Mücahit BİLİCİ
Amerika’da ırk ilişkilerine özellikle de polis ile siyah Amerikalılar arasındaki ölümcül ilişkiye aşina olanlar açısından Minnesota’da yaşanan olay yeni bir durum değildi. “Black Lives Matter” hashtag’i ile gündeme gelen onlarca örnekten biri. George Floyd’un polisin elinde tutuklanırken öl(dürül)mesinin yankıları Amerika’nın değişik şehirlerinde protesto eylemleri şeklinde sürüyor. Floyd’un can verdiği videoyu izleyenler şunu merak edebilir: Beyaz polis siyah vatandaşın sırtına niye dizini koyup bastırıyor? Tutuklanan kişiye binen (ve bu örnekte Floyd’u nefessiz bırakan) o ağırlık nedir ve nereden kaynaklanıyor? Nihayet, Floyd’un boynu ile polis memuru Chauvin’ın dizi arasındaki mesafeyi belirleyen nedir?
Bu ağırlığın neden ölümcül ve ölçüsüz olduğunun bir hikayesi var. Cevap egemenlikle ilgili. Ama cevaba gelmek için biraz gerilere gitmek, biraz dolanmak gerekiyor. (Yola düşmeden küçük bir not düşelim: Bu yazıda egemenlik kavramını Türkiye’deki yaygın kullanımıyla hegemonya’nın karşılığı olarak değil, hükümranlık anlamına gelen “sovereignty” karşılığı olarak kullanıyorum).
Afrikalı siyah insanlar, emeklerini gasp için 17. yüzyılın başlarında köleleştirilerek yeni kıtaya götürüldüler. Bunun hem ülkenin inşasındaki ekonomik harç ve siyah emeği hem de bugüne uzanan siyah-beyaz ilişkileri açısından belirleyici bir önemi var. Köle olanın eşit insan haline gelmesi sanıldığı gibi kolay bir süreç değildir. Kölenin eşitliğe alışması gerektiği gibi efendi geçinmiş olanın da eskiden köle yaptığı insana eşit olmayı öğrenmesi, eşitliği içine sindirmesi gerekir.
Kölelik tecrübesinin siyah kadın ve erkekler üzerinde farklı sonuçları oldu. Bugün George Floyd üzerinden bahsini ettiğimiz sorun siyahlıkla ilgili olduğu kadar siyah erkekliği ile de ilgili. Bu yüzden olayı bir ırkçılık vakası olarak görmek yanlış olmaz ama eksik olur.
Erkekliğin geçmişteki kurgulanışı bugün için haklı olarak cinsiyetçi sayılıyor. Ancak eski dünyada bağımsızlık yani baş olmak (reislik) erkeklik ile ifade buluyordu. Köleleştirme bağımsızlığı yokettiği için bir anlamda erkekliği de sindirmiş veya söndürmüş oluyordu. Tarihsel olarak azınlık kimliğe sahip toplulukların (Avrupa’da Yahudiler, Amerika’da Siyahlar) erkeklerinin neden çekinik olmak zorunda olduklarının yapısal bir nedeni vardı. Azınlık olan kimlikte toplumsal cinsiyet rolleri çoğunluğun yapısal ve kurumsallaşmış şiddeti karşısında kırılmaya uğruyordu. Azınlık kimliğe mensup olanların kadınlarının neden çok daha atak ve konuşkan olduğunun bir sebebi sindirilen ve baskılanan erkeklik rolünün bir kısmını üstlenmek zorunda kalmalarıdır. Yani çoğunluğun azınlık erkeği üzerinde estirdiği hükmetme şiddeti (ve diklenme durumunda öldürülme tehdidi), azınlık erkeği geriye doğru iterken azınlık kadına aynı şeyi yapamıyordu. Eski (eşit ölçüde cinsiyetçi olmakla birlikte bugün hala geçerli olan) “kadına el kaldırılmaz” ilkesi bu şiddet makinasını kadın karşısında işlemez kılıyordu. Bu yüzden azınlık kadının sesi daha yüksek çıkar ve telafi edilmesi gereken erkeklik rolünün bir kısmını üstlenirdi. Bu da azınlık kimliğe mensup kadını istemese de daha kamusal, konuşkan ve atak olmak zorunda bıraktı.
