Halil BERKTAY
[2-3 Temmuz 2016] Hemen bütün Haziran ayını, özensiz, kötü yazılmış, emek verilmemişbir öğrenci ödevi veya bitirme tezini düzeltircesine, tek bir Menderes “belgesel”iyle didişerek geçirdim. Pişman değilim; dürüst bir çabayı, alınteri ve göz nurunu temsil etmeyen ucuzluklara gerçekten çok kızıyorum. Ayrıca, unutulmuş tarihleri yeniden öğrenmenin gereğine de inanıyorum. Ne ki, hem bütün bir dönemi yeniden özetleme hem de hiçbir hatâyı atlamama takıntısına toplam on yazı ve 16,700 kelime hasredince, başka şeyler ister istemez kaçıyor aradan. Şimdi bir süre bunlarla uğraşacak; çoktan kaçırdığım güncelliğe gecikmiş notlar eklemeye çalışacağım.
İlki, hem tarihe bir not, hem de sosyal medyada, çoğu kimsenin görmemiş veya önemsememiş olabileceği eleştirel bir lâf çakma denemesine uzanıyor. Belki çok özel, çok ayrıntı, ama hem yazarının kimliği, hem imâ edilen karşıt fikir bakımından üzerinde durmaya değer. Altı aydır süren bir programımız var 24 TV’de; belki biliyorsunuz (bugün, yani 3 Temmuz’da 27’ncisi yayınlanacak). Pazar akşamları 22-24 arasında ve Serbestiyetbaşlığını taşıyor; moderatör Zeynep Türkoğlu’nun sorularına sadece kendi düşüncelerimle değil, Serbestiyet web sitesinde yazan başka arkadaşların da görüşlerini özetlemek suretiyle cevap getirmeye çalışıyorum.
Her neyse. Daha geçen Pazardı, yani 26 Haziran akşamı. Lâf bir şekilde FARC’tan ve Kolombiya’da elli küsur yıllık savaşı sona erdiren anlaşmadan açıldı. İki şeyi, dedim, çok önemli buluyorum. Birincisi, burada bütün bir çağın kapanması söz konusu. Ben devrimci şiddeti dogmalaştıran, silâhlı mücadeleyi fetişleştiren, gerillacılığa hayran bir kuşaktan geliyorum. Bu haleti ruhiyenin köklerini bilmek lâzım. Marksizm ve Marksizmden türeyen veya onunla kesişen-örtüşen düşünce akımları, 20. yüzyılda ilkin (a) sosyalist devrim uğruna şiddeti meşru kıldı. Bunlara, (b) 1933-45 arasında anti-Faşist (gerçekten İtalyan Faşizmi veya alman Nazizmine karşı) direniş hareketlerinde ve (c) İkinci Dünya Savaşı sonrasında, sömürgelik koşullarından fışkıran millî kurtuluş mücadelelerinde şiddetin ve silâhın meşru görülmesi eklendi.
Bu üç ana dalın sonuncusundan, (c1) yarı-sömürgelik, (c2) Latin Amerika tarzı oligarşik diktatörlük, (c3) İsrail tarzı kolonizatör yerleşimcilik veya (c4) Güney Afrika (ya da Rodezya/Zimbabwe) tarzı ırk ayırımı bağlamlarında da silâhlı mücadelenin gerekli ve zorunlu olduğu teorisine doğru, giderek zorlama bir mahiyete bürünen ek uzantılar peydahlandı. 1960’lar ve 70’lerde, Amerika ile Sovyetler Birliği arasında rekabet konusu olan Üçüncü Dünya “ara bölge”lerinin iki ayrı ucunda, iki farklı silâhlı mücadele “modeli” öne çıktı. Asya’nın güneydoğusunda, Hindiçini ve sonra Vietnam Komünist Partisi’nin tâ 1930’lardan beri önce Fransız sömürgeciliğine, sonra Japon işgaline, sonra gene Fransız sömürgeciliğine karşı sürdürdüğü çok uzun süreli ve sabırlı kurtuluş savaşı, 1964’ten itibaren ABD’nin müdahale ve işgali aşamasına girdi ve uluslararası alanda büyük sempati topladı. Atlas Okyanusu’nun öte yakasında, Moncada kışlasına ilk hücumdan hesaplarsak 1953-59 arasında, Granma yatıyla karaya çıkıştan hesaplarsak 1956-59 arasında, Küba’da şaşırtıcı bir devrim meydana geldi. İlk başta komünist olmayan Fidel ve Raul Castro kardeşler dahil toplam 82 kişilik (ama daha ilk ağızda dörtte üç kayıp vererek sayıları 20’ye düşen) küçücük bir grup, Sierra Maestra dağlarına ulaşıp gerilla savaşı vermeye başladı ve Amerika’nın dahi kendi kaderine terkettiği, hattâ ambargo uyguladığı çürümüş Batista rejimini üç yıl gibi çok kısa bir sürede alaşağı etmeyi başardı.
