Ahmet ALTAN
Bazen, köşkten bozma bir apartmanın arka bahçesinde, orada unutulmuş birkaç yaşlı ağacın arasında duruyorum, çok kısa bir süre, bahçenin sessizliği beni sarıyor, hiçbir ses duyulmuyor, o anda o kadar uzak ki her yerden, o kadar kendi halinde ve o kadar saklı ki, bütün şehir, bütün ülke, hatta bütün dünya birkaç saniyeliğine de olsa benden kopup uzaklaşıyor, ben bir sessizlik kılıfının içinde, hiçbir şey duymadan sadece ağaçları, onların soyunmaya başlamış dallarını, dallara çarpan kış güneşinin ıssız ışıklarını, kızıldan sarıya dönmeye başlayan unutulmuş yaprakların o ışıkla sanki yeniden hayata dönecekmiş gibi ümitli duruşlarını, dipleri gölgeli apartman duvarlarını, o duvarların özellikle o saatlerdeki terkedilmiş depresif yalnızlıklarını görüyorum.
Bir sükûnet ânı.
Bütün hayatın benim etrafımdan süratle aktığını hissediyorum, bana dokunmuyor, bir sel suyu gibi bana kadar çılgınca bir hızla gelip benim önümde ikiye ayrılıyor, bana değmeden, beni ardında bırakarak akmaya devam ediyor.
Her zaman yaşamıyorum bunu.
Sanırım o ânı ve o duyguyu yaratmada en fazla “ışığın” rolü var, bir de bahçeye çıktığındaki zamanın.
O yekpare, kesintisiz, bütünlüklü zamanın içinde bazı kaçak “saniyeler” ya da dakikalar olduğuna inanıyorum, eğer o “kaçak” anlara, o “kaçak” anlara uygun, hayatın içinden kaçabilmiş“mekânlarda” rastlarsanız, bu hayattan kopuş, uzaklaşma, mutlak sükûnet duygusu ortaya çıkıyor.
Çok zor elde edilen sihirli bir karışım gibi.
Yağmurlu bir gecede olmaz mesela, ışıklar içindeki parlak bir yaz sabahında da olmaz.
En azından benim tecrübelerime göre o “kaçak” anlara, güneşli kış günlerinde öğleye doğru ya da çok sıcak yaz günleri, öğleden hemen sonra, öğlen vaktinin yorulup eskimeye başladığı dakikalarda rastlayabilirsiniz.
Eğer ışık, ıssızlık, sessizlik, yeterince gölge birikintisi, yeterince terkedilmiş duvar, yeterince durgunluk varsa, tek bir parça gibi akan zamanın içinden “bir an” kopup kaçıverir.
O kaçak anların nereye gittiklerini bilmiyorum.
Zamanın gittiği yere gitmiyorlar.
Ama eğer rastlamayı başarırsam, beni de alıp zamanın aktığı yönün tersine, kalabalıkların, seslerin, hareketlerin olmadığı, herşeyin durgunlaştığı bir sükûnet âlemine akıyorlar.
Sonra kayboluyorlar.
Öylesine kısalar ve öylesine mutlak bir sessizlik ve durgunluk içinde varolabiliyorlar ve hayattan kaçabiliyorlar ki bu “kaçak” anların içinde hiçbir “hatıra” olmuyor.
İçi hatıralarla dolu o büyük zamandan en önemli farklarından biri de bu “hatırasızlıkları” zaten o anların.
Bir hatıra değil, sadece bir duygu bırakıyorlar sizde.
Anlatılması zor bir duygu.
Aslında garip bir hüznün kekremsi tadı mutlaka hissediliyor o anlarda ama o kekre hatta acı tada rağmen çok tatlı, sağaltıcı bir sevinç de yaşatıyor.
İki ayrı, farklı hatta belki zıt duyguyu biraraya getirebiliyor, onlardan, o duyguları andıran ama o duygulardan farklı başka bir duygu yaratıyor.
O “anlık” duygunun içinde hüzün var, yalnızlık, terkedilmişlik var ama bu duyguların yaratması gereken acı ve keder yok, tam tersine kopmaktan, uzaklaşmaktan, yalnızlaşmaktan duyulan bir sevinç var.
