Oya BAYDAR
İstediğiniz kadar oyalanın ince hesaplarla. İstediğiniz kadar zaferinizi ilân edin. Kim nerede yüzde bilmem kaç almış, kim nerede kazanmış, hangi parti oyunu arttırmış, hangisi kaybetmiş; köşelerde, kanallarda, ekranlarda, toplantılarda istediğiniz kadar konuşun, tartışın, yorumlayın, ince ahkâm kesin, böbürlenin, ağlaşın; hiçbir önemi yok, herkes kaybetti, hepiniz, hepimiz mağlubuz. Çünkü bir ülke insanlığını, vicdanını, yüreğini, toprağına ve birbirine aidiyet duygusunu, hele de umudunu kaybetmişse orada malzemesi insan olan her siyasal güç, yüzde 100 değil yüzde 1000 oy da alsa, ülkenin geleceğiyle birlikte kendi geleceğini de kaybetmiş demektir. Kimileri bu satırları gerçeklerden kopmuş, umudunu tüketmiş bir kötümserin edebî cümleleri sayabilir. Keşke öyle olsa! Ama toplumumuzdaki hasarın-ziyanın onarılması çok güç, (hatta uzun dönemde dramatik altüstlükler yaşanmadan) adeta imkânsız boyutlara ulaştığını, önümüzdeki günlerde ne yazık ki hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Ölü çocuklara küfredenler ülkesi
Bu ülkenin; masumiyetini, vicdanını, sağduyusunu adım adım yitirdiğini; kin ve kötücüllüğün ağına düşmekte olduğunu bir süredir yüreğimiz yanarak gözlüyor, kuşkuyla izliyorduk. “En iyi Kürt ölü Kürt”, “Örtülü kara böcekler”, “Ermeni dölleri”, “mum söndü ayini yapan Kızılbaşlar”, “laik orospular”, “Allahsız komünistler”, “karnını kaşıyan adam”, “çember sakallı yobazlar”, vb.,vb. hiçbirimize yabancı gelmeyen, ilk kez bugün duymadığımız, hatta çoğumuzun kullanabildiği sıradan ifadelerdir. Yüzlerce yılın öğrenilmiş/öğretilmiş ayrımcılık ve nefret diliyle, ulus-devlet ideolojisinin hepimizde neredeyse genetik kodlara dönüşmüş ötekileştirici zihniyetiyle öteden beri tanışığız. Bu dili ve zihniyeti kurmakta, körüklemekte Osmanlı’dan bu yana, hele de ulus-devletin kuruluşundan sonra gelmiş geçmiş bütün egemenler birbirleriyle yarıştılar. Bayrağı son olarak Tayyip Erdoğan’da simgeleşen AKP kadroları devraldı, bu lanetli yarışı sürdürüyor.
Gelmiş geçmiş muktedirler tarafından ne kadar mağdur edilmiş, örselenmiş, birbirine düşman kılınmış olsa da insanlarımız vicdanını, iyiliğini, merhametini, masumiyetini yakın zamanlara kadar bütünüyle yitirmemişti. On yıllardır çok kötü olaylar yaşamıştık, toplumsal cinnet dönemlerinden geçmiş, kötücülleşmiştik, fay hatları açılmış, derinleşmişti.. Tek tekkişiler, militan saldırganlar, derin devlet çeteleri vardı fay hatlarını derinleştirmeye çalışan. Ama..... ama bugünlere kadar bu topraklarda ölü bebelere hakaret edilmemiş, minik bir çocuğu aramak için seferber olan hâlâ iyi kalabilmiş insanlarımız Tayyip Bey’e ve hükümetine karşı yeni komplolar hazırlamakla itham edilmemişti. Öldürülen çocuğunun yasını tutan analar, ülkenin Başbakanı tarafından miting meydanlarını dolduran yüzbinlere yuhalatılmamıştı. O mitinglerde ön saflara dizilmiş gencecik kadınlar, güzelim örtülü analar Başbakan’ın komutuyla çocuklarını yitirmiş başka anaları gırtlaklarını patlatarak, yüzlerinde nefretle, vecd içinde yuhalamamışlardı. Bu ülkede yalan dolan, riyakârlık, çıkarcılık, nefret kusan tarafgirlik, yönetenlerin ve akıldanelerinin cehaleti, sığlığı, bayağılık hiç bugünkü kadar prim yapmamış, arkası sıvazlanmamış, kitlelere model olarak sunulmamıştı.
