Ferhat KENTEL
Otoriter ve totaliter iktidarlar, yönetimlerini daimi kılmak için her zaman çok yönlü planlar yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Çoğunlukla şeytani planlar bunlar ve yıldırma, yalan, baskı, manipülasyon, her halükârda destekleyecek yandaş ve yardakçılara ulufe dağıtımı, sürekli istihbarat gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan teknikleri içeriyor…
Ama işin önemli tarafı galiba psikolojik boyut… Ve bu psikolojik boyutu sağlayan en önemli araçlardan biri propaganda kanallarının (“Propaganda Bakanlığı” ya da “İletişim Bakanlığı” gibi isimler altında çalışan devlet kurumlarının) izdüşümü olarak medya organları ve medyada totaliter yönetimin, liderin gölgesi gibi konumlandırılan “kanaat yayıcıları”…
Psikolojik bir hali “yayma” işlevini yürüten gazeteciler ve köşe yazarlarının işlevi çok önemli… Çünkü her ne kadar herkesi ikna etme gibi güce ve kapasiteye sahip olmasalar da, bunlar ortalık yerde, kamusal alanda, kahve köşelerinde, sokaklarda onları izleyen insanların ellerinde malzeme olarak tutuşturulacak hamaset malzemesi yanı sıra, muhalefet hakkında yalan haber, tezvirat, aşağılayıcı anekdotlar, irili ufaklı komplo söylentileri, dedikodular üreterek, “hakim bir söylemi” sürekli kılmak, izleyenlere “savaş malzemesi” ya da “cephane” vermek gibi bir işleve sahipler…
Çünkü totaliter yapılar için her şey bir savaş vesilesi… Her şey kazanmak ve kaybetmek ikilemi içinde yer alıyor. Gerekirse, her türlü ahlaksızlığa da, iktidarı korumak için meşruiyet zemini üretilebiliyor. Dine, milliyete, ulu tarihe, ulu kırmızı ya da yeşil kitaba uydurularak, “Aslolan iktidarı korumaksa, ahlaksızlık da meşrudur” türünden kutsal sözler yaygınlaştırma kanallarına sokulabiliyor. Burada mühim olan totaliter yapının altında hâlâ taşıyıcı olarak bulunan kitlelere “duygusal” dayanak sağlamaktır…
Yani aslolan bir duygu ortamını yaratmak; heyecanlarla, taraftarlarla, korkularla, hınçlarla, düşmana yöneltilen öfkeyle bir duygudaşlık kimliği yaratmaktır…
Daha önce de bahsetmiştim sanırım ama Netflix’te izlediğim “Zorba nasıl olunur?” adlı bir belgeselin bir kısmına burada biraz daha ayrıntılı olarak yer vermek istiyorum. Dizinin 2. bölümünde duyguların nasıl inşa edildiğini, nasıl kolayca düşman kategorisine girildiğini ve aynı zamanda düşman olmamak için, “içeride” durmak için nasıl olağanüstü bir duygusal çaba harcandığını çok güzel anlatan bir bölüm bu…

“Şanlı liderimiz, beni sev, beni cezalandırma, her şeyi yapmaya hazırım!”
Özellikle Saddam Hüseyin’e odaklanan bu bölümün metninden bazı alıntıları aktarmak istiyorum…
“İktidarda olmak için her an tetikte olmak gerekir.
Rakip olma ihtimali olan herkesi temizlemek gerekir. En yakın müttefikler dahil.
Uzun yürüyüşte Mao’nun yanında olan bütün generaller öldü.
Stalin’in, Castro’nunkiler de dahil.
Ama Saddam’ınki en sürprizli olanıydı.
22 Temmuz 1979, iktidara gelişinin altıncı günü…
Kendisine yönetimi El-Bekir’den tehdit ve darbeyle almasından hoşnut olmayanlar olduğuna dair bir bilgi verildi.
Bunun üzerine, Saddam bütün Baas partisi üyelerini, meclis salonuna çağırıyor ve purosu ağzında “burada benim liderliğime karşı çıkanlar, komplo hayalleri kuranlar varmış’ diyor.
Baas’ın önce gelenlerinden ve sahneye davet edilen Maşadi ezberlenmiş bir konuşma yapmaya başlıyor. Saddam’a ve Baas yönetimine bir komplo ve darbe planlandığını ‘itiraf ediyor’.
Ancak bu yalandı; Maşadi işkence görmüştü. Saddam, Maşadi’nin karısını ve çocuklarını hapishaneye getirtip, seçim yapmasını istemişti: Gardiyanların karısına ve çocuklarına tecavüz edip öldürmelerini seyretmek ya da ‘itiraf etmek’ ikileminde bir seçim…
O karşılaşmada Maşadi ikinci şıkkı seçmişti; mecliste tek tek isim okumaya başladı. Bu isimler darbede onun ‘suç ortakları olan komploculardı’.
Sonra sivil kıyafetli bir polis, ismi okunanları teker teker salondan çıkarmaya başladı.”
