Halil BERKTAY

[3 Ağustos 2024] “Baş provokatör Netanyahu” başlıklı yazımın sonunda bu benzerliğe kısaca değinmiş ama açamamıştım içeriğini. Şimdi, bir yan piste girip lâfı biraz uzatmak pahasına yapacağım, çünkü başka boyutları (ve yararları) da var. Tabii meslekî deformasyon da söz konusu; tarihçiler meraklıdır her şeyi sağını solunu, önünü arkasını kurcalayıp hikâye içinde hikâye anlatmaya.
Oysa bizim müfredatımız, ders kitaplarımız, öğretim tarzımız çoğu zaman kupkuru bu açılardan. Hâlâ 19. yüzyıl Prusya ekolü tarzı, hayli devletçi bir “millî tarih” anlayışına hapsolup kalmışız. Zaten her şey siyasî-askerî tarihten ibaret. Bu çerçevede, sırf “bizim” zaferlerimizi uzun uzun terennüm ediyor, yenilgilerimizin ardından (raslantısallaştırarak ve hayli özet geçerek) ağlıyoruz. Dünya Tarihi nosyonu ve bilgisi çok zayıf. Bütünden parçaya — dünya tarihinden millî tarihe gelmiyoruz; millî tarihten dünya tarihine gidiyoruz (daha doğrusu, çok kısa ve üstünkörü çıkışlar yapıyoruz). İnsanlığın bütünsel serüveninin içine İslâm-Osmanlı-Türkiye tarihini oturtmuyoruz; 50 sayfa boyunca millî tarihin şu veya bu ünitesini anlattıktan sonra, eh, şimdi “bizde” bunlar olurken biraz da “başkaları”nın ne yaşadığına bakalım dercesine, faraza Erken Modernite’ye (Rönesans, Reform, Büyük Coğrafî Keşifler vb dahil) lütfen ve tenezzülen 5-10 sayfa ayırıyoruz (*). 19. yüzyıla geldiğimizde, bu sefer İttihat ve Terakki’yi tamamen kendine özgü bir olaymış gibi değerlendirip, koparıyoruz aynı dönemin gizli-açık bütün diğer milliyetçi-modernist örgütlerinden. Genç İtalya, Genç Bosna… ve Genç [Jön] Türkler. Hepsi “uykudaki milletin uyanışı” fikriyatının parçacıkları. Yani millet ezelden beri var da şimdi dirilip doğruluyor. Geçtim. Öğrencilerimiz (hattâ çoğu zaman öğretmenlerimiz) tabii sonuncuyu biliyor da diğerlerinin farkında değil. Çok dilli, çok milliyetli, çok mezhepli imparatorluklardan ulus-devletlere geçiş sürecinin şiddetini, buruşma ve çarpılmalarını, etnik temizliklerini, eski meşruiyetlerin yerine yeni meşruiyetlerin henüz teşekkül etmediği bir ortamın keyfîlik ve zorbalıklarını, darbelerini, paramiliter teşkilâtlarını ve tetikçilerini, suikastlerini, muhalif aydın, mebus ve gazeteci cinayetlerini… bir bütünlük içinde göremiyor; yerine göre ya sırf “biz” ya sırf “onlar” yaşadı sanıyoruz.
20. yüzyıl başları Sırp milliyetçiliğinin tarihi çok öğretici bu açılardan. Hem Saraybosna Suikasti’ne nasıl gelindiğini, hem (herhalde adını daha önce duymadığınız) Dragutin Dimitriyeviç ile Binyamin Netanyahu’nun fanatizmi arasındaki benzerlikleri, hem Türkiye’nin 1908-1925 (veya 1927) arası dönemini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yukarıdaki fotoğrafa iyi bakın. Belki 1910’ların başlarında çekilmiş; kimin çektiği bilinmiyor. Üniformalı, sırmalı, apoletli beş subay. 1817, 1867, 1878 ve 1887 tarihlerinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan adım adım bağımsızlaşıp devletleşen Sırbistan Krallığı Ordusu’nun mensupları. Aynı zamanda Kara El örgütünün önde gelenleri. İstanbul’da İttihad-ı Osmanî Cemiyeti 1889’da kuruluyor; sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti, sonra Fırkası adını alıyor. “Gecikmiş” ve “yetişmeci,” dolayısıyla yukarıdan aşağı modernleşme çabası içindeki toplumlarda, ordu tek en güçlü örgüt (olma yolunda); onun için herkes orduyla devrim yapmaya bakıyor. İTC de aynı kafada, Sırp milliyetçileri de. Alt rütbeli bazı subaylar Ağustos 1901’de bunun için bir araya gelip Ya Birlik Ya Ölüm örgütünü kuruyor (**). Liderleri, başlık resmimin ikinci sırasında, sağda ayakta gördüğünüz, Yüzbaşı Dragutin Dimitriyeviç. “Apis” kod adı, sonra lâkabıyla maruf. Kara El’in Enver’i, Apo’su, Sinwar’ı, Yakup Cemil’i diyebilirsiniz. 6 Eylül 1901’deki ilk toplantılarına, üç yüzbaşı (Apis’le birlikte Radomir Arandelovic ve Milan F. Petrovic) ile dört teğmen katılıyor (Antonije Antic, Dragutin Dulic, Milan Marinkovic, Nikodije Popovic). Genç Subaylar rahatsız! Bir bakıma 1908 başlarında ilk dağa çıkanları, bir bakıma 27 Mayıs’ın Millî Birlik Komitesi’nin yüzbaşı-teğmen çoğunluğunu da hatırlatıyor.
