Ali BAYRAMOĞLU
Seçimler ve toplum iradesi, demokrasilerin gerekli koşulunu, “olmazsa olmaz şartı”nı oluşturur, bu muhakkak. Ancak sandık iradesinin ya da özgür seçimlerin tek başına demokrasinin “yeter” koşulunu oluşturmadığı da muhakkaktır. Siyasi bir düzen, toplumsal irade yanında hukuk devleti ilkeleri ve insan hakları kurallarına saygılı, eleştiriye ve denetime açık bir oranda demokratiktir. Demokrasiden ancak, toplumsal meşruiyet ve evrensel değerler meşruiyeti bir bütün oluşturduğunda bahsederiz. Açıktır ki, toplumların yapısı ve tanımı itibariyle, toplumsal irade çoğuldur, çok parçalıdır, çok eğilimlidir. Farklılıkları içerir. O zaman bir toplumdaki her bir kültürel, ekonomik ve toplumsal farklılığın iradesi de demokratik düzen için hayati önemdedir. Katılım, ifade, örgütlenme, eleştiri, örgütlü itiraz gibi haklar ve hukuka dair ilkeler, bu çoğul yapının siyasete yansımasını ve sürekli güncellenmesini sağlarlar. Toplumsal iradenin, farklılıkların temasıyla, bu temastan doğan ortak alan, değer, paydalarla üzerinde ve karşılıklı kabullerle oluşmasına zemin hazırlarlar.
İKSİR: MEŞRUİYET
Meşruiyet meselesi can alıcıdır.
Kavram Alman Sosyolog Weber’den bu yana, bir iktidarın gönüllü kabul/benimsenme hali ve kriterleri etrafında tanımlanır. Benimsenme, gönüllü kabul, rıza, meşruiyet halini tarif eder. Bu hal, güç ile değerler arasındaki bir köprü gibidir.
Bugün geldiğimiz noktada, meşruiyet, hem iktidarlar ve egemenlik türleri açısından hem daha genel olarak politika, eylem ve tercihler bakımından kendi başına belirleyici bir “değer” haline gelmiştir.
Ancak hakim değerler dediğimiz nedir? Ya da meşruiyetin kriterleri nelerdir?
Bunlar, yine bugün itibariyle birbirinden ayrılmaz hale gelmiş iki kaynaktan ileri gelir: Toplumsal meşruiyet ve insanlığın tarihsel kazanımlarından oluşan evrensel (değer) meşruiyeti. Bu iki kaynak birbirlerinin doğrulamasını yaparak birbirlerini tamamlarlar.
“Çağımızın yeni çelişkisi, yeni belası ‘Seçimli otokrasi’dir. Birbirinden koparılmış iki meşruiyet kaynağı siyasi ceheneme işaret etmektedir.”
Her bir insan topluluğunun öyküsü, değerleri ve eğilimlerinin beslediği meşruiyet hali, toplumsal meşruiyettir.
Bunun yanında, insanın kendi kültürü ve zamanı dışında üretilmiş, ama ona mal olan, varlığının değeri haline gelen kazanımları da vardır. Bunlar üretildiği gelenekten, kültürden, zamandan bağımsız olarak her insanın mütemmim cüzünü oluştururlar. Eşitlik, özgürlük, demokrasi, insan hakları, kadın hakları bu değerler arasında yer alır. Bu iki yön, ikili meşruiyet kişinin sadece, tarihsel kültürel bir topluluğun değil, bir insan ailesinin parçası olduğunu hatırlatırlar.
Bunun içindir ki yerel ve evrensel değerlerin kesişmesi, evliliği, bütünlüğü önemlidir.
Bu, bir idealdir. Hedef ideale doğru yol almaktır.
Elbette bu yolda nerede olduğunuz, nasıl bir zemin üzerinde ilerlediğiniz de belirleyici önemdedir.
Yıllar boyu başta askeri darbeler olmak üzere siyasete ve egemenliğine yönelik türlü müdahalelerle iç içe yaşamış toplumlarda, demokrasi mücadelesi önce sandık iradesinin tecelli ettirilmesi mücadelesi olmuştur. Bu anlamda siyasi alanının genişlemesi öncelikli demokrasi meselesi olarak tanımlanmıştır.
Bu hedefe ulaşan toplumlar, demokrasinin ve demokrasi arayışının sadece “toplumsal egemenlik” meselesinden ibaret olmadığını hızla görürler.
SORUN: TEK AYAKLI MEŞRUİYET
Hatta, terazi öyle hassastır ki, siyasi alanın genişlemesini bu alanın demokratik bir şekilde yeniden yapılanması izlemedikçe, bu durum, yeni bir tahakküm sistemlerini üretme riski taşır. Nitekim, pek çok örnekte, demokrasinin toplumsal meşruiyet ayağı güçlenirken, bu güçlenme, alanı genişleyen sivil siyaset eliyle evrensel değerler ayağının önemsizleştirilmesine, hatta yok sayılmasına, yol açmıştır. Bu durum, şüphe yok ki, siyasette keyfilik ve tahakkümü üretir. Böyle olunca güzergah hızlı bir şekilde, demokrasiden seçimli otokrasiye yönelebilmektedir.
Latin Amerika’dan Avrupa’ya değin pek çok popülist rejimi, şöyle ya da böyle bu tür bir eğilim tanımlıyor. Polonya, Macaristan, Avusturya’daki siyasi iktidarlar, çığ gibi büyüyen aşırı sağcı, ayrımcı popülist partiler, demokrasinin ruhunu kirleten bir akıntıya yol açıyor.
