Halil BERKTAY
[2 Haziran 2020] Troller, biliyorsunuz, Germen-İskandinav folklorundaki orman cüceleri. Günümüzden kabaca 100,000 – 30,000 yıl önce Avrupa coğrafyasında Neandertaller ile Homo sapiens birlikte yaşıyordu. Sonra Neandertaller yokoldu. Biz, yani Homo sapiens, dünyada yalnız ve yakın akrabasız kaldık. Neandertallere dair anılarımızın trollerde yaşadığı sanılıyor. Belki de Homo sapiens’in bilinçaltındaki ilk ırkçılık katmanını oluşturuyor.
Geçenlerde bir grup arkadaş aramızda konuşuyor, daha doğrusu yazışıyorduk. Konu prehistorik troller değil, doğrudan günümüz medyası ve trolleriydi. Geçmişte yakından tanıdığımız, askerî-bürokratik vesayete karşı demokrasi safında birlikte yer aldığımız, aynı gazetede yazdığımız, ya da röportaj verdiğimiz veya televizyon programına konuk olduğumuz birkaç isim üzerinde duruluyordu. Şimdi çok başka yerlere uçmuşlardı. Nasıl yapabiliyor, böyle olabiliyorlardı? Sırf bir maddî çıkar ilişkisi miydi? Bilerek mi yalan yazıyorlardı? Yoksa konumları ve söylemlerine gerçekten inanıyorlar mıydı?
Kendimce cevap vermeye çalıştım, belki benden biraz daha materyalist yorumlara yatkın muhataplarıma. Çıkarcılık, demeye getirdim, vardır tabii (ve buna ayrıca değinebilirim). Ama esas açıklama olamaz. Birincisi, kimse kasıtlı ve bilinçli bir yalancılığı çok uzun süre devam ettiremez. Artık benimsemediği bir paradigmayı inatla savunamaz. Pörsür, sarkar, buruşur. Açık verir şuradan buradan. İkincisi, sırf çıkar ilişkisi 20. yüzyılın otoriter rejimleri ve kişiye tapma kültlerinin, bırakın geniş halk kitlelerini, milyonlarca aparatçik’i nasıl kadrolaştırıp seferber ettiğini açıklayamaz.
İman başattır; bu işin olmazsa olmazıdır. Kendi içinde çeşitli aşamalardan geçer. Muhtemelen söz konusu lidere gerçekten ve çok ciddî surette hayran olmakla başlar. Ortada bir akım, bir hareket, bir parti vardır. Önce aklen, vicdanen bu mücadele içinde yer alınır. Daha sonra, tabii ideolojisine göre, bazı durumlarda aidiyet kollektiften bireye akar. Partiye bağlılık, lidere (ve liderin kendinde vehmettiği misyona) bağlılığa dönüşür. Bu noktada, artık her bir siyasî adımı kendi içinde tartmaktan, doğru mu yanlış mı diye yargılamaktan vazgeçilir. Lider belirler. Lider öyle istiyorsa doğru demektir. Çin 1966-1976 arasında Büyük Proleter Kültür Devrimi diye bir facia yaşadı. Bizzat Mao başlatmıştı, “revizyonistler” ve “kapitalist yolcular” diye gördüğü (Liu Şaoşi ve Deng Şiaoping gibi) rakiplerini parti içinde altedemeyince kitlesel şiddet sayesinde yıkabilmek uğruna. ÇKP’nin üst düzey kadrolarının büyük bölümü, bütün içsel kuşku ve tereddütlerine rağmen Mao’nun peşinden gitti. Sonra, Mao 1976’da öldüğünde Politbüro derhal durdurdu Kültür Devrimi felâketini. Derken herkes özeleştiri yapmaya başladı. O sırada yaşlı ve kıdemli komünistlerden biri, niçin ve nasıl sürüklendiğini (Mao’yu kastederek) “O kadar çok olayda hep haklı ve doğru çıkmıştı ki, bu sefer de bir bildiği vardır diye düşündüm” sözleriyle açıklamıştı.
