Murat Sevinç
Başkanlık sistemiyle ilgisi olmayan ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’nin (CHS) bir ‘sahibi’ olmadığı ve bu durumun anayasa tarihimize yabancılığı yönündeki ilk yazıdan devam. Sistemin referandumdan çıkan ‘Evet’ oyuyla onaylandığı 2017’nin tozu dumanı dağılmışken, belki başımıza gelen (!) ‘sistem’ üzerine biraz daha sakin düşünülebilir umuduyla:
Cumhuriyet’in ilk anayasası 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu. Cumhuriyet anayasası, 1921’in ve günün siyasal koşullarının, ulusal egemenlik düşüncesinin hakimiyetinin etkisiyle ‘meclis hükümeti’ sisteminin bazı niteliklerinin bulunduğu bir ‘parlamenter’ yapı kabul edilmişti.
Söz konusu ‘karma’ nitelik, tek partili dönemde önemli bir soruna neden olmadı. 1924’te ve 1930’daki parti kurma denemeleri muhtelif nedenlerle başarısızlığa uğramış, 1946’da Demokrat Parti’nin (DP) kurulması ve dört yıl sonra iktidara gelişi ‘anayasanın uygulanması bakımından’ da her şeyi değiştirmişti.
1950-60 arasındaki siyasal sorunların, 1954’ten itibaren DP’nin demokrasiden giderek uzaklaşmasının, şiddetli siyasal çatışmanın, burjuvazinin iki kanadının mücadelesinin ‘tek nedeni’ anayasa metni değildi. Türkiye’de siyasal açmazların sorumluluğunu metinlere yüklemek adettendir.
1924 Anayasası’nın bizi ilgilendiren kısmı cumhurbaşkanının konumu. Mustafa Kemal pragmatik bir siyasetçi ve hükümet sistemi konusundaki düşünceleri yıllar içinde koşullara bağlı olarak değişmiştir. Başlangıçta meclis hükümetini öven konuşmaları olmasına karşın, bazı gelişmelerin ardından fikir değiştirip parlamenter sisteme yönelmiştir. Yine de konuya ilişkin bütünlüklü bir görüşü olduğunu iddia etmek kolay değil. Şu önemli: 1924 Anayasası görüşülürken, cumhurbaşkanına meclisi fesih yetkisi verilmesi yönündeki talep şiddetle reddedilmişti!
Tasarı görüşülürken yapılan bir konuşma, dönemin ‘temsil’ anlayışını ve ‘milletvekili kararlılığını’ (ki İkinci Meclis’te muhalefet tasfiye edilmişti!) göstermesi açısından hakikaten çarpıcı. Reşat Bey şunları söylüyor:
“…Kanaati katiyem şudur ki, farzı mahal olarak Allah Reisicumhur olsa, katî arz ediyorum. Kestiriyorum. (Haşa, sesleri) Haşâ… Melâikei kiram Heyeti Vekile olsa, fesih salâhiyetini verecek yoktur.”
Meclis’in o günlerden buraya varması ise çok acı. Bu sözlerin, Mustafa Kemal’e muhalefetin neredeyse tümüyle tasfiye edildiği İkinci Meclis’te dile getirildiğini bir kez daha hatırlatmak isterim!
1924 Anayasası’nın cumhurbaşkanının yetki ve sorumlulukları konusundaki düzenlemeleri, dönemin cumhurbaşkanlarının güçlü konumunu açıklamaz. Atatürk’ün, İnönü ve 1950’den sonra Celal Bayar’ın gücü, Anayasa’dan değil, tarihsel ve siyasal değerlerinden geliyor.
DP macerası, burjuvazinin ‘asker-sivil bürokratik’ kanadının iktidarı askeri darbeyle yeniden ele geçirdiği 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile sona erdi.