O, sükûnetiyle isyankâr, durgunluğuyla başkaldırıcı “kaçak” anlar, kendilerine ait, zamanın başka hiçbir ânında kolayca rastlanamayacak duygu köpükleri oluşturuyorlar.
O duygu köpüklerinin insan hayatında yerleşik bir yer alması, insan hafızasında kendine “her seferinde kolayca tanınacağı ve hatırlanacağı” bir yer açması neredeyse imkânsız çünkü onların içinde bulunduğu “an” bunları yapabilecek kadar uzun yaşayamıyor.
Zamanın başka anlarına dayanarak öyle devam edip gitmiyor.
Tek başına başlıyor, tek başına bitiyor.
İçine bir olay sığmadığı gibi, yarattığı duygu da hafızaya kolayca yerleşemiyor.
Benim çocukken köşkün bahçesinde, bahçenin bazı kuytularında duyduğum bir koku vardı, o kokunun adını ve tarifini bilmiyorum, sanki lüstrumların diplerindeki birikmiş yaprak yığınlarının toprakla karışarak yarattığı bir kokuydu, o kokunun içinde lüstrum, yaprak ve toprak olduğuna eminim, belki biraz gölgelik, biraz rutubet de karışmıştır; o adını bilmediğim koku biraz ekşimsi olmasına rağmen olağanüstü güzel bir duygu bırakırdı insanda, bazen bizim oradaki sokaklardan birinden geçerken bir bahçenin kenarında duyuyorum, bahçenin sadece minicik bir bölümü öyle kokuyor, nerede olduğunu bile bulamıyorsun.
O sükûnet duygusu ve o kaçak an da o koku gibi, adı yok, başka hiçbir âna, hiçbir kokuya benzemiyor ama her duyduğunda seviyorsun.
Hep duymak istiyorsun.
Ve, bulması çok zor.
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- Ümitliyim, çünkü…
26.05.2020 - Bir Cinayet, bir Cenaze
21.01.2020 - Bu akşam Pariste babam, Malraux ve ben şampanya içeceğiz
6.02.2019 - Biz söylemeyeceksek kim söyleyecek?
28.11.2019 - ÜÇ CAM KUTU
23.11.2019 - Kâğıttan flüt
11.11.2019 - Rüyalar ve milliyetçilik
21.03.2020 - Yargıdaki çöküntüyü tamir etmek elinizde!
25.09.2018 - Milliyetçilik ve Aydınlar
19.09.2018 - Şatodaki Çiçek
26.08.2018
Yazarlar
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026’ya Girerken; Barış, Demokratik Toplum ve Enternasyonal Özgürlük Yürüyüşü... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünGemini’ye göre 2026’da Türkiye… 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİVicdansız senenin kelimesi dijital vicdanmış 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKara bir yıl 2025 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciOkudukça yoksullaşan bir ülkeyiz 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEBölücüler ve Ülkücüler 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ocaktan2026’da deliler çağına karşı bir umut ışığı yanar mı? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKErken Cumhuriyet dönemi eleştirileri: Revizyonizm mi, Türk usülü “woke” mu? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHavf ve reca arasında yeni bir yıla... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNAfrika Boynuzu’ndaki oyun: İsrail kime şah çekti? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTürkiye’ye özgü sürecin muhasebesi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORU2026: Beklentiler, beklentiler… 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENNasıl anılmak isterdiniz? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUÇözüm için mücadele demokrasi için mücadeledir 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLeyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRUyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…" 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞYENİ YILDA DA KURU EKMEK BİZİ BEKLİYOR… 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇER23 yılın en kötüsü 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİktidar medyası infilak etti 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞUlus devlet, milli egemenlik, çevre, insan hakları, uyuşturucu ve Venezuela 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTBir fotoğraf karesinden çok daha ötesi... 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal CAN2025 giderken 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALRTÜK ve basın özgürlüğüne geçit yok… 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENRaporların Gösterdiği 28.12.2025 Tüm Yazıları



























vahit kanig
toplumsal zıtlaşmalardaki olumler bir anlamda aşırı uçların birbirini dengelemesi olarak da beliriyor.bir nevi dogal eleme gibi.