Ali Türer
Milli Eğitim bakanlığı bugün atanmak için başvuran 86.129.000 öğretmenden 15 934 öğretmenin atamasını yaptı. Kutluyoruz. Fakat başvurup da atanamayan 70.000 diplomalı öğretmene ne olacak? Ne olacağı var mı, geçmişte açıkta kalmış umudunu yitirdiği için bu atamada başvurmayı dahi düşünmemiş 200.000’i aşkın arkadaşımıza ne olduysa yine o olacak. Bir çoğu kendilerini dershanelerin insafına bırakacaklar; kimi polisliğe başvurmak için hazırlanacak, kimi de güvenlik şirketi gibi kendisine kucak açacak başka fırsatlar kollayacak. Peki bu insanlar için harcanan, boşa giden onca emeğe ne olacak.
Söz açılmışken gelin şu çileli öğretmen yetiştirme tarihimize bir göz atalım.
Öğretmenlik mesleğinin iş bölümü içinde kilit bir rolü var. Çünkü öğretmenlik, diğer mesleklerin inceliklerinin öğretilmesinde de belirleyici rol oynayan bir meslek. O nedenle öğretmenlik, mesleklerin mesleği tanımlamasını hak ediyor. Öyleyse öncelikle şu tespiti yapmak gerek: Öğretmen yetiştirme mekanizmasının sağlıklı oluşmadığı, sağlıklı işlemediği bir ülkede; mesleki eğitimin sağlıklı yapılanması da, mesleki yaşamın sağlıklı işlemesi de mümkün olmaz.
Geleneğe bir göz atınca, öğretmen yetiştirme alanında hiç de küçümsenmeyecek bir deneyime sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.
Bizde modern eğitimle ilgili ilk adımlar devleti ayakta tutacak askeri elit yetiştirme düşüncesiyle atıldı. 1838 yılından itibaren de bu okullara öğrenci yetiştirmek için rüştiyeler kurulmaya başlandı. Fakat rüştiyelere alınacak bu öğrencileri kim yetiştirecekti. O zamanlar “ulemanın” dışında bir öğretim kadrosu yetiştirmeyi düşünmek bile cesaret işiydi. Amaç askeri elit yetiştirmek olunca “ulema” dişini gösteremedi. 16 Mart 1848'de öğrenim süresi üç yıl olarak kurulan Drülmuallimin-i Rüşti o nedenle “ulemanın” alanına bir müdahaleydi.
Öğretmen okullarının İstanbul dışında yaygınlaşabilmesi merkezi otoriteyi eğitim yolu ile yeni bir tarzda kurabilme arayışı içinde II. Abdülhamit döneminde gerçekleşti. 1900’de yürürlüğe giren “Muallimlikte Mesleki İhtisas Tesisine Dair Talimat”la ilk kez bir öğretmenlik tanımı yapıldı. Öğretmenlerin yetki, sorumluluk ve hakları belirlenmeye çalışıldı, öğretmenlikte branşlaşma başladı. Artık, öğretmen olabilmek için Darülmuallimin mezunu olmak, ya da zaman zaman yapılan sınavlarda başarı göstermek gerekiyordu. Yani anlayacağınız, KPSS çilesi daha o zamanlar başladı.
Cumhuriyet’e kadar geçen süreç içinde öğretmenlik mesleğinin gelişmesine pek çok eğitimci eşsiz katkılarda bulundu. Örneğin Sait Paşa, Melekzade Fuat Bey,Aristoklis Efendi, Musa Kazım Bey, Ziver Bey,Hazergratlı Mehmet Refet,Ayşe Sıddıka Hanım, Ethem Nejat, Emrullah Efendi gibi eğitimciler yazdıkları kitapçıklarla, risalelerle öğretmenlik mesleğine önemli katkılarda bulundular. Ancak bu eğitimciler içinde özellikle iki isim var ki, onların çalışmaları üzerinde ayrıca durmak lazım. Selim Sabit Efendi ile Satı Bey’in (Satı el Hüsri) öğretmenlik mesleğinde emekleri büyüktür.
