Ümit KIVANÇ
Bunca cinayetin işlendiği ülkede, maalesef kısmen de haklı nedenlerle ihmal ettiğimiz bir şey var. İhmal ettiğimiz için, bir türlü tamamlanamadığımız, insanî ve toplumsal bütünlüğe kavuşamadığımız şeylerden. Tamamlanamayış bir yana, biraz daha eksilmemize yolaçıyor bu ihmalimiz.
Ve bu, aynı yöndeki tek ihmalimiz değil. Alışık dahi sayılırız bu bilinçli ihmallere. Kendimize soru sormamızı, mazallah, en ufak yüzleşmeyi gerektirecek işlemler bizim için ihmal edilebilirdir.
Bunca cinayet işleniyor ve biz ister istemez yalnız kurbanları görüyor, onlarla, onların kurban edilmiş oluşuyla, onların eksikliğiyle yaşıyoruz. Öldürenlere bakmıyoruz. Onlar hakkında düşünmüyoruz. “Kırk bin insan öldürüldü” diyoruz meselâ. Bu, iyimser bir tahminle, en az bir kişi öldürmüş otuz beş-kırk bin arası insan demek.
İnsan öldürmek, öldürenin hayatını nasıl değiştiriyor? Herkes ve her cinayet aynı değil, şüphesiz. Öldürmenin güdüleri, mantığı, duygusu aynı değil. Yine de, bizim durumumuzda özellikle siyasî cinayetlerin büyük çoğunluğu için ortak yönler arayabiliriz. Zira Türkiye'de cinayetlerin çoğu devlet görevlileri tarafından işleniyor.
Şu anda âdetâ sırayla irice Güneydoğu ilçelerini dolaşıp hepsinde arkalarında çocuk ölüleri bırakan Özel Tim'cileri uykularında rahatsız eden herhangi bir duygu var mı? Varsa, on bir sene önce Mardin Kızıltepe'de on iki yaşındaki Uğur'a on üç kurşun sıkanların duygularına mı benziyordur?
’90'larda Kürt illerindeki seri cinayetlere, faili meçhullere bulaşanlardan, Batı'da, meselâ Gezi sürecinde bile isteyerek gençleri öldürenlerden mahkeme önüne çıkarılabilenlerin haline tavrına bakılırsa, resmî katillerde hakim tavır, “yiğitliğe bok sürdürmeme”. Elbette bastırmaya çalıştıkları korku da var. “Ya devletin bu defalık bizi harcayacağı tutarsa” korkusu. Ancak “insan öldürme” gibi sarsıcı bir hadiseyi, zamanda geri giderek veya ardından, başka boyutlarda, başka boyutlarıyla tekrar tekrar yaşıyorlar mı? Göründüğü gibi, umurlarında değil mi? Olmayabilir mi? Yaşananı ve yaptıklarını, tıpkı kendileri gibi bir insanın hayatına son vermek olarak görebiliyorlar mı? “Vazifeydi” diyerek her şey halloluyor mu? Yoksa öldürdüklerine karşı damarlarına zerk edilmiş nefret mi sağlıyor öldürülene farklı, aşağı seviyeden yaratık muamelesi yapmayı?
Bilemiyoruz. Askerliğini yaparken insan öldürmüş, sonra da dönüp çoluk çocuğa, sıradan hayata karışmış birileri için durum nedir peki? Gerilla cesedini ip bağlayıp yerlerde sürükleyebilen birilerinin iç dünyalarında çok da derin çalkantılar yaşamadığını tahmin edebiliriz. Edebilir miyiz? En azından, bunu yapmış bir insanın, hayatının gerikalanında, bunu yapmamış ve yapmayacak insanlardan farkı olmayacak mıdır? Nasıl bir fark?
Umarım anlaşılmıştır ki, kimsenin iyi veya kötü olmasından değil, hepimizi ilgilendiren genel ve vahim bir meseleden sözetmeye çabalıyorum.
Şu anda Türkiye'de devlet adına insan öldürmüş on binlerce kişi yaşıyor bu memlekette. (Öldürmekte ve öldürecek olanlardan sözetmiyoruz henüz.) Bunca yaygın bir olgu sözkonusuysa, şu beylik soru bizim için güncelliğini kaybetmiyor demek: İnsan öldürmüş insan hayatına eskisi gibi mi devam eder?
Toplum olarak, öldürme meselesiyle ilgili çok çarpık bir anlayışa sahip olduğumuzu sanıyorum. Daha doğrusu, bunu özel bir konu bile saymadığımız, mesele dahi saymadığımız gibi bir izlenimim var. “Namus cinayeti” denen korkunç “prosedür”de diyelim ablasını öldürmekle görevlendirilen delikanlıya da muazzam bir ceza verildiği, hayatının karartıldığı hiç hesaba katılmıyor, meselâ.