Birkaç hafta önce yazdığım yazılarda “Halk umudunu, güvenini yitirirse mutlak güvensizlik, değersizlik ve inkârcılığa, yani nihilizme varır, o noktadan sonra da her şey mubah olur ve yıkıcı kötülük her yanı sarar” diye feryat ediyordum umutsuzca. Şimdi, eşik atlandı; artık insanlar hiçbir şeye, hiçbir kuruma, hiçbir değere inanmıyorlar. Bizzat Başbakan’ın, yargının ve en vahimi de Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına bile saygı duymadığını açıkladığı (bunun anayasal suç sayılabileceğinin farkında mıyız?) bir ortamda halk yargıya neden güvensin, hukukun üstünlüğüne neden inansın? Başları secdeden kalkmayan ‘kakara- bakara’ dini bütünlerin (!) birbirlerinin boğazına sarılmış, en ağır hakaretlerle kıyasıya iktidar savaşı verdikleri bir yerde, dindarın dinsizin birbirine neden güveni olsun? Nefret söyleminin en pespaye ve ağırının en tepedekiler tarafından kullanılıp teşvik edildiği, dindar ve kindar nesiller yetiştirme peşinde koşulduğu bir toplumda kitleler kin ve düşmanlık duygularından nasıl sıyrılsın? İktidardakilerin yolsuzluklarını, hırsızlıklarını yargıdan kaçırmak için bütün hukuksal kurumları ve kendi devletlerini tarumar etmekten kaçınmadıkları bir ülkede kitleler nasıl namuslu, vicdanlı kalsın? Ülkenin ne kadar doğal zenginliği varsa, dağıyla ormanıyla talan edilmesinin icraat, kalkınma, büyüme, gelişme diye yutturulduğu; bundan bir kısım halka dağıtılan kemik payının oy bedeli sayıldığı bir ortamda insanlar ülkenin kaynaklarına nasıl sahip çıksın? Hele de sahip çıkmaya çalışanların başlarına gelenler hatırlanırsa...
Hasar-ziyan sandığımızdan çok daha büyük
Yazının başlığı ‘Seçimin Ardından’ değil, 17 Aralık’tan bu yana hasar, ziyan dökümü olmalıydı. Çünkü 30 Mart seçimleri Gezi’den de önce başlayan, Gezi’de görünür hale gelen, 17 Aralık’tan sonra bütün toplumu kuşatan bir sürecin umuma açık son temsiliydi. Ancak oyun bitmedi, sadece birinci perdeyi seyrettik ve bu trajikomik eserin sahneye koyucusunu ve baş aktörünü kimimiz alkışlayıp kimimiz yuhalarken, tiyatro binasının yanmakta olduğunu, seyircilerinse ateşi çılgınca körüklediklerini çoğumuz fark etmedik.
Şimdi, çarpışan taraflardan birinin içinden-göbeğinden- kucağından değil dışardan, tarafsızca ve korkusuzca bakıp hasar-ziyan tespiti yapmanın; tespitimizi de cesaretle haykırmanın zamanı: Bir ülkenin en değerli varlığı; o olmazsa ne ülkeden, ne toplumdan, ne siyasetten söz bile edilemeyecek olan unsuru İNSAN(ımız) tahrip olmuştur/ tahrip edilmiştir. Evrensel insanî değerler, toplumsal değerler, dinî değerler; aynı topraklar üzerinde birlikte yaşamak, birbirini anlamak için zorunlu aidiyet duyguları ve insanî iletişim antenleri hasara uğramış/ uğratılmıştır.
Birlikte yaşama irademiz kalmadı mı?
Bu noktada, yazıyı uzatmamak ve pehlivan tefrikasına dönüştürmemek için Umut Özkırımlı’nın T24’te 6 Nisan’da çıkan yazısına gönderme yapmak istiyorum. Göndermeden de öte, düşündüklerimi ve yazmak istediklerimi benden çok daha iyi anlatan bu yazının bütününe katıldığımı söyleyerek onun bıraktığı yerden devam ediyorum.