Selim Sabit Efendi’nin (1829-1910) Rehnüma-yı Muallimin (öğretmenlere rehber) kitabı ilk pedagoji kitaplarından biridir. İlkokullarda kullanılmak üzere önerdiği yeni eğitim ve öğretim yöntemi (Usul-ü Cedit), ilköğretimi modernleştirme çalışmaları içinde çok önemli rol oynamıştır. Grup eğitimi yöntemler; tahta, tebeşir, sıra gibi modern eğitim araçlarının kullanımı ilk kez Selim Sabit Efendi ile birlikte modern eğitim yaşantıları içine girdi. Aynı zaman da öğretmenliğin bu topraklarda ne çileli bir meslek olduğunun da Selim Sabit Efendi canlı bir tanığıdır. Yazdığı bir kitapta “hal” sözcüğünü kullandığı için, II Abdülhamit’i tahttan indirmeyi kastediyor diye suçlandı; mesleğine son verildi, maaşsız bırakıldı; maddi sıkıntı içinde, sefalet içinde öldü.
Öğretmen okullarının modern anlamda kurumsallaşmasını Satı el Husri’ ye borçluyuz. İstanbul Darülmuallim Müdürlüğüne atandığı 1910 yılından itibaren çağdaş öğretmen yetiştirme yolunda çok önemli adımlar attı. Öğretmen okullarının programlarına Pedagoji ve Öğretim Yöntemleri gibi dersler onun döneminde girdi. Darülmuallim bünyesinde oluşturulan tatbikat okulunda öğretmenler mesleği bizzat uygulama içinde öğrenme imkânı buldular. Beden Eğitimi, Çocuk Müziği, Resim-iş, El-işi gibi dersler önce öğretmen okulu programlarına, daha sonra ilk okul programlarına bu dönemde girdi. Diğer yandan Sati Bey mezun ettiği öğretmenlerin çalışmalarını takip eden bir sistem kurdu; öğretmenlerin deneyimlerini bir birlerine aktaracakları düzenli konferanslar düzenledi. Fenn-i Terbiye adlı kitabı eğitim ortamının düzenlenmesi ile ilgili çok önemli öneriler içerir. Bütün bu çalışmaları ile Sati Bey, modern eğitimin gelişimine pedagojik boyutta eşsiz katkılarda bulunmuş, öğretmen yetiştirme alanına öncülük etmiş bir isimdir.
Cumhuriyet sonrası dönemde İlk Milli Eğitim bakanlarından Mustafa Necati’nin öğretmen yetiştirmeyi teşvik edici katkılarını da anmak gerekir. 1930’lı yıllarda 35.000 köy öğretmensizdir. 1936'dan itibaren eğitmen (yardımcı öğretmen) yetiştirmek üzere sekiz ay süreli Öğretmen Kursları açılmaya başlanır. 1937 yılında da Köy Eğitmenleri Kanunu çıkarılır. Küçük köylere öğretmen yetiştirmek amacıyla da Köy Eğitim Yurtları açılır. Bu yurtlar giderek Köy Enstitülerinin de başlangıcı olacaktır.
Türkiye’de Köy Enstitüleri olgusu farklı çevrelerde, çoğu kez spekülatif biçimde tartışıldı. Örneğin bu kurumları bazıları Sosyalist düzene temel oluşturmak amacıyla ortaya çıkmış kurumsallaşmalar biçiminde değerlendirdi. Bu doğru değil. Köy Enstitülerini kurmaya giden yolda; Ethem Nejat, İsmail Mahir Efendi, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel gibi modernleşme dönemi eğitim düşüncesinin oluşmasında iz bırakan eğitimcilerin düşünceleri belirleyici olmuştur. Köy Enstitüleri, modernleşme dönemi eğitim anlayışı içinde ilköğretim ile ulaşılmak istenen amaçların içinde yer alır. Amaç, köyü sosyal ve ekonomik yönden kalkındıracak liderler yetiştirmektir.
