Yıldıray OĞUR
"Haritada yerini bulmakta güçlük çektiğimiz bir ülkede, tanımadığımız, hatta mevcudiyetinden habersiz olduğumuz bir kişinin temel hak ve özgürlüğü, insanlık onuru ve haysiyeti saldırıya uğramışsa, o insan biziz. Çünkü onun kişiliğinde gerek birey olarak, gerek toplum olarak hepimizin temel hak ve özgürlüğü, hepimizin insanlık onuru çiğnenmektedir. Bu itibarladır ki, problemi hakkı çiğnenen kişiyle, ona saldıran arasındaki kişisel hesaplaşma olarak basite irca edemeyiz. Bu olayı kamusal hatta evrensel boyutta ele almadığımız takdirde, zulme seyirci kalmış oluruz. Ve sırf seyirci kalmak, sırf tavrımızı belirtmemek suretiyle zulme biz de katılmış oluruz."
Bu sözler, hukuk öğrencilerinin, avukatların kütüphanesinde bulunan “Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku” kitabını Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ile birlikte yazan ünlü ceza hukukçusu Prof. Dr. Sahir Erman’a ait...
Hukuk eğitiminin bir kısmını İtalya’da tamamlanmış Prof. Sahir Erman’ın bir kimliği daha vardı.
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın büyük üstadıydı. Masonluk üzerine kitaplar yazmıştı, onun adına loca kurulmuştu, hatta ardından mason locasında oğulları üstat olmuşlardı.
İşte bu büyük mason üstadı, ceza hukukçusunun önüne 1981 yılında bilirkişilik yapması için bir kitap geldi: Süleymaniye Minberinden İslam Nizamı.
Üç ciltlik kitap, 1970’den beri 11 yıldır Süleymaniye Camii’nde imam-hatiplik yapan Ali Rıza Demircan’ın cuma hutbelerinden oluşmaktaydı.
12 Eylül darbesi yeni olmuş, darbenin gerekçelerinden biri de irtica tehlikesiydi. Kitabın laikliğe aykırı olup olmadığı hakkında Prof. Erman’ın bilirkişiliğine başvurulmuştu.
Emir de büyük yerdendi.
O sırada İstanbul’u yöneten Sıkıyönetim Komutanlığı, Beyoğlu Sorgu Hakimliği’ne bir istihbarat göndererek kitap hakkında soruşturma açılmasını istemişti.
Darbe atmosferinde, hararetli hutbelerden oluşan kitaba ceza çıkması gayet mümkündü. Zaten bir imam için Sıkıyönetim Komutanlığı’nın isteğini geri çevirmeyi kim göze alabilirdi ki?
Ama öyle olmadı.
Kitabı inceleyen büyük mason üstadı, ceza hukukçusu Prof. Sahir Erman, bilirkişi raporuna kitabın içeriğinin laikliğe aykırı olmadığını yazdı. Mahkeme başkanı Nihal Kural da kitap ve yazarı Süleymaniye imam hatibi Ali Rıza Demircan hakkında yargılamaya gerek yoktur kararı verdi.
Demircan bir yıl daha Süleymaniye’de hutbe vermeye devam etti.
1980’lerin ortasında ise meşhur kitabı İslam’a Göre Cinsel Hayat’ı yazdı. O sırada Beyoğlu Piyalepaşa Camii imam hatibiydi. Kitap büyük olay yaratmış, üst üste baskı yapmıştı.
Ama kitabın “Taaddüd-i Zevcad” yani çok eşliliği anlattığı kısımları laik çevrelerce topa tutulmuştu. Darbenin üzerinden henüz beş yıl geçmiş ve hala Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di.
Tartışmalara Diyanet’in bağlı olduğu Devlet Bakanı Kazım Oksay da katıldı. Meclis kürsüsünden kitabın “dine yapılacak en büyük kötülük olduğunu” söyledi. Diyanet’in gerekeni yapacağı mesajını verdi.
Tabii o mesaj hemen alındı. Diyanet İşleri Başkanlığı, Denircan’ı Piyalepaşa’dan alıp Uşak’a sürdü.