Kafamızı kuma gömüp gerçeklere gözümüzü kapamaya, mezarlıktan geçerken cebimize öksürmeye ne kadar gayret edersek edelim şu andaki durumda Türkiye insanları, Türkiye toplumu dramatik şekilde ayrışmıştır. Özkırımlı’nın “ 3 Türkiye’nin birlikte yaşama iradesinin kalmadığı” tesbiti, ürkütücü olmakla birlikte büyük gerçeklik payına sahiptir. Onun kadar kötümser olmamak için, ben “birlikte yaşama iradesi pamuk ipliğine bağlı hale geldi ve giderek incelen bu iplik her an kopabilir” demeyi tercih ederdim. Doğrudur: siyasal cepheleşmeyi, ideolojik kutuplaşmayı aşan bir durumla karşı karşıyayız. Ancak üç Türkiye’nin her birinin içinde bu ayrışmadan, kopuştan endişenin de ötesinde acı duyan, çözüm bulmaya çalışan, çözümün geniş bir özgürlük, eşitlik, hukuk ve adalet ortamında yeşereceğini bilen, ayrıştırıcı nefret dili ve kindar zihniyetin ülkeyi yıkıma götürdüğünü fark eden kesimlerin varlığını da görmezden gelemeyiz. Evet; bu kesimler azınlıktalar, örgütsüzler, etkisizler. (Orta ve uzun vadede bir çözüm yaratılabilecekse, bunun ancak bu kesimlerin biraraya gelmeleri ve güçlenmeleriyle mümkün olabileceğini, sonraki yazılarda açmak üzere kaydedip geçelim.)
2. Cumhuriyet’e geçiş sancılarını yaşıyoruz
Yazının başlığını ilgi çeksin, okunsun diye 2. Cumhuriyet’e doğru koymadım. 1923’de kurulan 1.Cumhuriyet; ideolojisiyle, egemen sınıf ve katmanlarıyla, siyasal kanatlarıyla 2000’lere kadar varlığını sürdürebildi. 90’larda, liberal demokrat aydınlar tarafından ortaya atılan 2. Cumhuriyet kavramı, aslında 1. Cumhuriyet’in vesayetçilikten, devletçilikten arınmasına, demokratikleşmesine, ekonomik liberalizmle birlikte siyasal liberalizme de açılmasına atıf yapıyordu. Bu haliyle sistem içi, reformist bir çıkıştı. CHP’nin Altı Ok’undan devletçiliği kaldırıp yerine altı ok arasında hiç yer almamış demokratikleşmeyi ikame etme çabası gibi de özetlenebilir.
Cumhuriyet ideolojisinin ürünü ve taşıyıcısı olan, sisteme muhalefetleri öze inmeden siyasal düzlemde kalan, vesayetçi Cumhuriyet elitizminin laiklik ilkesini toplumun en geniş kesimlerini siyasal-toplumsal yaşamdan uzaklaştırmak olarak kavrayan, kurucu ve kurucu çocukları oldukları için kendilerini ülkenin ve cumhuriyetin tek sahibi gören kesimler, 2. Cumhuriyet kavramını Atatürk’e, Cumhuriyet’e, ülkeye, millete ihanet olarak kavradılar. “2. Cumhuriyetçi” nitelemesi “liboş” aşağılamasıyla birlikte hakaret olarak kullanıldı. O yıllarda, Cumhuriyet’in toplumsal-sınıfsal-ideolojik yapısında bugün yaşamakta olduğumuz derin sarsıntı henüz su yüzüne çıkmamıştı ve kavram bir siyasal kavga sloganından öteye geçememişti.
Kimse dehşete, paniğe, öfkeye kapılmasın; toplumsal değişimin önüne geçilemiyor. Ve de eğer sen sağlık önlemlerini almamışsan, korkunun ecele faydası yok. Korkacak bir şey de yok aslında. Cumhuriyet’in 100. yılına doğru giderken, yaşlı yapı yerini adım adım yenilenmiş Cumhuriyet’e bırakıyor. Daha mı iyi, daha mı kötü? Tarih ve sosyoloji bu soruları sormaz, ama en azından daha kötü olmaması için insanlara yol gösterir. Tabii anlayan olursa...
Yarın: Geçiş neden bu kadar sancılı oluyor?
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları






































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
24.05.2024
14.05.2024
3.05.2024
3.05.2024
22.04.2024
16.04.2024
3.04.2024
29.03.2024
22.03.2024
7.03.2024