İlk adım Eğitim Yurtları ile atılır. 17 Nisan 1940'da çıkarılan Köy Enstitüleri Kanununagöre bu okullar öğrencilerini köylerden alacak, onları köy hayatının içinde yetiştireceklerdir. Okullar çevresinde birkaç köy olan elverişli yerlerde açılacaktır. Okulların programlarında erkekler için çiftçilik, demircilik, yapıcılık, marangozluk, kooperatifçilik; kızlar için çocuk bakımı, dikiş, ev idaresi, ziraat sanatları, hasta bakımı gibi konular yer alır. 1953 yılına kadar sayıları 21'i bulan bu okullardan toplam 17.341 öğretmen mezun olur.
Sekiz yıl gibi görece kısa bir sürede alınan çok önemli mesafe, ardından bu yapının içinden Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü gibi bir kurumlaşmanın ortaya çıkması deyim yerindeyse fincancı katırlarını ürkütür. Bazı çevreler gelişmenin giderek kırsal kesim sınırlarının dışına da taşacağı endişesini duymaya başlarlar. Köy Enstitüleri’nde genel yaşam biçimiyle uyuşmayacak bir başka yaşam tarzının ortaya çıkma tehlikesi vardır. Elit yetiştirme köy enstitülerinin işi değildir. Eğitim düşüncesi içinde kültürü ayakta tutacak münevverler yetiştirme, devleti ayakta tutacak “kurtarıcı” yetiştirme rolü liselere ve onu takiben yüksek öğretime verilmiştir.
1946-50 yılları arasında Köy Enstitüleri önce “disiplin” altına alınır; köylerdeki öğretmenlerin enstitülerle bağları kesilir. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır. 1948’de enstitülerin programları değiştirilir. 1953'te de kapatılırlar. Altı yıllık öğretmen okulları ile İlköğretmen Okulları adı altında birleştirilirler.
Kısacası Köy Enstitüleri boyutunda olan şey; başlangıçta kendisine biçilen rolün dışına çıkma eğilimi gösteren bir örgütlenmenin sistemde daha fazla karışıklığa yol açmadan kaldırılması ile ilgilidir. Ortaklaşacılığı, imeceyi, dayanışmayı, emeğe saygıyı, iş içinde eğitimi merkeze alan bir eğitim örgütlenmesi; kısa süre içinde, yaşam tarzına tehdit oluşturabilecek bir çekim ve ilgi merkezi haline gelmiştir. Milli, elitist duygular içindeki “halaskarların” telaşa düşmesi bundandır. Sistemdeki gerici, tutucu unsurların kışkırtması sonucu İsmet İnönü, “Benim en önemli eserim” diye övündüğü köy enstitülerini kapatacak belgenin altına imza atmaktan çekinmeyecektir.
Öğretmen yetiştirme açısından asıl trajik olan; köy enstitülerine karşı bu tepki yüzünden bu deneyimden öğretmen yetiştirme boyutunda yeterince yararlanılamamış olmasıdır. Öğretmenin “lider” olarak yetiştirilmesi yalnızca köy hayata geçirilmiş bir eğitim yaşantısı olarak kalacaktır.
1974-1975 Öğretim yılından itibaren sınıf öğretmeni yetiştirmek üzere iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmaya başlanır. Eğitim enstitülerinin sayısı 1976'da elliyi bulacak, fakat 1976-1980 arası bunlardan otuzu kapatılacaktır. 1975-1980 yılları yüksek öğretimde siyasallaşma, karışıklık yıllarıdır. "Hızlandırılmış eğitim” adı altında bu dönemde sekiz ayda, bilemediniz bir buçuk yılda öğretmen yetiştirilmesi, kuşkusuz öğretmen kalitesinin düşmesinde önemli rol oynamıştır.
