Murat Sevinç
Herhangi bir yazıda Ankara ve Ankaralılık ile bir yoruma rastladığımda, o satırlara dikkat kesiliyorum ve yazının geri kalanını ve hatta yazının o satıra kadar olan kısmını, ister istemez yazarın Ankara ile ilgili değerlendirmesini de göz önünde bulundurarak okuyorum. Bu ruh hali biraz duygusallıktan kaynaklanıyorsa, biraz da ideolojik konumlanma ile şehre bakış arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünmekle ilgili.
Zamanında 'Behzat Ç' ile ilgili bir iki yazı kaleme almıştım ve yazıyı okuyan bir meslektaşım, müstehzi bir ifadeyle “Ezikler için yazmışsın,” demişti. Hafızam anlatamayacağım ölçüde berbattır, ancak can sıkıcı bulduğum bazı sözleri kolay unutmuyorum demek ki! Kabul etmek gerekir, bu yaygın bir kanı. Ankara sevgisinin 'ezik' bir duygu olduğu iddiasına, genellikle küçümser bir üslup eşlik eder. Bir ara dillere pelesenk olan şu 'ezik' sözcüğünü günahım kadar sevmediğimi de söyleyeyim yeri gelmişken. Buna mukabil, Ankara'yı yerenler ve bunu genellikle İstanbul karşılaştırması üzerinden yapanların düşünme biçimini yansıtması bakımından yerinde/anlamlı bir tercih. Çekingen, mütereddit, ürkek, özgüvensiz gibi çağrışımları var. Fakat, sözcüğün düz anlamına bakacaksak eğer, ezik olmak için herhalde birileri ya da bir şeyler tarafından 'ezilmiş' olmak ya da öyle hissetmek gerekiyor. 'Ezik' tespitinde, ezenin yanında saf tutan bir tavır var gibi, adı konulmasa da.
Bu yazı, “Ankara şöyle güzeldir, böyle güzeldir,” yazısı olmadığı gibi, iki şehrin niteliklerini karşılaştırmayı da hedeflemiyor. Bunu daha sonra deneyeceğim. Hemen her zaman İstanbul'dan bakıp Ankara için yapılan yorumlar, yalnızca İstanbul'un tarihi-doğal güzelliklerinden değil, yorumlayanın siyasi tercihinden de kaynaklanıyor. Haliyle, bir yanda 'duygusallık ve alışkanlıklar,' diğer yanda 'belirgin bir siyasi konumlanma' söz konusu. Bir de, temeli çürük önyargılar.
İlki, 'duygusallık ve alışkanlıklar' faslı için fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. Bir yerde doğup büyümek, orada çok zaman geçirmek, insanı bağı bahçesi ve kaldırımıyla muhabbet kurmak bağlılık ve sevgiyi çoğaltıyor. Kuşkusuz o muhabbet bazen nefrete de neden olabilir ki, o da eninde sonunda kurulan bağın yoğunluğuyla ilgili. Yıllar önce Hacettepe'den Tokat'a gidip tıp fakültesinde çalışan ve yaşça benden büyük bir tanışımın çocuğu orada doğmuştu. Üç dört yaşında Fransa'ya, ABD'ye tatile giden, Disneyland'de oynayan çocuk, yurt dışındayken sürekli Tokat'ı çok özlediğini ve en çok Tokat'ı beğendiğini söylüyormuş. Paris'teyken. Ben İstanbul'da doğup 18 yaşında Ankara'ya gittim ve hep iki şehirli oldum. İkisini farklı gerekçelerle seviyorum ve İstanbul'dan Ankara'ya bakıp ıvır zıvır sözler sarf edenleri antipatik buluşumun bir nedeni, bu deneyim. 'Duygusallık ve alışkanlıklar' konusunda, belki de şu 'karşılaştırma' eylemi üzerinde biraz daha düşünülmeli. 'Karşılaştırma' isteği, karşılaştırılanların, aslında 'karşılaştırılamayacak' niteliklerini görmezden gelme ihtimalini barındırır. Konu eğer iki şehir ise, o şehirler, özgül yanlarını hesaba katmadan nasıl ele alınabilir; birinin güzelliği ve tarihi, diğerinin sükuneti ve sunduğu günlük yaşam konforu, orayı 'daha' yaşanır hale getiriyordur, örneğin. Tabii duygusal tepkilerin yalnızca kişisel anılarla ilgili olmadığını, o duygusallıkta siyasi tercih ve reflekslerin izini sürmenin gereğini de hatırlatmalı. Anıtkabir için Ankara'yı, Yıldız Sarayı için İstanbul'u sevip tercih edenler olabilir, var.