Bir tür egemenlik ifadesi olarak siyah erkekliğinin restorasyonu nasıl olacaktı? Haiti’dekine benzer köle isyanları bu egemenliği hedefleyen çabalar olarak da anlaşılabilir. Cılız da olsa böyle teşebbüsler hep olmuştu. Kunta Kinte gibi kaçmaya çalışan, mücadele eden her köle, insan olarak egemenliğini yeniden kazanmaya çalışıyordu. Ancak egemenliğin ilk önce eşitlik formunda gelmesi 1861’deki Amerikan İç Savaşı’nda (Civil War) kölelikten yeni çıkmış ve çıkacak siyahların Kuzey’in tarafında askerliğe dahil olması ile gerçekleşti. Yani eline silah alan (silah egemenlik demektir) siyahlar hem vatan için savaşmanın meşruiyetiyle yurttaşlık imtiyazına ortaklık talebinde bulunabildiler, hem de gerektiğinde silah kullanabilecek bir şiddet potansiyeline eriştiler. Silahla temas, eşitliğe girmenin başlangıcıydı. Yüzyıl sonra siyahların asker olarak 2.Dünya Savaşı’na katılması da bu sürecin bir parçasıydı. Silahla tanışan eski köle ilk kez kendisinden sakınılacak insan halini alıyordu.
İç savaş sonrası yeniden inşa döneminde anayasada yapılan düzenlemeler (14. ve 15. maddeler) sayesinde seçme ve seçilme hakkı kazanıldı. Ancak zaman geçtikçe Güney’deki ırkçı alışkanlık bu kez (“Jim Crow”) eşitliği sureten kabul ettiği halde siyah ve beyazların ayrı kalmasında ısrar eden hamleler ile devam etti. Siyah egemenliğinin bir parçası olarak siyah erkekliğine dair beyaz ırkçı “kaygı,” yakıcı ifadesini, siyahlar için başka bir vahşet dönemi olan meşhur “linç etme” olaylarında buldu. Beyaz kadının siyah erkeği arzulamasından korkan beyaz erkekliğinin bu tedirginliği, en küçük “namus” şüphesinde (aslında bahanesinde) bütün mahalleli toplanıp çoğu kez iftiraya maruz kalan siyah erkeği iple asmak şeklinde gerçekleşti. Egemenlik kendini erkeklik üzerinden gerçekleşen bu kapışma ile tesis ediyordu. Kapışmanın sonucu teşhir ile ilan ediliyordu (Çoğunluğun egemenliğine karşı çıkanların cesetlerine ip bağlanıp panzerlerin arkasından şehirlerde dolaştırılması ile benzer bir dinamik).
Amerika’nın siyah hakları mücadelesinde Martin Luther King ile Malcolm X sırasıyla eşitlik ve bağımsızlığı temsil ettiler. Spike Lee, Malcolm X’e dair filminde Malcolm’ün siyahların erkekliğini temsil ettiğini vurgular. Beyaz toplum tam da bu yüzden MLK’i her zaman Malcolm’dan daha çok sevmiştir. Malcolm’da ilk belirtilerini gösteren siyah egemenliğinin nihai tezahürü Black Panthers (Kara Panterler) hareketidir. Siyahlara temel hakları vermekle eşit olmaları onları yurttaşlığa soksa da onları devletin sahipliğine (yani egemenliğe ortaklığa) eriştirmiyordu. Kara Panterler hareketi siyah kimliğin egemenliğe giriş veya egemenliği tadış momenti olarak anlaşılmalıdır. İlk kez beyazlar siyahlardan korkar hale gelmiştir. Siyah benliğin beyazın ona saldığı dehşetin bir benzerini karşı tarafa ilk kez hissettirmesinden bahsediyoruz.
Hükümranlığa bu kısmı erişimin bir maliyeti de vardı. Acınma nesnesi olmaktan çıkıp, egemen eşitliğe girince, en küçük kıvılcımda çoğunluk tarafın kahredici hışmına maruz kalmaya da evet demiş oluyorsun. Silahın buradaki ikircikli durumunu şimdilik tartışmayacağım. Ancak bu şiddet potansiyelinin hakim kimlikte büyük bir endişeye yolaçtığını görüyoruz. Ve azınlık eline silahı aldığında, çoğunluğun bütün gücüyle onun üzerine abanacağı da muhakkak. Böylece elinde silah olan (yani egemenliğini ilan eden) her siyah erkek devlet ile karşı karşıya (iki eşit, evet eşit) taraf haline geliyordu. Kimin kazanacağı baştan belli miydi? Belki. Ama neden bu kadar büyük bir risk alınıyordu? Çünkü siyah adam hayatında ilk kez üstünde hiç kimsenin (koskoca Amerikan devletinin bile) amir konumda olmadığı mutlak özgürlük duygusunu tadıyordu. Bir dağın başına çıkmış olmayla aynı duyguydu bu: Zirvede kirlenmemiş bir özgürlük oksijenini solumak. Egemenlik, yasanın üstüne çıkan bir özgürlük biçimi olduğu için öldürülmenin de meşru olduğu bir doğal hukuk(suzluk) halidir.