Sonra hakkında irtica suçlarını düzenleyen 163. maddeden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açıldı. 15 yılla yargılandı. Davası bütün dünya medyasından büyük ilgi gördü. İtalya’da hakkında belgesel yapıldı. Demircan üzerine yaptığı haber yüzünden Time dergisinin Suudi Arabistan’a girişi yasaklandı. DGM Hakimi Demircan’a “Laiklikten yana mısın, değil misin açıkla” diye sormuş, Demircan da “Evet” diye cevap vermişti. Gazeteler günlerce davanın haberlerini yaptılar. Tabii ki başlıklar Demircan’ın aleyhineydi.
Ama bu ağır şartlara rağmen davanın sonucu yine beraat oldu.
Ali Rıza Demircan’ı suçlu bulmak için mevzuat ve şartlar uygundu. Sıkıyönetim ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Hakkında dava açılmasını birinde bizzat Sıkıyönetim Komutanı, diğerinde bakan istemişti.
Ama bütün bunlar adaletin yerini bulmasını engellemedi.
Üstelik bir keresinde 33’üncü dereceden mason üstadı bir ceza hukukçusunun eliyle...
Herkes kendi tartısında tartılıyor.
Ahlak, erdem, adalet, hakka girmemek, vakıf malına saygı Cuma hutbelerinde cemaate söylenmiş nasihatlerden ibaret değil, hayatın, olayların, iktidarların karşısında test oluyor.
O testi bazen İtalya’da hukuk okumuş büyük bir mason üstadı geçebiliyor ama onca şey yaşamış o Süleymaniye Camii’nin imam hatibinin bakan yardımcısı olmuş oğlu geçemeyebiliyor.
2020 yılında, 40 yıllık bir vakfa apaçık siyasi nedenlerle el konmasını “mevzuat böyle” diyerek savunmak da ona kaldı.
Halbuki, 163’üncü maddeden kitaplar yargılanırken, başörtüsü yasakları varken de mevzuat öyleydi. Birileri de “ne yapalım mevzuatı uyguluyoruz” diyerek haksızlıkları savunuyordu.
Aslında burada “mevzuata uygun” bahanesinin arkasına saklanmak bile kolay değil.
Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atanması, 15 Temmuz darbesinin hemen ardından 20 Ağustos 2016 günü TBMM’de kabul edilen “Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik
yapılmasına dair kanun” adlı 81 maddelik bir torba kanun içine atılmış bir düzenlemeye dayanıyor.
Birbirinden farklı konulardaki bu torba kanunda YÖK Kanunu’nun ek 11’inci maddesine yeni ek maddeler eklendi.
Bu maddelerde bir vakıf üniversitesinin YÖK tarafından garantör üniversitesine devredilme süreçlerini kolaylaştıran düzenlemeler var.
Maddelerden birinde de şöyle deniyor: “...kurucu vakfa, Yükseköğretim Kurulu ile birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğünün talebi üzerine yetkili mahkeme tarafından kayyım atanır.”
40 senelik Bilim ve Sanat Vakfı da 12 senelik Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olduğu için bu maddeye giriyor. Bu maddeyle yarın bir gün Sabahattin Zaim Üniversitesi, garantör üniversitesine devredilirse kurucusu olan 60 yıllık İlim ve Yayma Cemiyeti’ne, Sabancı Üniversitesi devredilirse Sabancı Vakfı’na, İbn Haldun devredilirse TÜRGEV’e kayyım atanabilir.
Tabii YÖK ve Vakıflar’ın talebi üzerine...
Bu kısma gelmeden, darbeden sonra olağanüstü hal varken bir torba kanun içinde YÖK Kanunu’na neden bu ek maddelerin eklendiğini anlamaya çalışalım.
Bunun için bakılacak yer 6745 sayılı torba kanunun görüşüldüğü Plan ve Bütçe Komisyonu tutanakları.
Torba kanun olduğu için maddeler Plan ve Bütçe Komisyonu’nda karara bağlanmış. Üstelik bu maddelere sıra geldiğinde saatler gece yarısını çoktan geçmiş.