En kritik cümle budur benim için. Yaşadıklarımız karşısında, farklı mahallelerin ayrı kökenlerden gelişip giderek buluşan ve kesişen hayat tecrübeleri karşısında… en masum olanımızın bile içtenlikle, inanmışlıkla kuracağı temel cümledir. İşte bir yere kadar bu güven ve özgüvenle gider insanlar. Fakat gene yukarıdaki örnekte imâ edildiği gibi, o muazzam inanış ve bağlanış bir yerden sonra sarsılmaya başladığında ne olur? Bu noktada yoldaşlar iyiye ayrılır: realistler (= ampirisistler; ahlâküstücü, amoral Makyavelistler) ve idealistler (= teorisistler; çok uzun süre içselleştirdikleri dâvâdan kopamayan ütopyacılar). Birinciler için, evet, çıkar giderek ağır basar. Bunu da illâ şu kadar maaşa, şöyle bir villaya, bir zamanlar Sovyetlerdeki Nomenklatura’yı karakterize eden türden ayrıcalıklara indirgememek gerekir. Herhalde iktidara, özel bir çevreye, dar bir halkaya mensubiyetin; “etkili” ya da “sözü dinlenir” sayılmanın ve “ekran yüzü” haline gelmenin; kendi astları olmasının ve onlara emir verebilmenin manevî tatmini, en az bunlara eşlik eden maddî tatminler kadar, belki daha büyüktür. Liderin eteklerine tutunarak yükselmişlerdir ve gidecek başka yerleri yoktur. Onsuz, gerçek çapsızlıklarına, zavallılıklarına indirgenirler. (Bir Yagoda, bir Yezhov, bir Jdanov, bir Voroşilov nedir Stalinsiz? Kolayı var; oturup Stalin’in Ölümü filmini seyredin veya tekrar seyredin.) Dolayısıyla halen nemalanmak kadar, asıl cezalandırılmamak (iktidar cennetinden kovulmamak, düşmemek, her şeyi bir çırpıda yitirmemek) önemlidir.
İkinci gruptakilerin durumu ve sorunu daha karmaşıktır. Bunlar görece entellektüeldir; müktesebatlarına göre değişse de, fikir, düşünce, içsel tutarlılık diye bir meseleleri vardır (olması gerekir). Dolayısıyla ilk ateşli bağlanışı (gençlik heyecanını mı desek?), en azından bir kısmında tek tük soru işaretleri izlemeye başlar. Giderek çoğalır ve tehlikeli boyutlara ulaşır. Bu soru bana, kendi düşünsel dönüşümüm bağlamında çok soruldu: kendi kafanızda ne zaman ayrı düşmeye başladınız, mensup olduğunuz Maocu hareketten? Ama bu madalyonun sadece bir yüzüdür ve o kadar ilginç değildir aslında. Başlar işte; yeni ve aykırı fikirler nasıl gelirse gelir. Asıl ilginç olan madalyonun diğer yüzüdür: içinizde kopmaya başlayan fırtınaları nasıl bastırabildiğiniz; âdetâ beyninizin iki lobu arasında bölünmüş, şizoid bir varlık biçimini ne kadar sürdürebildiğinizdir.
Bu da son kertede patika bağımlılığına (path dependency) dayanır. Bizatihî mahalleye yerleşmişlik ve bir cemaate intisap etmişlik insanı kuşatır, sarıp sarmalar. Biraz boşanma sıkıntısı gibi, ama bin beteridir. Günlük hayattaki bütün kolaylık ve kanıksamışlıklarınızdan kopmayı göze alamazsınız. Arkadaşlarım/ız ne diyecek? Kaynanam, kayınpederim ne diyecek? Çocuklarımıza nasıl izah edeceğiz? Ben bu çevre dışında neyim ki? Sıfırdan başlayabilir miyim? (1980’lerin ikinci yarısında Aydınlık çevresi kısmen dağılırken, şimdi hayatta olmayan çok zeki, çok kinik (cynical), çok Makyavelist bir arkadaşım, aynen böyle, tamı tamına bu sözcüklerle anlatmıştı, hemen bütün düşüncelerinden ve ayrıca kişiliğinden nefret ettiği Doğu Perinçek’ten gene de neden kopamayacağını. “Halil, sen tarihçisin, akademik özelliklerin var, parti dışında bir hayatın var. Benim yok. Benim sözümona elektrik mühendisliğim, buzdolabı tamirciliğinden başka neye yarar?”) Böyle karakter ve kişilik trajedileri yaşanır. Binbir bağ sizi geri çeker. Girilen mecradan çıkamamayı, geri dönüş yapamamayı empoze eder.
