Alper GÖRMÜŞ
Birkaç hafta kadar önceydi, sabahtı ve ben her sabah olduğu gibi Açık Radyo’da Açık Gazete’yi izliyordum. Ömer Madra’nın yayın ortağı Mahir Ilgaz, bana çok çarpıcı gelen bir araştırmadan söz etti. Toplumların “tehlike algısı”nı konu alan araştırma göstermiş ki, bu âlemin, zekâsını kullanarak“ilerleme” yeteneğine sahip yegâne yaratığı olan “insan”lardan oluşan toplumlar, varlıkları açık olarak gösterilse bile “uzak tehlike”leri algılamama ya da onlara aldırmama “yeteneğine”sahipmişler.
Aslına bakarsanız, araştırmayı gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek bu; hepimiz toplum içinde yaşıyoruz ve bu araştırmanın vardığı sonucu her birimiz bir ömür boyunca defalarca tecrübe ediyoruz.
Mevcut toplumsal tehlikeleri önemseme ve sadece onlar üzerinde yoğunlaşma eğilimimizin, mevcut (taze) toplumsal acılarımız için de geçerli olduğunu yine hepimiz kendi hayatlarımızdan biliriz.
Sadece mevcut tehlikeler üzerinde yoğunlaşma “yeteneğimiz” sayesinde gelecekteki tehlikeleri; sadece mevcut “acılar” üzerinde yoğunlaşma “yeteneğimiz” sayesinde geçmiş acılarımızı ıskalıyoruz.
Sonuçta da şu oluyor: Toplumların gelecek ve geçmiş algılarına dair bu “yeteneklerinin”(zaaflarının) farkında olan birileri, bu “yetenekleri” körükleyerek toplumların “şimdi”sini, dolayısıyla da geleceğini karartıyorlar.
Bu yazıda sadece ikinci “yetenek” üzerinde duracak, toplumun “taze acı”lar üzerinde yoğunlaşma, buna karşılık geçmiş acıları unutma eğiliminin, ülkenin en büyük acı kaynağı olan Kürt sorununun bir türlü çözülememesinde oynadığı rolü ele almaya çalışacağım.
“Taze acı” mühendislerinin başarıları
Öncelikle bir hak tesliminde bulunayım: Yaşanan ânın acılarını körüklemek ve geçmiş acıları silikleştirmek (böylece onlardan dersler çıkarmayı zorlaştırmak) suretiyle “şimdi”yi ve geleceği karartma “sanatı”nın Türkiye’deki ustaları, uzun yıllar boyunca muazzam bir başarının mümessilleri oldular. “Dökülen kanın yerde kalmayacağı” şeklindeki temel sloganın eşliğinde sürdürülen “son terörist öldürülene kadar mücadele” çizgileri toplumdan uzun yıllar boyunca karşılık buldu. Güneydoğu’dan gelen her asker cenazesi, onların “mücadele”sine yeni bir destek anlamına geldi.
Ne var ki zaman içinde, a) Devletin, Kürtlerin en tabii haklarını kendilerinden esirgediğinin ortaya çıkması ve böylece Kürtlerin sırf asker öldürmekten zevk aldıkları için silahlanıp dağa çıktıkları inancının kırılması, b) “Son terörist öldürülene kadar” çizgisiyle terörün bitirilemeyeceğinin anlaşılması sayesinde Türklerin algılarında akıl düzeyinde belirgin değişiklikler oldu. Giderek daha çok sayıda Türk, Kürt sorununun çözümünün başka yolları olması gerektiğini düşünmeye başladı.
Ne var ki her “taze acı” bu düşüncenin “kuvveden fiile” sıçramasını engelleyen bir rol oynuyordu. Çünkü böylece insanlar kendilerini olgunlaştıran geçmiş acıları unutuyor, akıllarını dumura uğratan taze acıların girdabına kapılıyorlardı. Bu da, acıları sonlandıracak bir çözümün değil, yeni acılara yol verecek çözümsüzlüğün değirmenine su taşıyordu.
Ben, en geç 1990’ların ortalarında “dökülen kanın yerde kalmaması”nın peşinde koşmanın sadece yeni kanların dökülmesine yol açacağının, kanı kanla temizlemenin imkânsız bir “çare”olduğunun toplumun “akıl defteri”ne yazıldığı kanaatindeyim. Fakat bir de duygu diye bir şey var. Son 20 yıldır “intikam” peşinde koşanların yine de belli bir yekûn oluşturması, bu duygunun “taze acı”larla sürekli olarak beslenmesinden kaynaklanıyor.
“Taze acı” mühendisliğinin sınırları
“Taze acı” mühendislerinin başarılarının hakkını teslim etmiştim, fakat onların yeteneklerinin de bir sınırı var. Çünkü etkili olabilmeleri ancak üzerinde sörf yapacakları “taze acı”nın “doğal” olmasıyla,“üretilmiş” olmamasıyla mümkün.
Mesela iki ülke arasındaki bir savaştan çıkar sağlayan birileri, savaş “doğal” bir biçimde sürdüğü sürece taze acı mühendisliği yapabilirler ve etkili de olurlar. Çocukları savaşta ölen anne-babalar“çocuklarının intikamının alınabilmesi için” savaşın sürmesini isteyebilirler. Gerçi onun da bir sınırı var. Savaşın yıkımı öyle bir yere getirir ki o anne-babaları, “kanın yerde kalmaması” feryadı öbür çocuklarının da kanlarının dökülmesi anlamına gelir. İşte o noktada “doğal, hilesiz, hakiki” bir savaş dahi biter, çünkü savaşta çocuklarını kaybeden anne-babalar dahi o noktada “barış” derler.
