. Kafasında bu dönemi uzatmak vardı.
Bu düşünce, -ve askerle dans- Demirel’in 28 Şubat karnesine demokrasi açısından kırık not düşülmesine yol açmıştı.
28 Şubat’la ilgili olarak Demirel’in bir artısını çok kez belirtmişimdir.
28 Şubat’ın 12 Eylül gibi açık darbeye dönüşmesinin engellenmesinde, Demirel Cumhurbaşkanı olarak önemli bir rol oynamıştır.
Demirel’le ilişkilerim 2002 sonrasında başlayan Tayyip Erdoğandöneminde koptu.
Bu kopukluğun siyasal ipuçları, nedenleri, Türkiye’nin Asker Sorunu isimli kitabımda vardır.
Erdoğan’a karşı darbe tertipleri konusunda askere karşı tavır alabilirdi.
Tersini yaptı.
AB’ye açılan yolda, Kıbrıs’ta Denktaş ve asker cephesine el verdi.
Kürt sorununda askerci çizgiden ayrılmadı.
Bu konularda eskiye giden görüş ayrılıklarımız devam etti gitti.
Sonraki yıllarda ise Tayyip Erdoğan’a ilişkin bazı öngörülerinde haklı çıktı Demirel.
Çünkü o ‘kumaş’ı biliyordu, tanıyordu.
Ayrıca, o ‘kumaş’tan nasıl bir elbise çıkabileceğini, çok uzun yılların ötesinden gelen ‘siyaset ve devlet tecrübesi’yle tahmin edebiliyordu.
Aktif siyasetten kopamadı
Cumhurbaşkanlığından 2000 yılında ayrıldığı zaman bir köşeye çekilip akil adam rolünü benimsemesini temenni etmiştim.
Kendi adını taşıyan bir vakıfla, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletini savunmasını, bunun için oturup bir ‘devlet adamı’nın anılarıyla iç içe kitaplar yazmasını dilemiştim.
Bu fikrimi Demirel’e de açmış, hatta satır aralarında yazmıştım.
Ama şurası bir geçek ki Demirel, ‘aktif siyaset’ten kopamadı hiçbir zaman...
Hayat, bir varsın, bir yoksun
Yazı uzuyor, farkındayım.
Ama ne yapabilirim ki...
46 yıllık gazetecilik hayatımın neredeyse her diliminde önemli izleri vardır Süleyman Demirel’in...
Bu yazım dâhil keşke kendisi hakkında yazdığım söylediğim her şeyi kendisiyle yüz yüze tartışabilseydim.
Acı tatlı o kadar çok ortak anılarımız var ki...
Demirel, bu anıları da aldı, bir başka diyara göç etti gitti.
Hayat, bir varsın, bir yoksun.
Sabah vakti erken, Mehmet Ali Bayar aradı:
“Baba’yı kaybettik!”
İçimi birden hüzün bastı.
Bir bir gidiyorlar!
Çok uzun yılların ötesinden gelen siyasetçi-gazeteci ilişkisi böyledir.
Konunun şahsi-hissi tarafları da vardır.
Kolay olmuyor böylesi yazıları yazmak...
Demirel’i sevenlerin başı sağolsun, derin acılarını paylaşıyorum.
Artılarıyla eksileriyle Demirel’i iyi hatırlayacağım.
* Tank Sesiyle Uyanmak ve Demokrasi Korkusu adını taşıyan kitaplarımda Demirel’den çok izler vardır.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları


































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
14.04.2025
3.03.2025
28.02.2025
20.02.2025
13.02.2025
28.11.2024
12.11.2024
24.10.2024
27.08.2024
20.04.2024