Umur TALU

Bir uğraktır sevgili… Bir durak olsa bile!
30.08.2025
103
“Aşk” öncelikle hep yoğunluktu; tayini, terfii, zamanlaması, garantisi olmayan bir yoğunluk. Bu yüzden çoğu zaman aşka “başkaldırı” yakıştı. En çok da, kimi zaman açıkça, kimi zaman sessiz bir direnişle kadınlar başkaldırdı

Önemli meselelerin önemli bir “makalecisi” olamadım. Aklım ve kalbim o konudan şu konuya kayar çoğu zaman. Önemsizleştirilen insanları önemseyen yazılara koyulurum. Şu sıra yurtta ve dünyada taciz, insan haysiyetine her türlü mütecaviz, güçlü olup iyilik sunamamakta veya iyi olup güç bulamamakta aciz şahsiyetler konu edilmeli elbette.

Fakat “Aşk” karşınıza birdenbire çıkabilir ya, aşağıdaki yazı da karşıma “birden” çıkıverdi. Artık hangi ay tutulmasının, hangi “retro”nun veya metronun getirmesiyse, öyle işte, birdenbire!

28 yıl önceden yuvarlanıp bir sahafın tozlu raflarından, hayatımın, ülkenin ve dünyanın toz duman sayfalarını da hatırlatarak. O zamanlar haftada altı “ciddi” makale yazdığım Milliyet bir de ilave hazırlamış, benden de yazı istenmiş, “aşk gibi” bir derinliğe düşüvermişim çala-klavye.

Peki 28 yıl sonra, bugün, bir ağustos sonu, bugün “Zafer Bayramı” yarın “Dünya Barış Günü” ve her gün bin türlü dert, acı, trajedi, yıkım, kıyım varken, bu yazıyı sahafta bulduğun gibi yeniden ortaya getirmek ne iş? İşte onu ben de bilmiyorum!

Dilerseniz okursunuz; ne kadar bayat ne kadar hayat, siz karar verirsiniz. Dilerseniz, bir kalemde geçersiniz. Yazının iradesi bende; onu okuyup okumamak iradesi her zaman sizde. Aşk’ın iradesi varsa, kimde? 28 yıl önceki yazı aşağıda:

Bir insandan çıkarak, ona “bağlılık”tan koparak başlanan yolculuk, “bağlanacak” bir başka insan arayışıdır çoğu zamanda. Bir vücuttan çıkarsın, göbek bağın kesilir ve sonra, bir süre sonra, bir başka vücutta ve ruhta yine bağlılık peşindesindir.

Bu arayışın, aslında sürekli arayışın bir “uğrak”ıdır sevgili; bir “son durak” gibi de sanılsa, belki de sadece bir uğraktır.

Ya “sevgililer” çoğulluğunda ardı ardına (yan yana da olabilir mi, kim bilir!) dizilmiş uğraklar… Ya da “aynı sevgili”de, onun ve kendinin devinimiyle, dalgalanan ilişkiyle, onun ve kendinin yeniden keşfini getiren sürekli arayışın, her defasında onda kendini, kendinde onu yeniden gerçekleştiren uğraklar dizisi.

“…Sana sadık kalacağım
Aşkın galip çıkacak
Bundan sonra sana yaklaşacağım
Aşkının yokluğunu kendi aşkımla dolduracağım…”

Hangisi deseler; ya biri ya diğeri, seçin, diye: Öncelikle “yoğunluk” mu yoksa “uzunluk” mu yakışır “sevgili”nin yanına? Süresinden bağımsız bir yoğunluk mu daha iyi ifade eder sevgiyi, “sevgili”yi yoksa bağlılık-devamlılık mı?

“İkisi birden, ikisi bir arada…” Tabii, pek ideal ve dolayısıyla en kolay tercih edileni. Yüzyıllar, yüzyıllar… Farklı kültürler, farklı dinler, farklı toplumlar, farklı devletler de insana bunu telkin etti, bunu dayattı, bunu emretti zaten. “En kolayı”nı! “Bağımlı-devamlılık”ın aynı zamanda “yoğunluk” demek olduğunu da kabul ettirmek istediler. Bunu da en çok kadının üstüne yüklenerek, onu mümkün olduğunca sabit, çakılı, adeta rehine tutarak sağlama almak istediler.