İkincisi, siyasi tercih nedeniyle bir şehri sevmek ya da sevmemek ve onu hemen her durumda 'olumsuz bir' tutumun 'ismi' haline getirmek. “Ankaralılaşmak,” böyle bir eğilimin sonucu. Ankaralılaşmak terminolojisi, dile getirmese de “İstanbullulaşmanın,” yani daha renkli, daha uzlaşmacı, daha özgürlükçü, daha kozmopolit olmanın, farklılıklara saygının, birlikte yaşam arzusunun zıddı olarak formüle ediliyor, tercih eden tarafından. Hemen çoğu gözlem gibi bazı doğru yanları da var kuşkusuz. İki şehir arasında tespit edilebilecek ve hak verilebilecek bazı farklılıklar, hem o şehirlerin yapısından kaynaklanıyor hem de o şehirleri ve şehirliyi belirliyor. Aynı şehrin farklı semtleri arasındaki ayrımlar gibi. Zaten İstanbul ya da Ankara denildiğinde, eninde sonunda şehir coğrafyasının yalnızca bir kısmı kastediliyor ki bu durum İstanbul övgüsünde daha belirgin.
Söz konusu isimlendirmede, aynı zamanda 'sağa' meyleden bir refleksin payı olduğu kanısındayım. Ankaralılaşmayı, 'bürokrasinin tahakkümü' olarak düşünüp dile getirenler ile örneğin Celal Bayar ya da Ahmet Kabaklı'nın bürokrasi çözümlemeleri arasında derin fark var mı? Üzerine biraz Kemal Tahir ve eser miktar Küçükömer eklense, daha ikna edici olur mu 'Ankaralılaşma' tespiti? 'Bürokrasinin' siyasetçiyi hareket edemez hale getirmesine dönük anlamlı eleştirilerle, modern devletin iskeleti olan nitelikli bürokrasinin ve Türkiye sağının on yıllardır tefe koyduğu 'özerk kurumların' gerekliliği arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmamak gerekiyor. Hele ki şu son yılların ardından, nitelikli bürokratların ve sağlam bir iskeletin hayatiliği daha iyi anlaşılmadı mı? Yok eğer, 'soldan' bürokrasi eleştirisi deniyorsa; diyelim Kemal Tahir, Divitçioğlu, Aybar gibi isimler, 'bürokratik devlet' ve hâkim sınıf-tabakalar ile ezilen halk-reaya ilişkisiyle ilgili çözümlemelerini Osmanlı'dan başlatmaz mı? Bu durumda, eğer köklü bir geleneğin devamıysa bürokrasinin konumu, bizim Ankara'nın günahı nedir!
Ayrıca, Ankaralılaşmak ifadesini pek sevenler, devlet yönetiminde sermeye ilişkilerinin yeri olmadığı kanısında mı? Müslüman-Türk burjuvazi yaratma sürecinde, yerli sermayedar ile Cumhuriyet bürokrasininin içli dışlı oluşu, o burjuvazinin devletsiz ve o devletin patronsuz yapamaması, yalnızca Ankaralaşmak mıdır? Örneğin, son yıllarda Ankara'ya da dikilen o berbat gökdelenler size Ankara'yı mı yoksa daha ziyade İstanbul sermayesini mi hatırlatıyor? Ankara, 'İstanbullaştırılıyor' olmasın! Anıttepeliler, hiç olmazsa Anıtkabir çevresi yüksek binalara açılmasın diye mücadele veriyor bir süredir; Ankara, İstanbullaşma belasına yenik düşmesin diye. Türkiye'nin her şehri, her beldesi, her köyü, her kıyısı bu riskten korunmalı!