Peki ne istiyorlar? Ya Birlik Ya Ölüm adının yansıttığı gibi, irredantist bir ideolojileri var (***). Pan-Sırp denebilir. Büyük Sırbistan denebilir. Birleşik İtalyan (1870) ve Alman (1871) ulus-devletlerinin kurulmasından esinleniyorlar. Amaçları, Sırbistan ve Karadağ (Montenegro) sınırları dışında kalan bütün Güney Slavlarının yaşadığı (büyük ölçüde Avusturya-Macaristan egemenliğindeki) toprakları birleştirmek. Mevcut Sırp monarşisini ise Viyana’ya meylettiği için buna engel sayıyor ve daha 1901 Eylül toplantısında devirmeyi kararlaştırıyorlar. Nitekim 10-11 Haziran 1903’te Belgrad’daki Eski Saray’ı basıp Kral I. Aleksandr Obrenovic’i, Kraliçe Draga’yı, Başbakan Dimitriye Cincar-Markovic’i, Ordu Bakanı Milovan Pavlovic’i ve General Lazar Petrovic’i öldürüyorlar. Suikastçıların başında Apis var; bizzat Enver’in başını çektiği, Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’nın Yakup Cemil tarafından tek kurşunla şakağından vurulup öldürüldüğü 23 Ocak 1913 Bâb-ı Âli Baskınını (darbesini) hatırlatıyor. Bu “Mayıs Darbesi” ile, Sırbistan’ı 19. yüzyıl ortalarından beri yöneten Obrenovic hanedanı sona eriyor ve yerini (Kral I. Petar’ın şahsında) Karacorcevic hanedanı alıyor (****). Bu iki hanedanın uluslarası ilişkileri ve konumları, biraz önce de değindiğim gibi çok farklı. O sırada Balkanlarda iki Büyük Devlet (Osmanlıyı gerileterek) hegemonya peşinde: Rusya ve Avusturya-Macaristan. Obrenovicler Avusturya-Macaristan’a yakınken, Karacorcevicler Çarlık taraftarı. Böylece Sırbistan, Birinci Dünya Savaşı mevzilerine daha 1903’te girmiş oluyor.