Stanley Nelson’ın yönettiği “Kara Panterler: Devrimin Öncü Kuvvetleri” belgesel filminde sonlara doğru bir FBI baskını detaylarıyla anlatılır. O baskındaki silahlı çatışmada etrafı sarılan panterlerden birinin o ana dair hatıraları ilginçtir: Şimdi ismini hatırlayamadığım bu panter ilerigeleni mealen şöyle diyordu: ‘Etrafımız sarılmıştı. Ama bize yaklaşamıyorlardı. Ucunda ölüm olan bir karşı karşıya gelme hali içindeydik. Hayatımda hiçbir zaman kendimi o anlardaki kadar özgür hissetmemiştim.’ Bu ifadelerde bir abartı vaya patoloji aramak mümkün. Ancak ben aksini düşünüyorum. Bu tanıklıkta ilginç bulduğum taraf şu: Karşında bütün bir devlet bile olsa sana karşı rastgele adım atamıyor. İlk kez muhatapsın, ciddiye alınıyorsun. Ölümü göze alabildiğin için egemenliği tadıyorsun.
Bugün Amerika’nın büyük kentlerindeki siyahların çoğu belli semtlere mahkum kalmış durumda. Erkeklerin önemli bir kısmı kölelikten bugüne uzanan yapısal şiddetin sonucu olarak sosyo-ekonomik olarak dikiş tutturamadığı için kötü ve kriminal koşullara mahkum kalıyor. Şiddete bulaşıldığında da en küçük bahane oluşunca polis ve mahkemelerin sevkiyle hapiste. Siyahları hapse atarak onlardan beyazları korumayı sağlayan adli ceza sistemi siyah nesilleri babasız ve imkansızlığa mahkum ediyor. Fasit ve çürütken bir daire. (Konumuz değil ama Obama’nın Trump’ın onda biri kadar cesur olamaması da makbul siyahlık ile ilgilidir).
Siyah erkeğin günümüzde süren trajedisinde “görülmemek,” “yok sayılmak”, “sakınılmak” gibi mikro şiddetler karşısında erkekliğin restorasyonuna bir çözüm, insanların sana saygıya mecbur kalmasını sağlamaktır. Saygınlık, başka türlü elde edilemediğinde geriye bir yol kalıyor: Korku. Bu erkeklik ve egemenlik ilanının kuşkusuz bir maliyeti var. Korku, polise korku olarak yansıyıp silah namlusu olarak siyah erkeğe geri dönüyor. O takdir hakkının (direndi, kaçmaya çalıştı, elini cebine attı vesaire) kullanımından kaynaklanan bir boşluk var. O boşlukta egemenlikler arasındaki sınırın çizilmesi süreci (bazan birkaç saniye, bazan birkaç dakika sürebiliyor) ölümcül sonuçlar doğuruyor.
Beyaz bilincin derinliklerinde siyah erkeğin suç ile irtibatlandırılmasının iki yeni örneği geçtiğimiz günlerde Central Park’ta çevre koruma memuru bir siyah erkek olan Christian Cooper ile aynı soyadı taşıyan beyaz bir kadın olan Amy Cooper arasında geçti. Parkın tenha bölgesinde karşılaştığı ve emin olamadığı siyah muhatabına karşı hemencecik bütün bir devlet (polis) şiddetini seferber edip konuşlandırmak suretiyle ırkçı hissiyatını ortaya koyan o meşhur beyaz kadın olayı. Diğeri de Ahmaud Arbery’nin hakikaten yürek burkan o güpegündüz infaz olayı. Irkçı beyazların olduğu bir semtin sokağından spor koşusu yaparken geçen ve ne de olsa ‘hırsızdı deriz polis inanır’ diye düşünen ve ellerine silah alıp onu pikapla kovaladıktan sonra cadde ortasında katleden beyaz baba-oğul olayı.