Belki devletin durmadan çocuk öldürebilmesi ve bunun toplumun çoğunluğunda hemen hiçbir tepki yaratamayışı, öldürmeyi öldürenin de başına gelmiş bir lanet saymayışımızla ilişkilidir. Devletle mücadele eden silahlı örgütün de “yanlışlıkla” çocuk öldürebilmesi ve bunun pek tepki yaratmaması da, aynı şekilde, muhtemelen...
(Ölen çocuk Kürt'se duygudaşlığın, merhametin birden birkaç basamak inmesi elbette çok daha aşağılık ve alçakça duygularla da ilişkili. Bunu şimdilik konu dışı bırakıyorum. Ancak ırkçılık konusunda da cinayete benzer bir durum var: Irkçının aşağıladığı, saldırdığı kurbana bakıyoruz daha çok; oysa ırkçılığın bizzat sahibini ne hale düşürdüğünü de ihmal etmemek lazım. Dolayısıyla toplum yapımıza, bu mikrobun yaygınlığını hesaba katan, ona göre bir teşhis koymak lazım.)
Bize “çatışma” diye yansıtılan ama gerçekte ne olduğunu tam anlayamadığımız kanlı olaylarda ardarda çocuklar ölüyor ve “insanlık” deyin, “Allah korkusu” deyin, ne derseniz deyin, bu faydalı malzemeden eser miktarda bulabileceğiniz herhangi bir toplumda infial yaratması gereken bu hal, bizde birkaç türlü tepkiye yolaçıyor:
İlki, haliyle, üzülenlerin, kabullenemeyenlerin infiali. Tek samimi tepki bu.
İkincisi, çocuğu kimin öldürdüğüne göre saf tutanların ikiyüzlü kınamaları. Buna “sizinkiler öldürmüyor mu?” şirretlikleri dahil. Bu soğukkanlı ve soğukkalpli tutumun derhal takınılabilmesi, yukarıda değindiğim, “öldürme”yi mesele saymayışımızla ilişkili işte.
Üçüncü tepki, hem bir toplum olmadığımızı gösteriyor hem de kelimenin tam anlamıyla bir insan topluluğu olmadığımızı: Oh, iyi oldu, gebersin! Burada ortaya getirmeye çalıştığım mesele açısından en önemlisi, bu tepki tarzı. Katilin katilliğini umursamayışını andıran bir çiğlik, kalpsizlik, vicdansızlık var burada. Bir çocuğun öldürülmesi karşısında “gebermiş, iyi olmuş” diyebilen birinden beklenemeyecek kötülük var mıdır?
Yoktur.
Toplumumuzun azımsanmayacak bir bölümü bu halde mi sahiden?
Yoksa bir genel “hava” yukarıdan pompalanarak her yeri kaplıyor ve bunun yarattığı “normal”, insanların iyilik-kötülük eşiklerini kötülük yönüne doğru itiyor mu? Normal zamanda kötülük yapmayacak insanların, aralarında tanıdıklarını gördükleri yağmacı, linççi kalabalıklara kolayca katılabilmeleri, sonradan da pişman olabilmeleri tarihte sık rastlanmış bir hadise. Halimiz bu sınıfa mı giriyor yoksa kendi günahına karşı yapısallaşmış bir umursamazlık hali, cinayeti, hattâ katliamı mesele saymamaya imkân veren -vee!.. doğru tahmin ettiniz: tarihten gelen- bir “millî değerler” sistemi mi var?
Dinin başlıca tartışma konusu edildiği, sözümona dinî değerlere dayalı bir toplum hayatı peşinde koşanların birçok alanda belirleyici olduğu bir ülkede, sormamız gereken sorular yavaş yavaş nitelik değiştiriyor. Şahsen, “İnsanlar bu kadar dindarken aynı anda nasıl bu kadar merhametsiz ve ikiyüzlü olabiliyorlar?” diye soragelmiştim uzun yıllar. Artık, “Din diye belledikleri şeyi de kapsayan, üstelik güya baş hasım gördükleriyle de paylaştıkları bir ‘millî değerler’ zemini mi insanları böylesine vicdansız, saldırgan ve cani ruhlu yapıyor?” diye soruyorum.
İktidarda kalma, hattâ var kalma şansını hepimizi ateşe atmakta gören muktedir İslâmcılar hayatımızı cehenneme çevirmeye çalışıyor. Cayır cayır yanarken, hiçbir kalıcı, yapısal meselemizi konuşamıyor, dolayısıyla halletmeye çalışamıyoruz.
Oysa bir çocuk öldürüldüğünde gösterdiğimiz tepkiler, takındığımız tavırlar, hepimizin acilen ruh ve sinir hastalıkları kliniklerine yatırılmasını, tecrit edilmesini gerektiriyor. Bugünkü iktidardan kurtulduğumuzda, bu halimizle nasıl bir gelecek kurabileceğiz?
Yazarlar
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024