Gene de aydın, okur yazar takımı için, asıl belirleyici olan, paradigmatik körlük dediğimiz zihniyet yapısıdır. Her sabah kendini yeniden ikna etmekle perçinlenir. Bu perçinleme de başkalarına, ötekilere, ideo-politik düşmanlara saldırı yoluyla sağlanır. (Adım adım yaklaşıyoruz, son dört beş yılın trolleşmesini anlamaya.) Kendimden örnek vereyim; bir zamanlar ben de bir cins troldüm derken ne kastettiğimi açmaya çalışayım. 1973-1980 arası, Solda fraksiyonlaşmanın doruğuydu. Henüz kimse bilmiyordu ama kapitalizm değil komünizm dünya çapında çöküşe gidiyormuş meğer. Belirgin tezahürü, sosyalist ülkelerin ve uluslararası komünist hareketin parçalanmasıydı. Paralelinde, Türkiye’de sosyalist solun kendi içinde 50 küsur gruba bölündüğü bir dönem yaşanıyordu. Hepsi aynı boy ve ağırlıkta değildi kuşkusuz. Üçgenin bir köşesinde, üç Sovyet taraftarı parti vardı: TKP, TİP ve TSİP. İkinci köşesinde, (Mahir Çayan’ın THKP-C’sinin türevleri diyebileceğimiz) Dev-Yol, Dev-Sol ve Kurtuluş. Üçüncü köşesinde de Maocu akımlar. Çıkardıkları haftalık dergiler itibariyle: Halkın Sesi, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği. Bütün bu toz dumana dışarıdan bakabilenler tarafından, topluca “Halkın Sülâlesi” diye anılıyorlardı.
Ben de bunlardan birini, Halkın Sesi’ni çıkaran ekip içinde çalıştım galiba iki yıl. Hapisten 1974 affıyla çıktım; 1975 yazında dört ay askerlik yaptım; 1977 sonbaharında ise yeniden sınava girip Ankara SBF’deki eski kürsümün asistanlığını tekrar kazandım. İşte o 1975 – 1977 arası, yani 28-30 yaşlarım olmalı. İmzasız yorum ve haberlerle kimbilir kaç sayfasını doldurmuşumdur, düşünmek istemiyorum. Ama (başka kimse adına değil, sırf kendim için konuşayım) ruh halimi çok iyi hatırlıyorum. İki köşetaşı vardı her haftanın gündemine bakışımın. Bir: dünyada ve Türkiye’de bizi doğrulayacak (Maoculuğu, Sovyet sosyal emperyalizmi teorisini, Üç Dünya teorisini vb doğrulayacak) neler oluyor? İki: ötekilerimiz ne demiş, ne yapmış son yedi gün içinde? Biz yüzde yüz doğru Marksistiz ya; bütün o revizyonist ve oportünistler, sınıf düşmanlarımız, neler yazmış çürütülmesi gereken? Önüme diğer fraksiyonların çıkardığı yığınla dergiyi alıyor, tarıyor ve önemli gözüken yazılara böyle bakıyordum açıkçası. Cidden okumak ve üzerinde düşünmek için değil. Bir şeyler öğrenmek için, maazallah, hiç değil. Sadece zaaflarını saptayıp nereden vuracağımıza karar vermek için. Bir şeytan taşlama egzersiziydi açıkçası. En önemlisi, kendimi ve kendi şüphelerimi düşünmeme olanak bırakmıyordu.
Budur işte, her sabah ötekilere, düşmanlara saldırmak suretiyle kendini yeniden ikna etmek.
Onun için, şimdi kamusal alanı bu kadar kirletmelerine hayıflandığımız medya trollerini çok iyi anlıyorum. Ruhlarını tanıyorum, bu gibilerin. Habire hedef ve düşman aramalarının çok güçlü, çok önemli bir nedeni var. Yukarıdan talimatı aşan bir neden. Her sataşma ve lâf atmalarıyla, her küfür ve hakaretleriyle aslında varoluşsal (existential) bir şey yapıyorlar. Nefret üzerinden şüphelerini bastırıyor, patika ve paradigma bağımlılığını pekiştiriyor, kendi kendilerini teyid ve tesis ediyorlar.
Öyle çok esrarengiz bir şey değildir trollük. Tersine, Hannah Arendt’in Eichmann dâvâsını izledikten sonra genel olarak kötülük (evil) için söylediği gibi, çok sıradan, çok harcıâlem (banal) bir şeydir. Elbette ihtiras ve açgözlülük, dolayısıyla haysiyet ve seviye farkları olabilir. Yelpazenin bir ucunda, ne kadar alçabileceğin, ya da diğer ucunda, asgari bir vekarı ne kadar koruyabileceğin, karmaşık belirlenimlere bağlıdır. Biraz da eğitim ve aile terbiyesiyle ilişkilidir kuşkusuz.
Ama son tahlilde, kitlesel iletişim araçlarındaki muazzam gelişmeler sayesinde 20. ve 21. yüzyıllar biraz da bir troller çağıdır. Her dâvâ, her dogmatik militanlık, her kapıkulluğu, her ideolojik silâhşörlük kendi trollerini üretir.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları




























































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024