İşte tam bu aşamada ekrana gelen görüntüler, belgeselin en can alıcı kısmını oluşturuyor…
Hayal etmeye çalışın; o salondasınız… Ağzında purosuyla, o salona hâkim olduğu çok belli olan bir adamın kontrol ettiği kürsüdeki adam her an “hainler” listesinde sizin de isminizi okuyabilir. Siz bir komploya karışmamış olsanız bile, lider hakkında aklınızdan geçmiş kötü bir söz ya da parti koridorlarında dile gelmiş hafif bir serzeniş her şeyin sonunu getirebilir. İnşa ederken teslim olduğunuz lider, sizi tam anlamıyla kurbanlar ya da atıklar sınıfına itebilir….
İşte o meclisteki adamların bazıları göz yaşları içinde “lütfen yapma!” diye bağırırken, başkaları bir sahte sadakat gösterisine girişiyorlar, “Partimiz çok yaşa!”, “Saddam Hüseyin çok yaşa!” diye bağırıyorlardı.
Çünkü Saddam zaten neler yapabileceğini o zamana kadar göstermişti. O meclis gününe gelene kadar nelere kadir olduğunu ispatlamıştı. Devlet makinasının bütün olanaklarıyla, basın yayın organlarıyla, tapılacak gücü hakkında yeteri kadar ipucu vermişti. Hatta bu gücün inşasına bizzat o mecliste yer alanlar katkıda bulunmuşlardı. Ve şimdi onlar diktatöre topluca itiraz ve isyan etmek yerine, güç karşısındaki hayranlık ve korkuyla dolu duygusal kimlikleriyle esir olmuşlardı bile…
Meclis koltuklarına sinmiş inanılmaz bir korku vardı. Her an adlarının okunabileceğini düşünen adamların gözlerindeki korku neredeyse elle tutulabilecek kadar net biçimde görülebiliyordu.
“Toplantı salonunun dışına alınanlardan 20’si hemen idam edildi. Gerisi hapse gönderildi. Onlar şanslı olduklarını sandılar. Ta ki infazı bizzat kendileri tarafından gerçekleştirmeye zorlanana kadar…
O toplantının videosu her yere gönderildi, yurtdışındaki elçilikler dahil.
Mesaj açıktı: Rejimlerine ve liderlerine ihanet edenlere ne olacağını görün. Sonları işte böyle olur.”
Saddam bu ve benzeri tekniklerle inanılmaz bir korku imparatorluğu kurmuştu. Benzeri olan bir çok totaliter rejimin yönetim makinasında olduğu gibi, tehlikeleri savuşturmak için her yerde olmanın yollarını inşa etmişti… Acımasız bir gizli polis ve istihbarat ağı vasıtasıyla sıradan insanların ve hemen etrafındaki adamların korku eşliğinde duygularını inşa etmişti.
Hem korku hem hayranlık… Gazabından korkmak ve korkarken, affedilmeyi, sevilmeyi beklemek…
Aslında, yaratılan felaketten bir miktar mesafe alıp, dışarıdan bakınca, insanların “sırat köprüsü” gibi bir yerde ölüm ve yaşam arasında çok ama çok güçlü duygular beslemesini sağlayan bu inşa süreci, bu yüzden “muhteşem bir organizasyon” değil mi?
Yazarlar
-
Mehmet Ocaktan2026’da deliler çağına karşı bir umut ışığı yanar mı? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEBölücüler ve Ülkücüler 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKara bir yıl 2025 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKErken Cumhuriyet dönemi eleştirileri: Revizyonizm mi, Türk usülü “woke” mu? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünGemini’ye göre 2026’da Türkiye… 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciOkudukça yoksullaşan bir ülkeyiz 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026’ya Girerken; Barış, Demokratik Toplum ve Enternasyonal Özgürlük Yürüyüşü... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHavf ve reca arasında yeni bir yıla... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİVicdansız senenin kelimesi dijital vicdanmış 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORU2026: Beklentiler, beklentiler… 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTürkiye’ye özgü sürecin muhasebesi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUÇözüm için mücadele demokrasi için mücadeledir 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENNasıl anılmak isterdiniz? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNAfrika Boynuzu’ndaki oyun: İsrail kime şah çekti? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞYENİ YILDA DA KURU EKMEK BİZİ BEKLİYOR… 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLeyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİktidar medyası infilak etti 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞUlus devlet, milli egemenlik, çevre, insan hakları, uyuşturucu ve Venezuela 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTBir fotoğraf karesinden çok daha ötesi... 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇER23 yılın en kötüsü 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRUyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…" 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENRaporların Gösterdiği 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALRTÜK ve basın özgürlüğüne geçit yok… 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal CAN2025 giderken 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraYılın Kelimesi 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUÜlke siyasetin neresinde, hangi evresinde? 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuSuriye, güvenlik ve 15 milyon bağımlı… 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN100 Bin Dolar Kazanan “Yeni Yoksul” Mu? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalSovyetler ve Bookchin 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğlu‘Entegre strateji’ varsa, niye tek yönünü görüyoruz? 25.12.2025 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKomisyonda uzlaşma çıkmazsa süreç yine de ilerler mi? 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Doğu ErgilGüvenlikten kimliğe, inkârdan yurttaşlığa 24.12.2025 Tüm Yazıları







































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.07.2024
16.04.2024
5.02.2024
12.07.2023
24.01.2023
26.11.2021
2.05.2021
16.04.2021
10.10.2020
9.09.2020