Münir AKTOLGA
Ertesi gün yola çıkacağız, kararı verdik. Ama o gün, ne oldu hatırlamıyorum, kaldığımız yer artık güvenli değil gerekçesiyle bizimle ilişki kuran arkadaş -“Terzi” diyorduk, adını unuttum- Oktay Etiman’la ikimizi bir dişçinin muayenehanesine götürdü. Orada çalışan çocuk bizim sempatizanmış!.. Sonra öğrendik ki, zaten dişçinin kendisi de sahte dişçiymiş!.. Neyse, o gece orada kaldık. Gene konuştuk falan, derken sabahı bulduk. Ve yola çıkmadan önce biraz uyuyalım diyerek Oktay’la ikimiz, birimiz bir odaya diğeri de öteki odaya çekildik...
Üzerimizde silah da vardı tabi. Ben yatarken silahı belimden çıkararak, yatağın altına doğru koymuştum. Sonra uyumuşum ki, birden “kıpırdama, kıpırdama” diye bir sesle ve gürültüyle uyandım! Ve daha ne olduğunu anlamadan, elinde makineli tüfek olan birisi kolumdan tuttu kaldırdı, arkamdan bir tekme vurarak beni duvara yasladı!.. Baskın olmuştu ve yakalanmıştık!..
Kaldığımız yeri nasıl tesbit etmişlerdi bunu kesin olarak bilmek mümkün olmadı tabi; ama nedense o “dişçiyi” ve dişçi yamağı sempatizanı o günden sonra artık hiç görmedik! Mahkemeye falan bile çıkarılmadılar!.. Ne olacaktı ki, öyle olmasa başka türlü olacaktı, gerisi teferruattı; bu nedenle, daha sonra bunun üzerinde bile durmadık!.. Sanki yakalanmasak Istırancalar’ı aşarak Bulgaristan sınırına varabilecek miydik ki?..
[Aradan yıllar geçtikten sonra bir gün beni yakalayan polisin bir tanıdığı anneme polisin ağzından olayı şöyle anlatmış. “O an gözlerinde o kadar masum bir bakış vardı ki, ateş edemedim! Yoksa en küçük bir harekette vur emri verilmişti”!.. Annemin o tanıdığı kimdi, neydi, annem onu nereden tanımıştı bunları bilmiyorum. Annem sağ iken sormadım bile... Ama böyle de bir hikayesi vardı yakalanışımızın... Zaten benim hayat çizgim hep o filmlerdeki “kahramana” benziyor; hani o içerde bomba patlamadan önce son anda pencereden dışarı atlayarak kurtulan filmin kahramanına!.. Daha sonra anlatacağım olayları da düşününce ben kendim bile buna inanmaya başladım desem yalan olmaz!.. 2010 yılında kanser teşhisi olayında da böyle olmamış mıydı! O da gene tesadüfen, son anda, daha yayılmadan teşhis edilmemiş miydi!!..]
Hemen gözlerimizi bağlayarak bizi -Oktay Etiman’la ikimizi- bir askeri arabaya bindirdiler ve sanıyorum -daha sonra öğrenmiştim- önce Harbiye’ye götürerek orada ayrı ayrı hücrelere kapadılar. Aslında artık ne ben Oktay’dan haber alabiliyordum, ne de o benden...
Gözümdeki bandı açıp kapıyı kilitledikleri zaman ilk yaptığım iş hemen pantolonumun bir köşesinde kendi yaptığım küçük bir cebe sakladığım, içinde bazı adreslerin yazılı olduğu antibiyotik habını yutmak oldu!.. Hani o içinde antibiyotik olan ilaç kapsülleri vardır ya, onu açıp içindeki antibiyotiği boşaltarak oraya gerektiğinde saklanmak için falan lazım olacak bazı tanıdıkların adreslerinin yazılı olduğu bir kağıdı koymuştum. Üzerimizi ararken, o hengamede daha çok silaha falan baktıkları için olsa gerek onu bulamamışlardı; hemen kaşla göz arasında onu yuttum!.. Zaten daha sonra orada fazla kalmadık. Geldiler, gene gözümü bağlayarak bir arabaya bindirdiler. Kontrgelillaya doğru yola çıkıyorduk!..
“Burası Türk Genel Kurmay’ına bağlı Kontrgerilla örgütü, burada anayasa babayasa yoktur, burada ya sorduğumuz sorulara cevap vereceksin, ya da öleceksin”!..
Araba durdu. İki yanımda koluma girmiş birer asker, gözlerim bağlı, fazla uzun olmayan bir merdivenden çıkarak bir yere geldik. Hiç unutmam, o ara akşam haberleri vardı radyoda, çünkü sesini duyuyordum. Çırçıplak soyarak yere yatırdılar ve aynen -ne bir kelime az, ne de fazla- “burası Türk Genel Kurmayı’na bağlı Kontrgerilla örgütü, burada anayasa babayasa yoktur, ya sorduğumuz sorulara cevap vereceksin, ya da öleceksin” diyerek başladılar sorular sormaya... Yok işte hapisten kaçtıktan sonra nerede kalmıştım da falan... “Filistin’e gittim, uzun zaman oradaydım. Sonra dönünce de bir ara Ankara’da kız kardeşimde kaldım. Buraya da yeni geldim” dedim. (“Kız kardeşimde kaldım” deyince, birinci derecede aile ferdi olduğu için bunun suç olmadığını biliyordum!..)
Tabi inanmadılar, başladılar falakaya! Bir yandan da ayak parmağımdan, cinsel organımdan ve kulak mememden ceryan veriyorlardı. Ama bu arada bir hata yaptılar!.. Çırçıplak soyarak yere yatırırlarken birisi dedi ki, “kolundaki şu saati çıkar kırılmasın”! Bu söz o zaman bana o kadar moral vermişti ki sormayın!.. O an, herhalde yaşamı devam ettirme güdüsüyle olacak, insanın kafası acayip çalışıyor! Bir anda kafamdan, “eğer bunlar beni öldürecek olsalardı kolumdaki saatle niye uğraşsınlar ki” gibi ilginç bir düşünce geçmiş, bu da bana işkencede acayip direnme gücü vermişti!.. Tabi bu işin esprisi; ama ben sonuna kadar ısrar ettim ilk söylediklerimde. Bir ara gözlerim bağlıyken bizi dişçiye götüren arkadaşı -“Terziyi”- getirdiler ve o, “Münir ben anlattım saklayacak bir şey kalmadı” falan gibi şeyler söyledi, ama ben gene de, “bu kişiyi tanımıyorum” diyerek ısrar ettim söylediklerimde... Çünkü bir kere yalan söylediğin ortaya çıkar ve sen de bunu kabul edersen ondan sonra işin bitmiş sayılır! Bunu çok iyi biliyordum...
Bu ilk işkencede başka bir şey sormadılar, ama bu kadarı bile yeterdi zaten, çünkü bayılmak üzereydim... Aldılar beni mahsen gibi bir yere kapattılar. Eller, ayaklar zincirli tabi. Üzerimde de kefen gibi kanlı bir gömlek vardı verdikleri... Sabaha kadar orada pinekledik!..
Sonra, sabahleyin birisi geldi ve gene gözlerimi bağlayarak aldı beni yukarı kattaki bir yere götürüp bir sandalyeye oturttu. Ve tembih etti, “bak” dedi, “şimdi senin sorgunu albayım yapacak ona göre, eğer sorulara doğru dürüst cevap vermezsen ne olacağını biliyorsun”!.. Neyse, seslerden anlıyorum, birisi geldi oturdu. Ve sert bir sesle, önce gene, “burası kontrgerilla, sen de burada esirsin” falan laflarını sıralayarak başladı beni sorguya çekmeye...
İşin özü şu: İfademde, ortada örgüt diye bir şeyin olmadığını söyleyerek, bu çalışma boyunca da ifade ettiğim şekilde durum ne ise onu özetledim. Yok Merkez Komitesi’ymiş, yok Genel Komite’ymiş, gerçekte bu türden organlara sahip bir örgütün bulunmadığını, her şeyin süreç içinde geliştiğini kısaca anlattım. Ama tabi adamlar bununla yetinirler mi? Ortada daha önce başlayan Mahirler’in mahkemesi vardı. Burada yargılanan arkadaşların verdikleri ifadeler vardı. Adamlar benden dört dörtlük bir örgüte ilişkin ifade bekliyorlardı!.. Olmayınca da, “vay sen bizimle dalga mı geçiyorsun” diyerekten ceryan vermeye devam ettiler. İlk günü böyle geçti. Sonra götürüp gene bir hücreye koydular. Gene her tarafım zincirli olarak tabi. Bu arada hücredeki karyolaya da zincirle bağlıydım... Verdikleri yemek ise tam dört tane zeytin, bir ince dilim ekmek, bir bardak da su... “Bak” diyorlardı, “eğer albayımın istediği şekilde cevap verirsen ona göre yemek gelecek yoksa bu kadar”!..
Sadece yemekle kalsa gene neyse, bir de dinletilen işkence sesleri vardı bu arada. Kadın, erkek bağrışları, çığlıkları... İnsanın moralini bozmak için ne gerekiyorsa yapıyorlardı...
Ertesi gündü galiba, ifade için gözlerim bağlı olarak gene beni yukarı çıkarmışlardı. Girdik bir odaya, sonra birden gözümdeki bağı çözerek önümde ki masanın üstünde yayılmış bulunan gazeteleri gösterdiler...
O arada Kızıldere olmuştu ve gazetelerde de bizim arkadaşların cesetlerinin bulunduğu fotoğraflar vardı. “Bak” dediler, “görüyorsun, artık saklayacak hiçbir şey kalmadı, her şey bitti”!.. Ben tabi hemen anlamıştım durumu. O moral bozukluğuyla yıkılacak ve istedikleri ifadeyi verecektim... Fotoğraflara baktım baktım (o an hiç gözümün önünden gitmiyor! Her şey bir anda adeta bir film şeridi gibi geçmişti gözümün önünden...) ama hiçbir reaksiyon göstermedim. Birden dediler ki: “Yahu sen ne kadar ruhsuz bir adamsın, bak önünde arkadaşlarının parçalanmış cesetleri duruyor ve sen hiçbir reaksiyon göstermiyorsun. Aynı gazeteleri Ertuğrul’la Yusuf’a gösterdiğimiz zaman onlar birbirlerine sarılarak hüngür hüngür ağladılar”!.. Sonra, “bak gel buraya” diyerek bana Yusuf’un ifadesini gösterip, oradan bazı paragrafları okudular. Ben, bunlara inanmadığımı, bunların doğru olmadığını söyleyince de bana altındaki imzayı göstererek, “bak sen şimdi bu imzaya da inanmazsın ama dinle” diyerek, bir tek benim ve Yusuf’un bildiği bir konudaki ifadeyi okudular...
Daha önce de anlatmıştım. Yusuf, Mahir’in Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki ifadesine takmıştı kafayı. Zaten Mahirler’le buluşmada da en çok tartışma konusu olan bu idi. Yusuf Mahir’e, “neden siyasi savunma yapmadığını” soruyor, neden “Elrom’u ben öldürdüm” demediğini, neden suçu İlyas’ın üstüne atarak kaçak dövüştüğünü, savunmada neden Kemalizm konusunda yanlış şeylere yer verildiğıni söyleyerek onu suçluyordu. Bu konuyu o kadar ön plana almıştı ki, avukatlardan Mahir’in mahkeme ifadelerinin kopyasını aldırarak bunları bir kavanozun içine koyup, sadece kendisinin bildiği bir yere gömdürmüştü. Bu olayı bir ben biliyordum bir de kendisi. Herhalde, ifadenin Yusuf’a ait olduğuna beni inandırmak için olacak, ifadeden bana o paragrafı okudular... Yusuf tabi her şeyi bir bir anlatmıştı!.. “Bak” dediler “bütün bu ifadelerden sonra senin ifadenin artık bir önemi kalmadı”...
Yapacak bir şey kalmamıştı... Diğerlerinin 150-200 sayfalık ifadelerinden sonra benim o kısa “emniyet ifadem” bu şekilde ortaya çıktı!..”
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları




















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023