Bu da bütün Batı yarıküresine, Küba tecrübesinin her yerde tekrarlanabileceği, zira Orta ve Güney Amerika’daki bütün “oligarşik diktatörlük”lerin o kadar zayıf ve kof olduğu (ve ABD’nin de hep aynı derecede pasif kalacağı) gibi son derece yanlış mesajlar verdi. Arjantin’den gelip Granma’ya binen ve Küba devrimine katılan Ernesto “Che” Guevara, bu tezi ispatlamak -- her yerde ve her zaman, hem de işe derhal, doğrudan silâhlı mücadeleyle başlamak suretiyle devrim yapılabileceğini göstermek -- uğruna Küba’yı terkedip Güney Amerika anakarasına geçti. Bolivya dağları ve ormanlarında bir gerilla foco’su kurdu. Louis Althusser’in öğrencisi Régis Debray, Havana Üniversitesi’ndeki felsefe kürsüsünden kalktı geldi; “Che”yle görüşmelerine dayanarak, Devrimde Devrim? kitabını yazdı; uzun bir siyasî mücadele hazırlığı olmadan başlayacak “öncü savaş” teorisini genelleştirdi. Pratikte, Guevara’nın hemen ayaklanıp kendisine katılmasını beklediği bu en yoksul Bolivya köylüleri, gidip onu ihbar etti. CIA’nin eğittiği özel kuvvetlerle daha ilk çarpışmada esir düştü ve yargısız infaz edildi. Ama yenilgisiyle birlikte âdetâ bir aziz mertebesine yükseldi. İkonik bir figür oldu. Nesillerin t-shirt’lerini süsledi.
Kabına sığamayan 60’lar gençliğinin şuursuz tepki ve heyecanları, maalesef önemli ölçüde bu hayale kanalize edildi. Özellikle Latin Amerika’nın her yerinden ikinci, üçüncü, dördüncü el taklitler fışkırmaya başladı. Genellikle çok küçük grupları temsil ettikleri halde, hemen hepsinde bütün halk adına konuşan bir “ordu” ve/ya “cephe” olma iddiası vardı; keza çoğu, kıtanın veya ülkelerinin geçmişindeki halk kahramanlarına atıfta bulunuyor, kâh İnka-Aztek kabile şeflerinden, kâh 19. yüzyıldan itibaren İspanyol sömürgeciliğine, şu veya bu diktatörlüğe ya da Amerikan müdahalelerine karşı savaşanlardan (Bolivar, Marti, Zapata, Sandino) “el” almaya, ilham ve meşruiyet sağlamaya çalışıyordu. Arjantin’de Halk Kurtuluş Ordusu, Montonerolar, Peronist Silâhlı Güçler, Tacuara Milliyetçi Hareketi; Bolivya’da Zarate Willka Silâhlı Kurtuluş Güçleri,Nancahuazu Gerillası, Nestor Paz Zamora Komisyonu, Tupac Katari Gerilla Ordusu;Peru’da Ulusal Kurtuluş Cephesi, Tupac Amaru Devrimci Hareketi, Sendero Luminoso(Aydınlık Yol); Şili’de Manuel Rodriguez Yurtsever Cephesi; Venezuela’da Bolivarcı Kurtuluş