Darbeden bir yıl sonra yürürlüğe giren 1961 Anayasası sevapları ve günahlarıyla, tarihimizin en demokratik-ilerici anayasa metni. Sosyal haklar, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri, siyasal partilerin anayasal güvenceye kavuşturulması, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, yargı bağımsızlığının kurumsal güvenceleri ve özerk kurumlar gibi pek çok demokratik hüküm içeriyor. Ne yazık ki TSK’yı ve askeri yargıyı anayasal kurum haline getiren, lüzumsuz bir ikinci meclis (Cumhuriyet Senatosu) kuran da aynı Anayasa.
Klasik parlamenter sistem ilk kez bu Anayasa ile doğdu. Cumhurbaşkanının varsa partisiyle ilişiğinin kesilmesi ve görev süresinin (yedi yıl) TBMM’nin döneminden (dört yıl) ayrılması gibi, yansızlığı pekiştirici düzenlemeler kabul edildi. Önceki anayasaya göre, her seçim ardından parlamento bir kez daha cumhurbaşkanı seçiyordu, görev süreleri aynıydı.
Gerek koşullar, gerek seçilenlerin kişilikleri ve gerekse anayasal düzenlemeler, 1961 Anayasası döneminde meclis tarafından (kuşkusuz asker-sivil gerilimleri sonucunda) seçilen üç cumhurbaşkanının hukuksal ‘sınırları’ içinde kalmasını sağladı. Darbecilerin ağbisi Cemal Gürsel, o hastalanıp (1966’da) görevini erken bırakmak zorunda kalınca yerine seçilen bir başka orgeneral olan Cevdet Sunay ve 12 Eylül’den önceki son cumhurbaşkanı emekli Oramiral Fahri Korutürk. Bana kalırsa parlamenter sistemin ruhuna en uygun, sembolik devlet başkanı modeli Fahri Korutürk’tür.
1961 Anayasası dönemi ‘müesses nizamının’ krizi, 12 Mart 1971’deki askeri müdahale ile (muhtıra) çözüm üretmeye çalışmış ve 1961 Anayasası’nda özgürlükleri tırpanlayan değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler, dokuz yıl sonraki ‘12 Eylül’ darbesinin provasıydı. Dönem boyunca 1961 Anayasası, yine kendisinin günahı olmayan siyasi çatışmanın merkezinde yer aldı. Sonuç, 12 Eylül 1980 askeri darbesi.
Korkut Boratav hocanın belirttiği gibi, ‘sermayenin karşı saldırısı’ niteliğinde bir hareket olan 12 Eylül darbesi, anayasa tarihimizde bir geriye gidiş. İlk kez bir anayasa, özgürlükler aleyhine otorite lehine hükümlere ‘ağırlık’ verdi. Patronlar işçilerden, devlet yurttaştan korunmaya çalışıldı.
Bizi ilgilendiren, yine cumhurbaşkanının konumu:
Anayasa’ da her ne kadar parlamenter sistem ve meclis üstünlüğü ilkeleri sürdürülse de, parlamenter sistemde ‘yansız’ ve ‘sembolik’ olması gereken cumhurbaşkanı makamı gereğinden fazla güçlendirildi. Bu bir yandan o dönem popülerleşen ‘yürütmeyi güçlendirme’ eğiliminin, bir yandan MGK başkanı ve devlet başkanı olan Kenan Evren’in konumunun, diğer yandan 1961 Anayasası’na duyulan tepkinin ürünü. Fakat ne olursa olsun parlamenter sistemden vazgeçilmemiştir. Oysa darbeciler istedikleri sistemi getirebilecek güce-yetkiye sahipti.
Nitekim yıllar sonra Kenan Evren, tüm sağ iktidarların gazetecisi Yavuz Donat ile yaptığı söyleşide (2004), kendisine getirilen başkanlık sistemi önerilerini geri çevirdiğini söyleyecekti: “Dedim ki… Beni düşünmeyin… benim için yeni bir sistem getirmeyin… Zira benden sonra ne olur bilemem… Öyle ya, biri gelir diktatör olur… Onun için bu konuyu benim dışımda düşünün.” Nasıl?! Diktatörlük endişesi duyan kişi, Kenan Evren!