Ortak özellikleri sanıldığından fazla: Heterojen toplumu homojen bir millet tanımıyla ikame eden çoğunlukçu söylem, kamplaşma ve cephe politikaları, güçlü ve milletle özdeş lider görüntüsü altında lider hegemonyası, anti-elitizm adı altında siyasi karar organı ve toplum arasındaki denetleyici ve aracı katmanları ortadan kaldıran, evrensel değerlerle çatışmacı ilişki kuran ve gücü tek elde yoğunlaştıran anlayış, bu çerçevede siyasetin ekonomiden yargıya mutlak tahakkümü, yapıştırıcı unsur olarak komplo, tehdit, tehlike dili, içe kapanmacı, milliyetçi politikalar...
Bunlar bir bakıma “tek ayaklı meşruiyet rejimleri”dir.
Bir süre önce dünyanın dört bir köşesinden 30 ünlü yazar, mayıs ayında yapılacak Avrupa seçimlerine işaret ederek bu tür rejimlere, popülizme karşı duyarlılık çağrısı yapıyordu. Faşizme ve soğuk savaş kamplaşmasına da işaret ederek, Avrupa kamuoyuna şöyle sesleniyorladı:
“Bir şeyler değişmezse; yükselen dalgayı durduracak bir müdahale gelmezse, tüm kıtada en kısa zamanda yeni bir direniş ruhu ortaya çıkmazsa bu seçimler bugüne kadar gördüklerimiz içinde en yıkıcısı olacak...”
Bu, bir hastalık ve hem siyasal hem toplumsal belirtiler taşıyor.
Nitekim tek parçalı meşruluğun ve bunun bir biçimi olan popülizmin egemen olduğu yerlerde demokrasi tartışması da çarpık, kendisine has, araçsallaşmış bir görünüm kazanıyor. En çarpıcı yan toplumsal meşruiyet ile evrensel değer meşruiyetinin karşı karşıya getirilmesiyle ortaya çıkıyor. Zihinler bu ikisi arasında seçim yapmaya itiliyor, siyasi kültür bu istikamette yeniden üretiliyor.
AYNA: VENEZUELLA
Türkiye ve son dönem yakın dostu Venezuella da bunlardan, tek ayaklı meşruiyet rejimlerinden birisi. Dahası Venezuella krizi vahim bir tek ayaklı meşruiyet krizi. Olup bitenlere en hızlı ve keskin tepki gösteren ülke Türkiye oldu, Maduro iktidarını gayri meşru ilan edenlere karşı durdu. Kamuoyu ve basın da bu tutuma gönülden katıldı. Aslında, Türk kamuoyunun Venezuella’yla ilgili bir bilgisi yok, basının da bu yönde bir gayreti yok. Tek bilgi, ABD’nin ve kimi ülkelerin Venezuella’da seçilmiş iktidarın yerine, kendisini devlet başkanı ilan eden meclis başkanını tanıması, sandık iradesine karşı tavır alması yönünde. Ve tepki, bunun kabul edilmezliği üzerine. Kabul edilmezlik tartışılmaz. Ancak Venezuella demokrasi ilişkisinin bu konuya hapsedilmesi de pek kabul edilemez. Seçimler Venezeulla’yı ve Maduro’yu demokratik kılmaya yetmiyor. Öyküye bir de şu tarafından bakalım:
2015 seçimlerinde Maduro mecliste çoğunluğu kaybeder. Ancak hakim olduğu eski meclis, yenisine görevi devretmeden önce ve görev süresi sona ermesine rağmen Yüksek Mahkemeye 13 yeni üye atar. Ardından Madurocu Yüksek Mahkeme meclis kararlarını sistematik olarak bozmaya başlayacak, hatta kısa bir sure için de olsa, bir ara, meclisin yetkilerini üzerine alacaktı. Bu kaosu giderme gerekçesiyle Maduro 2017’de yeni bir anayasa yazılması için Kurucu Meclis oluşturulması için çağrıda bulundu. Kurucu Meclis seçilerek göreve başladı. Ancak, göreve başlamasının ardından olağanüstü koşulları gerekçe göstererek Ulusal Meclis’in yasama yetkisini kendi üzerine aldı. Ortalık bir kez karıştı. 6 ay sonra yapılan başkanlık seçimlerinini muhalefet boykot etti ve katılım oranı yüzde 46’da kaldı. Sonrası malum…
Bu hikayede iki seçim dışında demokrasiye dair bir şey bulmak pek mümkün değildir.
Çelişkinin yaman olduğu ortada. (Seçimlere katılma oranı ne olursa olsun, kaldı ki, Latin Amerika’da her zaman düşüktür) Maduro’nun keyfi olarak iktidardan uzaklaşmasına destek, toplumsal iradeyi tanımamak anlamına gelir. Ancak Maduro’nun toplumsal iradeyi, evrensel etik ve siyasi değerleri ihlale, otoriterliğine bir gerekçe olarak kullandığı da açıktır.
Ahmet İnsel’in son dönem yazılarında “seçimli otokrasi” olarak adlandırdığı, çağımız yeni çelişkisi, yeni belası da işte tam olarak budur. Birbirinden koparılmış iki meşruiyet kaynağı siyasi ceheneme işaret etmektedir.
Bazı durumlar ayna işlevi görürler, Venezuella da bizim için öyle.
Örneğin Ankara’nın Venezuella’ya gösterdiği yakın ilginin, orada yaşananlardan hareketle, dış müdahale, dış düşman, komplo hassasiyeti üzerine kurulu kendi resmi söylemine destek üretmekle yakından bir ilişkisinin olduğu muhakkak.
Ankara-Caracas arasındaki dayanışma bir demokrasi dayanışmasından çok popülist bir dayanışmadır.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
12.02.2026
7.02.2026
5.02.2026
1.02.2026
29.01.2026
24.01.2026
22.01.2026
17.01.2026
15.01.2026
10.01.2026