Güçleri; Meksika’da Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (veya kısaca Zapatistalar), Halkın Gerilla Grubu, Halkçı Devrim Ordusu, Yoksulların Partisi;Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (veya kısaca Sandinistler);Guatemala’da Guatemala Ulusal Devrimci Birliği; Honduras’ta Morazanist Yurtsever Cephe; El Salvador’da Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi; Surinam’da Cangıl Komandosu; Brezilya’da (eski ve köklü Komünist Partisi’nin bile bir ara ne kadar çıldırdığına işaret eden) Araguaia Gerillası; Kolombiya’da Ulusal Kurtuluş Ordusu,Guevaracı Devrim Ordusu, Halk Kurtuluş Ordusu, 19 Nisan Hareketi, Armado Quintin Lame Hareketi, Ernesto Rojas Komandoları, Simon Bolivar Gerilla Koordinasyon Heyeti,Pasifik Bölgesi Yerli Devrimci Silâhlı Güçleri, nihayet Kolombiya Devrimci Silâhlı Kuvvetleri (FARC), 1960’lar, 70’ler, 80’ler ve 90’larda kâh kısa kâh biraz daha uzun sürelerle parlayıp sönen, ama sonunda daima sönen kıvılcımlardandı.
Gene de görece daha çok tutunanları, ücra kırsal alanlara, Amerika’ların yerli halklarının soyundan gelen yoksul köylüler arasına ve yağmur ormanına yerleşmeyi başaranlardı. Ama öyle bir dönemdi ki, “kır gerillası” yetmiyor; “şehir gerillası” dahi olabilir deniyor; buna daUruguay’daki Tupamaros Ulusal Kurtuluş Hareketi (veya kısaca Tupamarolar) örnek gösteriliyordu. Bir moda almış yürümüştü; Fransa’da Maspero ve İtalya’da Feltrinelli, Türkiye’de Ant gibi solcu yayın kuruluşları habire bu tür kitaplar basarak çıkışsız bir romantizmin bir kıtadan diğerine sıçrayarak yayılmasına katkıda bulunuyordu. “Paris 1968” bütün artı ve eksileriyle birlikte kitlesel bir gençlik hareketiydi. Ama inişe geçtiğinde, suların geri çekilip yer yer ıslak bıraktığı alanda (tıpkı 1848 devrimlerinin geri çekilişinden sonra olduğu gibi) küçük konspirativist grupların maceracılığı yeşerdi. Avrupa’da kimsenin Çin ve Vietnam gibi “köylerden şehirlere” ilerleyecek hali yok ya; Tupamarolar örneği çok daha uygun bulundu ve (Filistin kurtuluş örgütleri örneğiyle de birleşince) İtalya’da Kızıl Tugaylar (Brigate Rosse), Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF, Rote Armee Fraktion) ya da Japon Kızıl Ordusu (Nihon Sekigun) gibi terör örgütlerine hayat verdi. Devrim uğruna adam kaçırıp öldürdüler, rehin aldılar, şantaj yaptılar, havaalanı katliamları düzenlediler.
Ve Türkiye’de, 1960’ların sonu ve 70’ler boyunca hemen hiç kimse ses çıkarmadı bütün bunlara; reddetmedi, mahkûm etmedi, lânetlemedi. Olsa olsa strateji ve taktiklerinin “yanlışlığı” vurgulandı; devrim öyle değil böyle olur dendi; “goşist” diye nitelendiler. Ama kimse, demokrasi adına, insan hayatını üstün tutan bir ahlâk adına karşılarına dikilmedi; etik ve ilkesel bir mücadele vermedi. Nasıl olabilirdi ki; esasen bireysel değerlerin her zaman çok zayıf olmuş olduğu Türkiye’de de, aynı silâhlı mücadele fantezileri kol geziyordu o günlerde. Mitinglerde sıkılı yumruklarla “Ho, Ho, Ho Şi Minh / İki, üç, daha fazla Vietnam / Ernesto’ya bin selâm” sloganları atılıyor; öte yandan Avrupa gençliği gibi genç Türk solcuları da yorgun yüzü ve keçi sakalıyla köylü tarzı toprağa çömelip konuşan “Ho Amca”dan çok, kendilerini beresi, bıyığı ve uzun saçlarıyla yarı-hippi izlenimi veren karizmatik (ve Batılı!) “Che”ye yakın hissediyor; dolayısıyyla bütün o Latin Amerika örgütlerinin Türkiye muadilleri de kuruluyor; nitekim Türkiye’de de “ordu”lar ve “cephe”ler kuruluveriyor, THKO’lar, THKP-C’ler ve derken minik minik fraksiyonel türevleri ortaya çıkıyor; hattâ Türk solunun elli küsur fraksiyonu, bırakalım Sovyet ve Çin modellerinden hangisinin daha doğru olduğunu, Latin Amerika’nın elli küsur fraksiyonu içinde hangisinin en doğru olduğu noktasında dahi birbirleriyle polemiğe giriyor; bu arada edebiyat da bu silâh ve şiddet fetişizmini yüceltmeye girişiyor; örneğin Ahmed Arif bir dönem bu yüzden (yanlış) okunuyor; Anadolu Aleviliğinin Pir Sultan Abdal ve Dadaloğlu gibi isyan ozanları bu yüzden çok seviliyor; Yılmaz Güney sineması ve Nihat Behram şiirinde (olumlu anlamda) eşkiyadan, mavzerden, çapraz fişekliklerden, silâhşörlükten, bireysel kahramanlıktan geçilmiyordu.
Bu heveslerin (heveslerimizin) bedelini çok ağır ödedi Türkiye. Bizler de ağır ödedik, Türkiye’ye de ağır ödettik. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Mahir Çayan ve arkadaşları, Sinan Cemgil ve arkadaşları, bir hiç uğruna; evet, bir hiç uğruna hayatlarını kaybetti. Benim de içinde yer aldığım, (Çin’den, Hişndistan’dan, Naksalitlerden ve Çaru Mazumdar’dan hareketle) güya silâhlı devrim fetişizminin “doğru”sunu öğretmeye kalkan Maocu akım da dahil, örgütler tek tek ezildi, onbinlerce insan hapis yattı, işkence gördü, bir bölümü zihnen ve bedenen sakatlandı, hayatını bir daha toparlayamadı.
Daha önemlisi, bir türlü sağlam, sağlıklı bir demokrasi kültürü gelişemedi bu ülkede. Solun çok geniş kesimleri, hiçbir zaman ciddî bir özeleştirisini yapmadı yarım yamalak gerillacılığının. Guevaracılık birçok insanın gönlünde hâlâ yaşıyor. Asgari müşterekler ve “öteki”nin tercihine saygı, nâmevcut. Uzlaşmak, satılmışlıkla bir. Demokratik düzen taraftarlığı ayıp ve günah. Azamicilik ve ayaklanmacılık ise daima onurlu. “Dost dost, ille kavga.” Kendin yapamıyorsan, yapanı destekleyeceksin. 1985’ten sonra Türk solu (Kürt sorununu tanımanın ötesinde) bu mantıkla gidip PKK’nın peşine takıldı. Bütün o Tupamarolar, Sandinistler, Aydınlık Yolcular, Marticiler, Bolivarcılar vb, Latin Amerika’dan kalkıp Diyarbakır’a, Hakkâri’ye, Cizre’ye, Silopi’ye gelmiş gibi oldu.
Ve şimdi, FARC’ın 1964’te başlattığısavaşı 2016’da, Kolombiya hükümetiyle anlaşarak sona erdirmesi, bütün bir tarihsel parantezin kapanması demek. Gerçekler çoktan değişti. Hayaller daima geriden gider, ama artık onların da değişmesi zamanı. Heyhâk. Türkiye’de bunu anlayan, üzerinde düşünmek isteyen çıkar mı acaba?
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları













































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024