Birçok başka bakımdan da 1914’e giden yolda önemli devamlılıklar söz konusu. Ve hepsinde Kara El hâzır ve nâzır. Osmanlı-Türkiye tarihinde İttihat ve Terakki, 1908-1927 arasında (ve bazı yorumlara göre bugün bile), en azından belirli bir siyasî kültür ve zihniyet olarak, bir habitus olarak hep mevcut. Benzer şekilde, Kara El de 1901-1918 arasında Sırbistan siyasetinde açık-örtük büyük bir nüfuz icra ediyor. Bunda, İTC gibi subay zümresi içinde örgütlenmesinin, âdetâ ordu ile özdeş hale gelmesinin payı çok büyük. Yüksek ve derin devlet kademeleri de Kara El’in radikalizmine çanak tutuyor, önünü açıyor. 1908 Ekim başında Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i resmen ilhak edince, bütün Sırp üst makamları Belgrad’da toplanıp, devlet eliyle yarı-gizli “Ulusal Savunma” örgütünü kurdu (isterseniz bir tür Özel Harp Dairesi diyebilirsiniz). Pan-Sırbizm resmî ideoloji ve politika kertesine sıçradı. Avusturya işgalinde sayılan eyaletlerde şubeler kuruldu, casus ve sabotör şebekeleri teşkil edildi. Özellikle Bosna’da, Genç Bosna (Mlada Bosna) grubu Ulusal Savunma’nın şemsiyesi altında serpildi. Kara El bütün bu yeni oluşumlara sızdı; o kadar ki, Ulusal Savunma’dan da, genel Sırp milliyetçiliğinden de zor ayırdedilir hale geldi. Çoğu subay yüzlerce üyeye ulaştı. Mensuplarını kilit mevkilere yerleştirdi. Tâyinleri etkiler oldu. Sırbistan dışındaki Sırp diyarlarında gerilla savaşçıları yetiştirmeye koyuldu. Bunun için, yerel seviyede 3-5 kişilik gizli hücreler örgütledi. Üyelik özel bir yeminle mümkündü (*****). Bütün hücreler bölge komitelerine, onlar da Belgrad’daki merkez komitesine bağlıydı. Başında, artık albay rütbesindeki Apis (Dragutin Dimitriyevic) vardı. Devlet içinde devlet gibiydiler. Onlara ters düşmek, Kara El’in (Teşkilât-ı Mahsusa’nın?!) siyasî cinayetlerinden birine kurban gitmek tehlikesini içeriyordu.
Sonunda iş nereye gelip dayandı? 1914 başlarında Apis’in (Dragutin Dimitriyeviç), Avusturya veliahtı Arşidük Franz-Ferdinand’ın, Sırpları pasifize edip devrimden vazgeçirebilecek politikaları nedeniyle öldürülmesine karar verdiği anlaşılıyor. Bu amaçla Bosnalı üç genç Sırp seçildi (Gavrilo Princip, Nedeljko Cabrinovic ve Trifko Grabez). Sırp ordusu tarafından nişancılık ve el bombası eğitiminden geçirilip, hücreden hücreye aktarılarak gizlice Bosna’ya doğru yola çıkarıldılar. Derken hükümetin en üst kademeleri (belki bizzat Başbakan Nikola Paşic) durumu öğrendi ve Apis’e, katillerini geri çağırması emredildi. Ama ya ağırdan aldı, ya da iş işten geçmiş, suikastçiler Saraybosna’ya ulaşmıştı bile.
Gerisini biliyorsunuz. Kara El’ciler bu yüzden Avusturya ile savaş çıkabileceğini kabul ediyor, ancak Rusya’nın Sırbistan’a arka çıkacağını hesaplıyordu. Ama herhalde işin bir dünya savaşına yol açabileceğini hiç düşünmemişlerdi. Ummadıkları oldu. 28 Haziran 1914’de Gavrilo Princip, Arşidük Franz-Ferdinand’ı ve karısı Sofya’yı (başta kaçırmışken) arabalarını yan sokaklarda tesadüfen yakalayıp öldürmeyi başardı. İttifaklar sisteminde aşağıdan yukarıya, küçükten büyüğe çıkıldı. Avusturya Sırbistan’a, karşılığında Rusya Avusturya’ya, karşılığında Almanya Rusya’ya, karşılığında İngiltere ve Fransa Almanya’ya önce ültimatom yağdırdı, sonra herkes birbirine savaş ilân etti. (Bu yazının yayınlandığı bugün, 3 Ağustos, Almanya’nın Fransa’ya savaş ilânının 110. yıldönümü.) “Kuyruk köpeği salladı.” Dünya kendini 1914-18 kan banyosunda buldu.
Kıssadan belki son bir hisse. Tarihte her şey “yapı”lardan (structures) ve sosyo-ekonomik determinasyonlardan ibaret değil. İşin bir de aktörler, failler (agency) yanı var. İnsanlar söz konusu — ve Ernest Gellner’ın “eksik programlanmış yaratıklar” dediği insanlar inanılmaz hatâlar yapabiliyor. Şekil 1: Putin ve Netanyahu. Hele Netanyahu. Apis’in 1914’te (ne yaparsa yapsın) Rusya desteğine bel bağlaması gibi, o da 2024’te (ne yaparsa yapsın) ABD desteğinden emin. Nereye kadar?
————————
(*) Dünya tarihi ile ilişkimizin başaşağı durduğuna ilişkin, yıllardır üzerinde durduğum bu fikri, en son 17 Temmuz 2024’te Enstitü Sosyal’de yaptığım “Tarih Öğretimi ve Müfredatı” başlıklı bir konuşmada tekrarladım.