Şimdi de iki ülke arasındaki “doğal, hilesiz, hakiki” bir savaşın zaman içinde savaştan çıkar sağlayan bir azınlık tarafından provoke ve manipüle edildiğinin ortaya çıktığı bir durumu düşünelim. İşte taze acı mühendislerinin yeteneklerinin tükendiği, sınırına ulaştığı nokta o noktadır.
“Taze acı mühendisliği”nin sonu
Salı sabahı Dağlıca’da büyük bir çatışma oldu, sekizi asker 10’u PKK’lı olmak üzere 18 genç daha öldü, çok sayıda genç de yaralandı. Sorunun çözümünde yeni umutların yeşerdiği günlerde, böyle zamanlarda hep olduğu gibi (Bingöl’deki 33 askerin ölümünden beri) toplumu derinden sarsacak bir“taze acı” daha şırınga edildi Türkiye’ye.
Ortaya çıkan tepkileri hep birlikte izledik. Sonuç şudur: Kürt sorunu, “taze acı” mühendislerinin her yeni “performans”ının kendileri açısından “marjinal fayda”sının iyice azaldığı bir alanı işaret etmektedir artık.
İnsanlar, yeni “performans”larla kendi üzerlerinden yeni yıkımlar yaratma çabalarını akıllarına ve duygularına hakaret sayma aşamasına gelmişlerdir artık.
Bu koşullarda “devlet aklı”nın tek tek insanların aklının gerisine düşüp “intikam” peşinde koşmasının hiçbir mantıklı izahı olamaz.
Hükümetin, halkın karşısına geçip, “Bunlar, benim barışçı çözüm çabalarımı berhava etmek üzere üretilmiş provokasyonlardır, bu defa yutmayacağım” demesinin “siyasi riski” yok gibi bir şeydir.
Nitekim hükümet de aşağı yukarı böyle söyledi.
Her şey, Kürt sorununda “taze acı mühendisliği”nin sonuna geldiğimizi gösteriyor.
Bana öyle geliyor ki, ileride tarihçiler, son saldırının gerçekleştirildiği 19 haziranı, bu “son”a işaret eden sembolik tarih olarak kaydedeceklerdir.
***
Öcalan’ın sus(turul)madan önceki son sözleri...
1970’lerde Kürt siyasi hareketinin, şiddeti bütünüyle dışlayan ve fakat hızla da güçlenen bir yapıda olduğu hepimizin malumu... O dönem Kürt siyasetinin en önemli liderlerinden Kemal Burkay, devletin PKK’yı güçlendirme siyasetinin sonucunda kendilerinin tasfiye edildiğini, devletin de PKK’yla baş başa kaldığını anlatır. Devletin, barışçı siyasi akımlarla baş etme yeteneğinin zayıflığını ve onun yerine şiddeti araç olarak kullananları tercih edip onları ezme yöntemini benimsediğini bilenler, Burkay’ın yorumunda önemli bir haklılık payı olduğunu da kabul edeceklerdir.
Öyle oldu, böyle oldu, neticede PKK bütün siyasi rakiplerini tasfiye ederek Kürt siyasetinin yegâne temsilcisi olmayı başardı.
Zaman içinde elbette devletin kendi içinde birtakım değişiklikler oldu, Kürt meselesinin şiddetle hallolamayacağına dair ciddi bir eğilim ortaya çıktı. Ne zamandır, devlet içindeki iki eğilimin mücadelesine şahit oluyoruz.
Ne var ki, devlet içinde “barışçı çözüm”e ağırlık verenlerin dahi (ki hükümet de bu alan içindedir) zaman zaman eski devletçi, şiddeti öne çıkaran refleksler içine girdikleri açık bir gerçek. Buradaki cesaret eksikliği, bu güçleri zaman zaman şiddetin sürmesini, sonsuza kadar sürmesini isteyen güçlerin yanına itebiliyor.
1980 öncesinde PKK’yı destekleyen devlet içindeki şiddet yanlıları şimdi de PKK içindeki, şiddeti sonsuza kadar sürdürmek isteyen kesimleri destekliyor.
Şiddeti durdurmaya çalışan kesimlerin bu koşullarda, şiddetin durması karşısında siyasi çözüm isteyen PKK’lılara karşı farklı bir tutum alması, bu iki anlayış arasındaki çelişkilerden faydalanmaya çalışması gerekmez mi?
Gerekir, fakat bunun için “siyaset” yapmak gerekir.
Aklıma, Öcalan’ın sus(turul)masından önceki son teklifi geliyor... PKK’nın bazı eylemlerini anlayamadığını söyleyen ve bunlara açıkça karşı çıkan Öcalan, koşullarının “dışarıdaki PKK’yla haberleşecek ve böylece onları yönlendirebilecek” şekilde düzeltilmesi durumunda “gerillayı iki hafta içinde sınır dışına çekeceğini” söylemiş, hükümetle neredeyse “var mısın” diye iddiaya girişmişti.
Hükümet ne yaptı? Taze acı mühendislerinin yarattığı atmosferin esiri oldu ve Öcalan’ı tamamen susturdu.
Bakın o günden bu yana kaç kişi öldü? Oysa hükümet, belirlediği siyasetlerin bir eylemle berhava edilebilecek kadar kırılgan olmadığını gösterip, mühendislere “kırmızı kart” çıkartabilseydi, bugün bambaşka bir Türkiye’de olabilirdik.
Yazarlar
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
21.07.2025
14.07.2025
23.06.2025
19.06.2025
17.06.2025
8.06.2025
1.06.2025
11.05.2025
8.05.2025
4.05.2025