Arada bir, içinden Ankara geçen bir şeyler yazmayı seviyorum, ancak bu kez bir 'polemik' üzerine depreşti yazma isteğim. Tanıl Bora'nın kaleme aldığı Hasan Âli Yücel biyografisi hakkında yazılan eleştirilerden, özellikle biri nedeniyle. Ayhan Aktar ve İştar Gözaydın'ın kaleme aldığı kapsamlı eleştiri yazılarından ikincisinde (Homo Kemalismus olarak Hasan Âli Yücel-2), 'Ankaralı' yorumu yaptıkları bir yer var, 'İstanbullu' özgüveniyle:
“Bora 1970’lerin sonunda, İstanbul’da yayımlanan Birikim dergisi çevresinin yetiştirdiği bir araştırmacıdır... Birikim bizlerin zamanında çok şey öğrendiğimiz, ülkemizde bağımsız, eleştirel, özgürlükçü sol yaklaşımın kalesi olmuş bir dergidir. Ayrıca resmî tarihimize ilişkin ilk ciddi eleştirileri de bu dergide okuduk. Kısacası, İstanbul’un kozmopolit ve özgürlükçü havasının Birikim dergisine yansımış olduğunu düşünüyoruz. Bizim hissiyatımıza göre Yücel biyografisinde Tanıl Bora biraz ‘Ankaralı’ bir metin kaleme almış gibi görünüyor. Metinde kendini sol veya çağdaş sayan kesimin yıllardır yelkenlerini şişirdiği nostalji rüzgârı karşısında eğilen bir hava hissettik. İçinde yaşadığımız günlerde, kendini “tek adam rejimine” muhalif sayan insanların Kemalist nostalji edebiyatına kapılmalarını anlayabiliyoruz...”
Bu cümleler üzerine çok şey yazılıp söylenebilir, ancak uzatmak istemiyorum. Başkaca yazılar da çıktı kitap üzerine ve tarihsel bir figür hakkında kaleme alınmış biyografinin olumlu-olumsuz, sert-yumuşak yankı bulması son derece olağan. Tanıl Bora, yine Birikim'de kapsamlı ve toplu yanıt verdi eleştirilere. Diğer yazılara da gönderme yapan makaleyi buraya bırakıyorum. Aktar-Gözaydın'ın alıntıladığım cümleleri, anlatmaya çalıştığım 'Ankaralılık/Ankaralaşma' imgesi ve söz konusu imgeye yönelik bakışı gayet güzel özetliyor.
Tanıl Bora şöyle yanıtlamış 'Ankaralılık' eleştirisini:
“Bu Ankara-İstanbul kutup-imgeleri ezelî folklorik klişelerdir malûm, her klişe gibi hakikat payı da taşırlar. Ankara’nın, kendisine atfedilen devlet-bürokrasi-resmiyet-protokol-yapaykent hususiyetlerini taşıyan bir çehresi vardır; nasıl İstanbul’un o 'kozmopolit özgürlükçü dünya şehri' kimliğini taşıyan bir çehresi varsa. Tıpkı insanlar gibi, şehirler de klişe-imgelerden ibaret değil, tabii. Türlü cepheleri var. İstanbul’un, kendinden pek hoşnut, arogant bir imgesi de vardır mesela, değil mi? Ankara’nın da başka yüzleri vardır, mesela, –İstanbul’a nispetle her yer gibi taşra olmanın da can verdiği–, kalenderce bir gayret, heves, merak yüzü vardır, gibi gelir bana. Ankaralılık iyidir de, yani. Homo Kemalismus yazarları Aka Gündüz’ün, Yakup Kadri’nin, Falih Rıfkı’nın Ankara’sında takılmış olabilirler. Sevgi Soysal’ın, Barış Bıçakçı’nın, ne bileyim, Behzat Ç.’nin Ankara’sı da var.” Doğru söze ne denir.
'Ankaralılık' ve 'Ankaralılaşmak' klişeleri üzerine bir kez daha düşünmeli bana kalırsa, zannedildiği kadar vahim bir durum olmayabilir. Biraz Ankaralılık, “kendinden pek hoşnut” o dilin sorgulanmasına da neden olur belki, biraz olsun küçük harflerle yazıp konuşmaya...
Yazarlar
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları

























































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
4.02.2026
10.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
7.12.2025
23.11.2025
21.11.2025
14.11.2025
30.10.2025
26.10.2025