(**) Sırpçası Ujedinjenje ili smrt’miş. Bu, resmî adı, fakat asıl Kara El (Crna ruka) diye tanınıyor. Başka vesilelerle de değindiğim gibi, bu çağda “… Ya Ölüm” ile biten sloganların yaygınlığı dikkat çekici. Kimisi “Ya Hürriyet Ya Ölüm” diyor, kimisi “Ya İstiklâ Ya Ölüm,” kimisi de burada olduğu gibi “Ya Birlik Ya Ölüm.” Tabii birlik farklı anlamlara gelebiliyor. İT’ciler Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut (çok unsurlu) birliğini korumayı amaçlıyor. Kara El’ciler henüz mevcut olmayan (tek unsurlu) bir etnik birliği kurmayı amaçlıyor. Fakat her halükârda, arzulanan hedefin alternatifi “Ölüm” oluyor. Bu, Tek Yol Devrim demek. Hangi devrim olduğu farketmez; Fransız Devriminden itibaren bütün devrimciler (ihtilâlciler) özel olarak kendi devrimlerini zorunlu ve kaçınılmaz olarak sunuyor. Hepsi, yıkmak istedikleri düzeni (mealen) “artık dayanılmaz, bir saniye daha tahammül edilmesi mümkün değil” gibi sunuyor (oysa aslında hemen hiçbiri öyle değil; bu, devrimci paradigma ve retoriğin bir parçası). Tabii Marksizmin daha evrensel bir tasavvuru var. Özel değil genel olacağı düşünülen bir devrim. Ama o da üç aşağı beş yukarı aynı mantık kalıbına oturuyor. (a) Dayanılmazlık. Kapitalizm (koşullarında yaşam) dayanılmaz. (b) Kaçınılmazlık. Bu da işçi sınıfı devrimini ve sosyalizmi zorunlu ve kaçınılmaz kılıyor.
(***) İrredantizm, milliyetçilik ideolojisinin ve milliyetçi projelerin özel, ekstrem bir uzantısı. “Soydaşlarımız” veya “dışarıda kalmışlarımız” veya “kurtarılmamışlarımız”la birleşmek, yani onların oturduğu toprakları da kendi çekirdek ulus-devletimize katmak anlamına geliyor. Kökeni, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı İtalyan milliyetçilerinin kullandığı Italia irredenta (kurtarılmamış İtalya) deyimi. Bununla, İtalyanca konuşulan ama 1870 sonrasında İtalya’nın dışında, en çok da Avusturya-Macaristan egemenliğinde kalan bölgeleri kastediyorlar. Bazı irredantizmler “pan” projeleri biçimini (örn. Pan-Slavizm, Pan-Cermanizm ya da Turancılık gibi), bazı irredantizmler ise “daha büyük” projeleri biçimini alabiliyor — Yunan megali idea’sı ve benzeri Büyük Sırbistan, Büyük Bulgaristan, Büyük Irak, Büyük Suriye, [Büyük] İsrail Diyarı (Yeretz Israel) tahayyüllerinde olduğu gibi.
(****) Mayıs Darbesi denmesinin nedeni, Bolşevik Devrimine Ekim Devrimi denmesiyle aynı. Yeni takvimle 10-11 Haziran 1903, eski takvimle 28-29 Mayıs’a; yeni takvimle 7 Kasım 1917 eski takvimle 25 Ekim’e karşılık geliyor.
(*****) “Bu örgüte katılmakla ben (…), üzerime parlayan Güneş adına, beni besleyen Toprak adına, Tanrı adına, atalarımın kanı adına, şerefim üzerine ve hayatım üzerine yemin ederim ki, bu andan itibaren ve ölünceye kadar, bu örgütün misyonuna sadık bir şekilde hizmet edecek her an, her şart altında bu uğurda her türlü fedakârlığa katlanmaya hazır olacağım. Gene Tanrı adına, şerefim ve hayatım üzerine yemin ederim ki bütün emir ve talimatlarını kayıtsız şartsız yerine getireceğim… bütün sırlarını kendime saklayacağım ve benimle birlikte mezara götüreceğim….” Bu ve benzeri “tek yol”cu, demir disiplinli, çelik çekirdek örgütlerinin (kasten Leninist terimleri kullanıyorum) gizli yeminlerinin karşılaştırmalı bir dökümü çıkarılsa, çok yararlı ve öğretici olur sanıyorum.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları







































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024