Bu saatte artık maddeleri anlamadıklarından şikayetçi olan milletvekillerine bu maddelerin neden torba kanununa konulduğunu YÖK Başkanvekili Mehmet İsmail Safa Kapıcıoğlu şöyle açıklamış:
“15 Temmuz 2016 akşamı yaşanan ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan‘ın çağrısı üzerine meydanlara inerek engellenen darbe teşebbüsü sonrasında Resmî Gazete‘de yayımlanan Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi çerçevesinde 15 vakıf üniversitesi kapatıldı, bu şekilde sayı azalmış oldu. Bu on yıl içeresinde özellikle çok hızlı şekilde kurulan vakıf yükseköğretim kurumlarının YÖK denetim kapasitesinin yetersizliği ve kötü niyetli bazı vakıf yöneticilerinin üniversite görünümü altında usulsüzlük, yolsuzluk ve kaynak aktarma girişimleri gibi nedenlerle 2547 sayılı Kanun‘un vakıf üniversitelerini düzenleyen maddelerinde önemli değişikliklerin yapılması zarureti hasıl olmuştur. Önemli bir husus: Mayıs 2016 tarihinde yapılan YÖK Genel Kurulunda ilk kez çok büyük bir yolsuzluk, usulsüzlük ve kaynak aktarımı yapıldığı tespit edilen bir vakıf üniversitesi hakkında faaliyet izninin geçici olarak durdurulması kararı verilmiştir. Üniversitenin yönetimi garantör üniversite olan İstanbul Üniversitesine devredilmiştir. Bu devirden sonra, üniversitenin çok ciddi borçları ve ihtiyati tedbir kararları mevcuttu. Bu İstanbul Üniversitesi’nin, öğrencilerle ilgili işlemlerin yapılabilmesi için öğrenci kayıtları yapılırken bütün öğrenci ücretleri bu ihtiyati tedbir kararı sebebiyle borçlara alacaklılar tarafından el konulmaktaydı. Bu sebeple, özellikle bu geçici olarak el konulan vakıf üniversitelerinin işlemlerinin rahat yapılabilmesi, eğitim öğretiminin aksamaması için bu önergede bahsedilen değişikliklerin yapılması zarureti hasıl olmuştur.”
YÖK Başkanvekili’nin gerekçesinden açıkça görüldüğü gibi bu ek maddeler özel bir vaka için çıkarılmış. Burada adı verilmeyen üniversite Haliç Üniversitesi. Yasanın hemen öncesinde Mayıs, Haziran aylarında ortaya çıkan yolsuzluk, kara para aklama gibi kriminal iddialarla YÖK üniversiteyi garantör üniversitesine devretmişti. Daha sonra davalar açıldı, kurucusu hapse atıldı, hatta üniversitenin eski yönetimi, yeni yönetimi devirmek için rektörlüğü silahlı bir grupla bastı.
Böyle özel bir vakadan bahsediyoruz.
Ama böyle bir vakada bile üniversitenin kurucu vakfına kayyım atanması talebi önüne gelen İstanbul 21’inci Asliye Hukuk Mahkemesi, bir torba kanunda gece yarısı Meclis’te kabul edilmiş bu ek maddelerin anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek, maddeleri Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Mahkemeye göre ek maddeler temel hakların kısıtlanmasında ölçülülüğü düzenleyen Anayasa’nın 13’üncü maddesi ve dernek ve vakıf haklarını garanti altına alan 33’üncü maddesine aykırıydı.
Mahkemenin önüne gelen kanun maddelerini Anayasa Mahkemesi’ne taşıması sık görünen bir uygulama değil. Anayasa Mahkemesi, bu başvuruyla ilgili anayasaya uygunluğa girmeden, uygulama ve yasanın çıkış tarihleri açısından teknik bir karar vererek mahkemenin yetkisizliğine karar verdi.
Yani karşımızda olağanüstü hal koşullarından, krimal olayların yaşandığı bir üniversiteye özel olarak, bir torba kanun içinde Meclis’ten sabaha karşı geçirilmiş, ilk uygulayan mahkemenin bile Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ettiği bir madde var.
Üstelik maddede “Yükseköğretim Kurulu ile birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğünün talebi üzerine” mahkemenin kayyım atayabileceği de yazılı.
Yani “yasal zorunluluk, ne yapalım” denip geçilemez.
Nitekim, Şehir Üniversitesi 19 Aralık’ta Marmara Üniversitesi’ne devredilmesine rağmen, kurucu vakıf Bilim ve Sanat Vakfı’na üç gün öncesine kadar kayyım atanmamıştı.
Herhalde bu maddenin uygulanmasıyla ilgili yorum, 26 Aralık tarihinde Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem’in görevden alınmasıyla değişti.
Çünkü Ertem, bir vakfa el koymayı bırakın hem Cumhuriyet tarihi boyunca mallarına el konmuş azınlık vakıflarına hem de 28 Şubatçıların mallarına el koyduğu İslami vakıflara mallarının iade edilmesine öncülük etmiş bir genel müdürdü.