Bunlar istisnai hadiseler değil. Amerika’da ekseriyetle beyaz olan polisler ile siyah erkeklerin karşılaşmaları tam anlamıyla ölümcüldür. Kendi can korkusunu mazeret gösteren (Blue Lives Matter) polislerin hangi sebeple olursa olsun, bir sorgulama, tutuklama için muhatap oldukları siyah erkeklere karşı elleri tetiktedir. En küçük mazerette ateş etmek meşru sayılıyor. Çünkü direndi veya elini silaha götürdü iddiasının ileri sürülebileceği her yerde muhatabın kurşun yağmuruna tutulması “hukuki” sayılıyor. Bu yüzden Amerika’ya yeni gelen sürücülere ilk şu nasihat yapılır: ‘Polis durdurduğunda asla yerinden kıpırdamayacaksın, eğilmeyecek, bir şeylere uzanmayacaksın’.
Peki niye bu kadar gerilim var ve neden polisler tutuklarken Amerikan filmlerinde hep bir itiş-kakış olur? Burada da erkeklikle ilgili önemli bir boyut var: Amerikan kültürüne göre bir erkek tutuklanırken kollarını rızayla teslim etmez ve derdest edilmeye direnmesi gerekir. Aksi, erkekliğe yakıştırılmıyor. Tutuklanması gereken taraf direndiğinde ise polisin zor kullanması (üstüne basarak yere yatırma), kaçmaya çalışması durumunda ise ateş edilmesi yasal sayılıyor. Bütün bunları daha da karmaşıklaştıran şöyle bir boyut var: Polis, Amerikan kültüründe yasal olan silah bulundurma hakkının siyah Amerikalılardaki kullanımı karşısında kendini sürekli tehlikede görüyor. Bunun sebebi, bazı siyahlardaki kriminalitenin bütün siyah azınlığa teşmil edilmesini sağlayan ve bütün toplumlarda gördüğümüz çoğunluk önyargısı. Bir beyazın suçu şahsi kalırken, her siyahın suçu tüm siyahların suçu haline geliyor.
Şimdi şu senaryoyu düşünün: Eğer George Floyd ölmeseydi, polisin onun sırtına ve boynuna basması yanlış bir şey sayılacak mıydı? Hayır. Çünkü bu tamamen yasal bir şey. Floyd tutuklanma karşısında direnç (egemenlik vurgusu) gösterdiği için polisin onu “zor” ile tutuklaması polis ve yasa açısından mazur hale geliyor.
Asıl ilginç olan soru şudur: Peki polis ne kadar ağırlık koymalı? İşte bu sorunun cevabı yoktur. Çünkü polisin koyacağı ağırlık tamamen muhatabın derdest edilmesi için gerekli olan ağırlık olduğundan objektif olarak bilinemez. Floyd ölmeseydi, bir suç işlenmiş olmazdı. Burada polisin kötü niyeti (ırkçılığı) çok belli olsa da polisin kendi yaptığı şeye tamamen hakim olmadığı gerçeği o kadar belli olmayabilir. Ama öyledir. Polis, böyle bir durumda öldürmeye kast etmeksizin ölüme yolaçabileceği bir egemenlik boşluğundadır. Orada kullanılan şiddet (ağırlık, bastırma) her an bel verebilir ve egemenlik fıtığına yol açabilir. Nitekim, polis memurunu, beyaz ve polis olduğu için ırkçı saysak bile (ki öyle bir zorunluluk yok ama yüksek ihtimalle öyledir) Floyd’un ölümünün (varsa ırkçılık kadar) yasanın içindeki bu egemenlik fıtığından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
İşte bu egemenlik fıtığı karşısında siyah kimliğin elinde ne var? Palyatif bir çözüm: Azınlığın ağrılar arttıkça arada bir (1992’de Rodney King’in Los Angeles polislerince dövülmesinde olduğu gibi) ayaklanmalarla çoğunluğa maddi ve manevi bir maliyet üretmek. Yani zulme isyan. Şu anda yaşanan durum buna benziyor. Ancak bunun da bir sınırı var. Protestolar yağma ve talana dönüştüğünde bu çözümün de sınırlarına ulaşmış olacağız. O yüzden şimdiki olaylardan bir “Amerikan baharı” beklemek hata olur. Protestoların doğal sınırı, yağmaya dönüşme eşiğidir. Görebildiğim kadarıyla tek risk, Trump taraftarı milliyetçi-mukaddesatçı (ve ağır silahlarla mücehhez) beyaz lümpen takımın sahaya inerek daha ciddi çatışmalar tetiklemesi. Onun dışında siyah kimliğin yapısal trajedisi kolay kolay bitmeyecek gibi görünüyor.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları



































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
26.01.2026
20.01.2026
23.12.2025
7.12.2025
13.11.2025
12.11.2025
31.10.2025
20.10.2025
6.10.2025
28.09.2025