1982 Anayasası ilk halinde, parlamenter sistemin ruhuna ‘uygun’ biçimde siyasal sorumluluğu olmayan, parlamenter sistemin ruhuna ‘aykırı’ biçimde sembolik olmanın ötesinde yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanı konumu kabul etmişti. Yıllarca ‘karşı-imza’, yani cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına hangilerini bakanlar kurulu ya da ilgili bakanla birlikte yapacağı konusu tartışıldı, makaleler yazıldı, sempozyumlarda konu edildi.
Belki şu söylenebilir: 1982 Anayasası özü itibariyle parlamenter sistemi sürdürdü, buna mukabil devlet başkanının yansız konumunun sürdürülebilmesi büyük ölçüde seçilecek olanın kişiliğine bırakılmış oldu.
Dönemin cumhurbaşkanlarının biri dışında tümü, önemli siyasi figürler. Kabul etmek gerekir, aksi davranışlar olsa da aslında hepsi ‘olabildiğince’ yansız ‘görünmeye’ çabaladı. Hiç olmazsa, görünmeye! Bence dönemin parlamenter sistem bakımından en ideal davranan cumhurbaşkanları, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül.
Ne yazık ki ikisi de görevlerinin sonlarına doğru o yansız görüntüden ödün vermeye başladı. Sezer, son yıllarında siyasi tavrını açıkça gösterir ve önemli atamaları haddi olmayarak engellemeye çalışırken; Abdullah Gül özellikle son yılında (muhtemelen siyasi beklentileri nedeniyle) olmadık işler yapıp karşı olduğunu belirttiği bazı yasaları imzalayabildi.
Burada Abdullah Gül’ün konumuyla ilgili bir iki cümle kurma zorunluluğu duyuyorum.
Türkiye, siyasi ve akademik ahlak konusunda sicili pek parlak bir ülke değil ne yazık ki. Çoğunluk, kendi lehine ayrımcılığa tepki göstermez bizim memlekette. Örneğin, rahmetli Erdoğan Teziç hoca YÖK başkanıyken mutlu mesut yaşayan, koşa koşa YÖK üyesi olan kimi solcu öğretim üyeleri, YÖK AKP’nin eline geçince bağırmaya başladı. Sorunları YÖK gibi dünyada eşi benzeri olmayan bir garabetle değildi çünkü, kimin hükmettiğiyleydi.
Diyeceğim şu: Abdullah Gül’ün siyasi görüşlerine karşı olmak bir tercihtir. Ancak eğer görevini parlamenter sistemin gerektirdiği gibi yaptıysa, doğrusu, bunu dile getirmek. Gül, yıllarca ‘Çankaya noteri’ ifadesiyle eleştirildi. Olabilecek en saçma eleştiri bu.
Bininci kez yinelersem: Parlamenter sistem, eğer klasik olanını tercih edeceksek ki ben ediyorum; zorunlu görmedikçe etliye sütlüye karışmayan, uyarı görevini yerine getiren ve siyasal sorumluluğun kendisinde değil hükümette olduğunu bilen cumhurbaşkanı tipi gerektirir.
Gül, ‘noterlik’ vazifesini ‘ilkeli’ olduğu için mi, yoksa AKP ile birlikte hareket ettiği için mi yerine getirdi? Bu başka konu. Tahmin edilebilir ki, ikincisi. Ancak ‘görüntü’ sisteme uygun davrandığıydı. Bunu dile getirmekte değil, getirmemekte sorun var! Ya da eğer diyorsanız ki, “Ben noter istemiyorum kardeşim” peki; halihazırdaki cumhurbaşkanı noter olmayı reddetti ve bu nedenle sistem değiştirildi. Hayrını görün!
Üçüncü ve son yazıya, AKP’li yıllar, halihazırdaki durum ve muhtemel geleceğiyle devam edeceğim…
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1
Yazarlar
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları

























































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
4.02.2026
10.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
7.12.2025
23.11.2025
21.11.2025
14.11.2025
30.10.2025
26.10.2025