Üstelik 28 Şubat devrinde de laik medya ve askeri bürokrasinin şimşeklerini üzerine çekmiş, muhafazakar camiayı ve vakıflarını da iyi tanıyan bir isimdi.
O da aradan çekilince iktidarın önündeki son fren de kalkmış oldu.
Herkesin takdir ettiği bir vakfa karşı yapılan bu uygulama, son bir kaç yıldır Türkiye’de olan bitenlerin pek çoğunu sessizce izlemiş, hatta bazılarına bildirilerle destek vermiş muhafazakar vakıfları da ayağa kaldırdı.
Şehir Üniversitesi’ne yapılanlara ses etmemiş olan 30’dan fazla vakıf sosyal medya hesaplarından peş peşe yaptıkları açıklamalarla, Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atanmasını eleştirdi.
O bildiriler ve yayınlanan mesajlarda ortak bir temenni cümlesi vardı: İnşallah bu karar bir yerden döner.
Ama dönmedi.
Aksine, bu vakıfların açıklamasından sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü meydan okuyan yeni bir açıklama daha yaptı.
Bu açıklamada artık ilk açıklamalarındaki “mevzuat böyle” bahanesinden de vazgeçilmiş, Şehir Üniversitesi ve Bilim ve Sanat Vakfı’na taarruza geçilmişti:
Açıklamada Şehir Üniversitesi için şöyle deniyor:
“Çeşitli vakıfların kurduğu üniversitelerimiz, başarılı çalışmalarıyla ülkemizin gururu olarak önemli başarılara imza atmışlardır. Bilim Sanat Vakfı tarafından kurulan İstanbul Şehir Üniversitesi'nin durumu ise, bu güzel görüntünün bir istisnası olarak kamuoyumuzca yakından takip edilmiştir”
Bilim ve Sanat Vakfı için ise şöyle:
“Yanlış tutumları ve tasarruflarıyla hem üniversiteyi, hem vakfı çöküş noktasına getirenlerin, tarihimizde değerli bir yeri olan vakıf kavramını zedeleyenlerin, tevazu içinde özeleştiri yapmak yerine, sürekli olarak görevini yerine getiren kurumları suçlayıcı ifadelerle ortaya çıkmalarının takdirini milletimize bırakıyoruz.”
Daha önce Şehir Üniversitesi ile ilgili yapılan açıklamalara benzeyen, muhtemelen aynı kalemden çıkmış, bir genel müdürlüğe, üstelik vakıfları temsil eden bir makama yakışmayan öfkeli siyasi bir açıklama bu.
Büyük mason üstadı Prof. Sahir Erman, sıkıyönetim komutanına rağmen bir imamın kitabı için yazdığı bilirkişi raporunda kendi inandığı doğrulardan vazgeçmemesiyle hatırlanacak.
Bazıları da bu açıklamayla.
“İnşallah bu karar bir yerlerden döner” diye diye gelinen uçurumun kenarı tam burası oluyor...
Yazarlar
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanGrönland kavgası: Ne Trump NATO’yı feda edebilir ne Avrupa 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURBuyurun tekrar çözüm sürecine... 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile Bayraktarİran’ın dinamikleri 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİTO Başkanı’na milyonlarca liralık harcamayı sordular 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakDizinformasyon mu, manipülasyon mu? 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalVenezuela, MAGA ve Çin 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayVenezuela ve Trump doktrini 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUToplumsal gidiş nereye doğru? 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİAranan baron İmamoğlu muymuş? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRGül, Arınç, Atalay’ın olduğu bir AK Parti iktidarında İmamoğlu tutuklanabilir miydi? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen Çalıkuşu“Terörsüz Türkiye” süreci ne alemde? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN“Yetkim olsa HSYK’yı anında yargılardım” … 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSefalet ücreti 15.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanAdaletsizlik Müslüman toplumların kaderi olabilir mi? 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraZamanımızın Bir Kahramanı 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürtlerle Suriye’de savaş, Türkiye’de barış: Ne kadar mümkün? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKABD terörü ve rızanın çözülüşü 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalSiyonist evanjelist yayılmacılığa karşı demokratik konfederal dayanışma 4.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANDavutoğlu’nun “öfkeli çocuklar”ı 3.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
17.01.2026
13.01.2026
10.01.2026
7.01.2026
5.01.2026
3.01.2026
31.12.2025
24.12.2025
23.12.2025
17.12.2025