Oysa “aşk” öncelikle hep yoğunluktu. Tayini, terfii, zamanlaması, garantisi olmayan bir yoğunluk.

Bu yüzden çoğu zaman aşka “başkaldırı” yakıştı. En çok da, kimi zaman açıkça, kimi zaman sessiz bir direnişle kadınlar başkaldırdı.

İki insanın birlikteliği, hiçbir zaman, sadece bir bağımlı-devamlılık olduğu için aşk denmeyi hak etmedi.

“Sana söylenenlere inanma
Artık gözümdeki tek kadın olmadığına
Ama gerçeği istersen
Aşkın artık benim için
Sıkıntı ve öfkeden başka bir şey değil”

Kamusal alan “görünen”i, bilinebileni, tanımlanabileni, kontrol edilebileni tercih eder. Kabul edilebilen, bağımlılıklarla bir düzene sokulmuş görevler, ödevler, hiyerarşiler, ilişkilerdir.

“Özel hayat”ın en mahremi, aynı zamanda da sığınılan en duru yanı aşk ise, bir değişiktir. Bir üçüncü çift göz ne görürse görsün, o “aşk”ın tüm yoğunluğu ve mahremiyetiyle kurduğu alana tümüyle ve çoğunlukla nüfuz edemez. Orada paylaşılan başkalarıyla paylaşılmaz.

Bir yandan da bireyselliğin, bencilliğin müthiş coşkulu biçimde aşılmasıdır aşk; birlikte edilenin, yapılanın, yaşananın, yenilenin, özenin gerçek lezzetidir aslında.

Bireyin, kendisi olmak isterken, kendisini yıkıp adeta kimyasal reaksiyonla kendini yeniden inşa ettiği yerdir. Kendi olmaktan çıkarak kendini bulabildiği “aşılmış ben”’dir. Aşılabiliyorsa, “aşkılabiliyor”sa!

“Benim için senden başkası yok
Yüzün hâlâ eskisi kadar güzel
Sana sarıldığım
Senin de başını bana yasladığın zamanki gibi
Artık sana ‘sevgili’ diyeceğim yalnızca…”

Umutsuz aşklar denen “sevgilisiz aşklar” değilse de mevzumuz; aşk, o sürekli arayışın sevgili uğrağında, o inişli çıkışlı, sığınmalı savrulmalı limanda da şiddetli bir mücadeledir.

Bir insandan, bir “bağ”dan koparak bebek bebek doğan insanın; arayışında nihayet bir “uğrak”tır; bağımlı olmanın huzurunu bulmaya çabaladığı o uğraktır. Göbek bağı nasıl birlikte alınıp verilen nefesin, birlikte çarpan kalbin bağıysa ve bebek nasıl ona bağımlıysa aylarca; aşk da biraz öyle. Sürebildiği sürece.

“Sevgili” ise, bu mücadelede henüz kimin arayışının ağır basacağı bilinmeyen, ama benliğine ortak olan “öteki”dir. Ya “öteki ben”dir ya da “benden ötedeki”!

Nihayetinde, başlangıcı belli, sonu belirsizliğe adanmış bir uğraktır ve her uğrak da aslında bir duraktır. Orada, bende “o” ve onda “ben” bulunabildiği sürece. Bu bir ömür de olabilir, bir gün de. Bugün bile olabilir.


Not: Burada sözü edilmek istenenin, duyguların da kitlesel tüketim maddesi haline gelmesiyle manası çok genişletilmiş, parçalanmış, “sevgili” olmaktan çıkmış sevgiliyle bir ilgisi yok.

Dipnot: Dizeler 3750 yıl önceden kalma Akatça bir şiirde iki sevgilinin diyaloğu. (Der. Georges Duby, Batı’da Aşk ve Cinsellik, Çeviren: Ayşen Gür, İletişim Yayınları, 1992)

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar