Münir AKTOLGA
KÜRESELLEŞME SÜRECİ VE KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM DİYALEKTİĞİ...
“Yeni eskinin içinde gelişir” demiştik!..
Daha önceki çalışmalarda, soğuk savaşla birlikte ikiye bölünmüş dünyada kapitalist dünyanın kendi içindeki ilişkilerin de değişmeye başladığından bahsetmiştik... Ama giderekten, kapitalist dünya içindeki gelişmeler sadece kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki ilişkilerle sınırlı kalmıyor, mevcut yapının işletme sistemi olan kayıtsız şartsız tekel egemenliğine dayalı tekelci kapitalizmin kendisi de değişmeye başlıyordu. Çevrenin -dış dünyanın- değişmesi, eski biçimiyle tekelci kapitalizmin varoluş koşullarını da yok etmişti. Dünyanın ikiye bölünmesi bunun için bir milad olmuştu adeta. Tekelci kapitalizmin, yeni koşullarda daha önceki varoluş biçimini devam ettirmesi artık mümkün değildi…
Daha sonra da, “peki pratikte değişen ne oldu” diye sorarak demiştik ki; “büyük kapitalist ülkeler yerli yerinde duruyorlardı, finans kapital de duruyordu yerinde, değişen ne olmuştu gerçekten? Öyle sanıyorum ki, bu soruya verilen cevabı geride kalan şu son yirmi yıl doğrulamıştır!..
“Değişen şu oldu: Eskiden tekel+ulus devlet bir bütündü. Egemenlik alanını genişletmek için bu ikili birlikte hareket ediyorlardı. Sermaye ulus devletin açtığı güvenli yolda yürüyerek dünya pazarlarını istilâ ediyordu. Ki bu da, aynı hedefi güden, herbiri diğerlerinin aleyhine olarak kendi nüfuz bölgesini genişletmek isteyen emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri ön plana çıkarıyordu. Ancak, bu sürecin ve bu sürece yön veren çelişkilerin, yeni dönemde de -yani ikiye bölünmüş dünya ortamında da- eskiden olduğu gibi aynen sürmesi artık mümkün değildi. Çünkü bu, bütün bir insanlığı topyekün yok oluşa götürebilirdi. İşte, iş bu noktaya gelince, durum, bütün diğer yasaların üstünde olan “yaşamı devam ettirme” yasası (“survive”-“überleben”) açısından sürdürülemez hale gelince, sermaye yavaş yavaş ulus devlet yükünü sırtından atmaya, dünya pazarlarına yayılmanın daha başka-barışçı yollarını aramaya başladı”.
“Ama ne olabilirdi bu “yeni-barışçı yollar” diye sorduktan sonra bu soruya da şöyle cevap veriyorduk:[1]
“Bir malı daha iyi kalitede, daha hızlı ve ucuza imal ederek rekabet gücünü elde tutmak, bu şekilde, daha çok satarak, dünya pazarlarında daha çok yer kapmak”!..
Ortaya çıkan sonuç gerçekten çok önemli idi; ki bunu da şöyle ifade etmiştik: “İşte, yeni dönemin, “soğuk savaş” döneminin, atom bombasından daha güçlü, en önemli “silâhı” bu olmuştur! Öyle bir silahtı ki bu, hem “sosyalist sisteme” karşı, hem de kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabette birbirlerine karşı etkiliydi; üstelikte, hiçbir kullanma riski taşımıyordu!..
Gerçekten de müthiş bir şeydi bu! İkiye bölünmüş dünyada, soğuk savaş devam ederken yeni-küresel dünya sisteminin tohumu ana rahmine böyle düştü. Ve kimse farkına varmadan, usul usul böyle gelişmeye başladı”...
Soğuk savaşı sona erdiren diyalektiğin özü buradan kaynaklanıyordu!..
Sonrasını biliyoruz!. Duvarların yıkılışı, ikiye bölünmüş dünya pazarlarının tekleşmesi, ve de, sermayenin adeta zemberekten boşanmışcasına dünyanın dört bir tarafına doğru yayılması doğru gidiyordu...
“Bu o kadar önemli bir gelişmeydi ki, birkaç yıl içinde gelişmiş ülkelerdeki yatırımlar bıçak gibi kesilmeye başlamıştı. Sırtına dolarlarını eurosunu yükleyen kapitalistler Çin’e, Hindistan’a, Türkiye’ye, üretim maliyetleri nerede düşükse, kim kendilerine daha elverişli yatırım olanakları sunuyorsa oraya gitmeye başlamışlardı! Enformasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği, küçük bir köy haline gelmiş dünyada üretimin nerede yapıldığı hiç önemli değildi artık. Hatta öyle ki, bir malın bir parçasını Çin’de, bir parçasını Polonya’da yaptırarak, sonra da bütün bu parçaları, örneğin Türkiye’de bir araya getirip monte etmek bile mümkündü. Önemli olan, rekabet mücadelesinde en iyi kalitede ve en ucuza üreterek azami kâr’ı gerçekleştirebilmekti. Üretimin, yatırımların hangi ülkede olacağının sermaye açısından başka hiçbir anlamı kalmamıştı.[2]
Sermaye, sırtındaki “ulusal” etiketini hiç düşünmeden çıkarıverince gelişmiş ülkelerin ulus-devlet yöneticileri de sap gibi ortada kaldılar!.. Yatırım olmayınca işsizlik ve devlet bütçesindeki açıklar çığ gibi büyümeye başlıyordu buralarda. Ve işin ilginç tarafı, iktidara kim gelirse gelsin hiçbir çözüm yolu da görünmüyordu ufukta! Hani öyle eskiden olduğu gibi, muhafazakârlar gider, sosyal demokratlar gelir, ya da tersi, işlemiyordu artık!..
Sonuç: Gelişmiş ülkelerde yatırımlar, ekonomik büyüme dururken, gelişmekte olan ülkelerde kapitalizm-üretici güçler hızla gelişmeye başladı”...
„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“, „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“ VE TÜRKİYE
Bugün, „gelişmekte olan“, ya da „azgelişmiş“ dediğimiz ülkeler, yakın geçmişte, şu ya da bu şekilde „bağımsızlıklarını“ elde ettikten sonra, bu sefer de, Soğuk Savaş dengelerinden yararlanarak iktidarı elinde tutan “ulus devlet yaratıcısı”, bu anlamda „ulusalcı“ bürokratik elit bir tabakanın -“Devlet sınıfının”- yönetimi altına giren, üretici güçlerin gelişmesinin adeta dondurulduğu, kısır bir döngünün içinde debelenip duran ülkelerdir. Öyle ki, halâ „ulusal bağımsızlığı temsil ettiğini“ iddia eden bu “Devlet sınıfı”, artık ülkede üretici güçlerin gelişmesini engelleyen başlıca unsur haline gelmiştir. „Ulus-Devlet“, kapitalist-burjuva devlet demek olduğu halde, „ulusal bağımsızlıkçı“ bu “Devlet sınıfı”, ülkede kendisinden bağımsız bir burjuva sınıfının gelişmesini bile engellemekteydi. “Devletçilik”, Devlet mülkiyeti, bu mülkiyete tasarruf yetkisine sahip bürokratlarla -“Devlet sınıfıyla”- özdeşleştiği için, bunlar kendilerini sosyalist ülkelere özenerek „ilericiler“ olarak ilân etmişler, ülkede oluşturdukları Devlet tekelciliğiyle özel sektörün, bireysel kapitalistlerin yolunu tıkar hale gelmişlerdi!..
TÜRKİYE ÖRNEĞİ…
Bütün bu söylenilenlerin en güzel örneklerinden biri Türkiye’dir![3] Türkiye’deki „Devlet sınıfı“da „ulusal bağımsızlıkçılığı“, ulus Devlet savunuculuğunu kimseye bırakmaz! „Devletçilik“ onların da „ulusalcılığının“ vazgeçilmez unsurudur! Öyle ki, bunlar, iktidarı ellerinde tutabilmek uğruna, „Marksist“ oldukları için „Devletçi“ olan „solcularla“ ve faşist-ırkçı oldukları için Devleti yücelten “sağcılarla” da kol kola girmişler, gelişmek, ilerlemek-zenginleşmek isteyen halkın karşısında adeta bir duvar örmüşlerdir. Bütün o „ulusalcı“ söylemlerin ardında yatan gerçek budur! Bunlar tepeden inmecidirler! Bunlar için „halk“ „cahil“, güdülmesi gereken bir sürüden-Reaya başka bir şey değildir. Her şeyin en iyisini, doğrusunu onlar bilir! Çünkü onlar, „vatan, millet kurtarıcı“ “Devletin asıl sahipleridir”!..
Ne kadar ilginç değil mi, yukardaki paragrafı 2013’te kaleme almışım!..O zamandan bu yana şu son on yılda neler değişti ülkede bir düşünsenize!.. Çünkü şimdi artık bir değil iki “Devletçi Mahallemiz” ve “vatan-millet kurtarıcı” iki Devlet sınıfımız var!! “Batıcı-Beyaztürkler”e bu arada bir de “İslamcı-Siyahtürkler” eklendi!! ”Demokrasi cephesinin” baş oyuncuları durumunda olan eski yapının “ezilenleri” Devleti “Beyaztürk ezenlerden” arındırma mücadelesi verirken ne zaman ki demokrasi mücadelesinde başarıya ulaşma noktasına yaklaştılar ve iş “Devleti ele geçirme” noktasına vardı, o andan sonra bir de baktık, daha önce “biz Devletçiliğin ve milliyetçiliğin her türlüsünü ayaklarımızın altına aldık” diyenler birden ele geçirmeye çalıştıkları o Devlet tarafından ele geçirilen “yerli-milli Devletçi Siyahtürkler” haline gelivermişler!.. Sil baştan!.. Sonuç mu; şimdi sanki, daha önce yaşayarak gördüğümüz filmin aynısının aynada yansıyan tersini görüyormuşuz gibi!..
Türkiye bu idi işte! “Tarihsel devrim” mekanizması ile yukardan aşağıya doğru “yoktan bir ulus yaratmaya çalışırken adeta iki kültürel “Mahalleden” oluşan bir yapı ve birbirine düşman iki ulus yaratan kahramanlar” ülkesi idi!..
Ya „ilericiler, solcular„ demokrasi kahramanları“, onlar nerede duruyorlardı bu süreçte?[4]
Elbette ki, “Beyaztürk Devlet sınıfının saflarında!! 27 Mayıs sonrasında “Beyaztürk Devlet sınıfı”nın açtığı yolda siyaset sahnesine çıkmaya başlayan ve hep onun gölgesi altında yol alan, onların yedek gücü “2. Kuşak Jöntürkler” olmaktan daha ileriye gidemeyen bu insanlar daha başka nerede durabilirlerdi ki!.. Ondan sonra da, „bu halk bizi niye desteklemiyor, Türkiye’de sol neden güçlenemiyor” diye yakınıp durdular hep! Niye destekleyecekti ki halk sizi; bir kere halkın gözünde siz hep o “Beyaztürk Devlet sınıfının” müttefikleri olarak yer almışsınız!..
İnsanlar önlerindeki sorunlarla ilgileniyorlar, akşam eve götürecekleri ekmeğin kavgasıdır onların kavgası. Ve hele Türkiye gibi henüz daha kültürel “Mahallelerden” oluşan bir toplumda onlar bu kavgada kim nerede duruyor sadece ona bakıyorlar. Sen ne dersen de, eğer sen o antika “Devletçi” yapının bulunduğu yerde duruyorsan, ağzınla kuş tutsan bile onlar için bir işe yaramazsın! Osmanlı’dan bu yana böyledir bu. Halkın kafasındaki pusula hiç şaşmaz!..
AK Parti’nin iktidara geldiği ilk dönemi, bu döneme damgasını vuran atmosferi düşünelim, bir yanda küreselleşme sürecinin o ilk aşamasına özgü gelişmeler, buna paralel olarak da birden gündeme giren Avrupa Birliği’yle bütünleşme süreci!.. Bütün bunlar, “ulusalcılığı” “batıcılıklarının” ayrılmaz bir parçası olarak gören Beyaztürk Devlet sınıfını suç üstü yakalamıştı! Küresel sermaye ile ilişkilerin gelişmesine, Avrupa Birliği’yle bütünleşme sürecine karşı çıkmak zorunda kalmaları onların yüzündeki “çağdaşlık” “ilericilik” “batıcılık” maskesini birden indiriveriyordu! “Kral çıplak kalıyordu”!
Ama bu sürece hazırlıksız yakalanan sadece onlar mı idi! Daha düne kadar koruyucu dinci kabuklarının içinde “Beyaztürk-Devlete” karşı ayakta kalabilme mücadelesi veren Anadolu kapitalistleri de şaşırıyorlardı bu işe! Ama onlar çabuk toparlandılar! Gökte aradıkları ilâhi yardımı birden yerde, Avrupa Birliği’yle bütünleşme sürecinde, küresel demokratik devrim sürecine entegre olmakta bulunca kısa zamanda toparlandılar! Eski “dinci” Anadolu burjuvalarını birden bire “küreselleşmeci” yapan, “dinci” motiflerle yerel düzeyde demokrasi mücadelesi veren “Anadolu Kaplanlarını” küresel dış dinamikle birleştiren diyalektik budur işte! Bu süreçte başta Türkiye olmak üzere, gelişmekte olan bütün ülkeleri kasıp kavuran devrimci dalganın esası budur. Bu nedenle, o dönemde bir değil iki kere devrimci idi bu ülkelerin burjuvaları! Birincisi, kendi ülkelerinde gerçekleşen demokratik devrimde taşıdıkları öncü rolden dolayı. İkincisi de küresel demokratik devrime katkılarından dolayı…
Anadolu kapitalistleri elbette ki kendileri için demokrasi isteyerek ayağa kalkıyorlardı. Yani, özel olarak halkı, işçileri düşündükleri, onlara acıdıkları için, ya da ideolojik nedenlerden dolayı değil! Ama işte tam bu noktada, onların çıkarlarıyla halkın-işçilerin çıkarları kesişiyordu, demokrasi mücadelesi bütün halkın mücadelesi haline geliyordu. Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen “Beyaztürk”-Devletçi işletme sisteminin yerine serbest rekabetçi bir işletme sisteminin geçmesi sadece Anadolu kapitalistlerinin işine yaramıyordu, bundan çalışanlar da yararlanıyorlardı. Kapitalist, azami kâr peşinde koştuğu için, özgürce üretim yaparak daha da zenginleşmek için istiyordu demokrasiyi, Devletçi sistemin önüne çıkardığı engellere bu yüzden karşı çıkıyordu. Ama bütün bunları gerçekleştirebilmesi için onun kendi arkasında durarak işgücünü özgürce satabilen işçilere de ihtiyacı vardı. Zaten kapitalist bunun içindir ki köylüyü işçi yaparak özgürleştiriyordu. Evet özgürleştiriyordu! „Bu da bağımlılığın başka bir biçimi“ olsa bile gene de özgürleştiriyordu!..
Devlete bağlı kamu iktisadi teşebbüslerinde, bir kişinin yapacağı iş için torpille işe alınan beş kişinin çalıştığı bir düzeni savunmak mı idi „ilericilik“! „Hangi sistem altında gelişiyordu üretici güçler“, belirleyici olan bu değil miydi! Evet, geçmişte „kamu iktisadi teşebbüslerini“ desteklemek o dönemde belki “ilericilikti”, ama artık ilericiliğin ölçüsü bu olamazdı…
Bütün bu söylenilenleri şöyle özetlemişiz on yıl önce:
“Ey, küresel bir dünya sisteminin doğmakta olduğunu göremeyen eski “ilericiler”, kapitalizm bir dünya sistemi haline geldi artık! Sermaye küreselleşti. Sermayenin ulus’u kalmadı! Ulusalcı nutuklarla sizi uyutanlar, sizin „Devletçi ulusal-sermaye“ dedikleriniz, küresel rekabet mücadelesine girmek istemeyen, ulusal duvarların arkasına gizlenerek kendi tekel konumlarını muhafaza etmeye çalışan yerli bezirgânlardır. Bugün, içinde yaşadığımız küreselleşme sürecinde, „kim ki taş üstüne taş koyuyor, niyeti, menşei, „ulusal kökeni“ ne olursa olsun hoş geldi sefa geldi“ ülkemize demeyi öğrenmeden artık ne devrimci olunabilir, ne de çağdaş. Çünkü, kendi ülkende üstüste konulan o taşlardır ki, hem yerel, hem de küresel düzeyde, üretici güçlerin gelişmesini ifade eden onlardır. Kapitalizmin kendini inkârı sürecinin köşe taşlarıdır onlar! Bu diyalektiği anlayamıyorsanız hiç olmazsa susun!..”
ANCAK, BU SÜREÇ GELDİ SONRA BİR NOKTAYA DAYANDI...
Küreselleşme sürecinin dış dinamiği olan küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere doğru giderken ön koşul olarak demokratikleşmeyi ileri sürmesinin („şunları, şunları yapar sistemi daha şeffaf, daha demokratik hale getirirseniz gelir ülkenizde yatırım yaparım” deyişinin) gelişmekte olan ülkelerin iç dinamiğiyle de birleşince bunun son yıllara damgasını vuran bir küresel demokratik devrim rüzgarına neden olduğunu söylemiştik. Öyle ki, küresel sermayenin, bu, „kim daha çok demokratikleşirse oraya daha çok gelirim“ deyişi, çoğu zaman, gelişmekte olan ülkeler açısından adeta bir yarışa bile dönüşüyordu!!. Bütün o Doğu Avrupa ülkelerini getirin gözünüzün önüne, bunların AB’ye katılmak için nasıl bir yarış içine girdiklerini düşünün! Bunun da ötesinde, o dönemde Türkiye’de yaşanılan “demokratikleşme çabalarını” düşünün, o “barış süreci” bile aslında itici gücünü bu dinamikten almıyor muydu! Yoksa siz, bütün bunlar öyle birden bire bir ilham geldi de öyle mi gerçekleşti sanıyorsunuz! „Tanrının yer yüzündeki temsilcisi“ olarak kabul edilen o “Devlet anlayışı” nasıl olmuştu da sarsılmıştı birden bire![5] Daha, neyi başardığının bile tam olarak farkında olmayan o Anadolu burjuvazisi, nasıl olmuştu da öyle bütün bu işleri başarma yoluna girmişti!..
SON BÖLÜM (3): BUNDAN SONRA NASIL YOL ALACAĞIZ, NEREDE BULUNUYORUZ VE DAHA İLERİYE DOĞRU NASIL GİDECEĞİZ?.
[1] Hatıralar… https://www.aktolga.de/rem_turk.html
[2] Bu konuda Zeki Alptekin’in yeni çıkan kitabını öneririm: “Küresel Üretim Zincirleri ve ‘Deglobalizasyon’ https://www.idefix.com/arama?q=Zeki%20alptekin&fbclid=IwAR0Z9M_JrnHlVkJCCEJ8k6mrlT6YMFopQhymHypF8xH8jnOHycm5EXVjKQ8
[3] Ama sadece Türkiye değil! Alın bir Suriye’yi, Arap ülkelerini, Afrika ülkelerini, ya da Asya’daki birçok diğer ülkeyi, bunların çoğunu genel olarak aynı “gelişmekte olan ülkeler” kategorisi içinde ele alabiliriz. Türkiye bunların belki de en ilerisidir...
[4] “Hatıralar”, https://www.aktolga.de/rem_turk.html
[5] „Sarsıldı“ diyorum, çünkü yıkılmak bir yana, daha sonra gördük ki, rengini “Siyaha” boyayarak kendisini ele geçirmeye gelenleri ele geçiren gene o “kutsal Devlet” anlayışımız oldu!!..
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları





















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023