1982'de öğretmen yetiştiren kurumların hepsi, Milli Eğitim Bakanlığından üniversitelere devredilir. Eğitim Enstitüleri önce Eğitim Yüksek Okuluna daha sonra da giderek Üniversitelere bağlı dörder yıllık Eğitim Fakültelerine dönüştürülür. 1990'lı yıllarda Eğitim Fakültelerinin sayısı yirmi dörttür.
Enstitüler Fakülteye dönüştürülünce Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen yetiştirme uygulamaları ile ilişkisi de giderek zayıflayacak ve nihayet kopacaktır. Bu kopuş trajik sonuçlar doğurmakta gecikmez. 1990’lı yıllarda Bakanlığın ifadesine göre sınıf öğretmeni ihtiyacı otuz binin üzerindedir. Hal böyleyken Eğitim Fakülteleri, sınıf öğretmenliği programı açmakta isteksiz davranırlar. Bakanlık bu açığı kapatmak için 1996 yılından itibaren önce branş öğretmenlerini sınıf öğretmeni olarak atamaya başlar. Bu da yetmez; ziraat mühendisi, işletme fakültesi mezunu, veterinerlik mezunu; üniversite mezunu ne bulduysa sınıf öğretmeni olarak atamaya başlar. Yeni atananların pedagojik formasyon ihtiyacı hafta sonları ya da yaz tatillerinde Eğitim Fakültelerinin Eğitim Bilimleri bölümündeki kadrolar tarafından kurslarla karşılanmaya çalışılır. Ortada para döndüğü için bu Eğitim Fakültelerinin işine gelir. Plansız programsız, günü birlik bütün bu uygulamaların; YÖK ve MEB arasındaki iletişimsizliğin faturasını eğitim sistemi de, halk da ödedi. Eğitimde nitelik düştü; öğretmenlerin kamuoyundaki statüsünü geriledi.
İlk ve ortaöğretim kurumlarında ihtiyaç duyulacak öğretmenlerin yetiştirilmesi amacıyla MEB ve YÖK’ün iş birliği içinde öğretmen yetiştirme programlarının yeniden düzenlenmesi ancak 1988 yılından itibaren sekiz yıllık zorunlu ilköğretim uygulamasına geçilince mümkün olacaktır. Bu tarihten sonra Eğitim Fakülteleri, Fen ve Edebiyat Fakülteleri mezunlarına yönelik İlköğretim Sınıf Öğretmenliği Sertifika Programları açtılar. Bir yandan da Eğitim fakültelerinde Sınıf Öğretmenliği Bölümlerinin sayısı arttırılmaya başlandı. Yeni açılan Eğitim Fakültelerinde Sınıf Öğretmenliği Programı, İlköğretim Bölümü içine alındı. 1998 yılına kadar Eğitim Fakültelerinde alan uzmanlığı temelinde örgütlenen bölümler; öğretmenlik eğitimini öne çıkaracak şekilde, örneğin Türkçe bölümü Türkçe öğretimi, Matematik bölümü Matematik öğretimi şeklinde yeniden düzenlendi.
Uzmanlaşma yolunda atılmış önemli bir adım olmakla birlikte yeni düzenleme bölümlerde ciddi bir kimlik değişikliğine de yol açmadı. Çünkü, programların ismi değişse de, okutulan içerik de; dersleri veren kadrolar da aynıydı. 2005 yılından itibaren Eğitim fakültelerinin programlarında yeni değişikliklere gidildi. Pedegojik derslerin süreleri ve kapsamları yeniden düzenlendi.
Halen İlköğretim okullarında görev yapacak öğretmenler lisans düzeyinde lise üzeri dört yıl; ortaöğretimde görev yapacak öğretmenler lise üzeri beş yıl eğitim görerek yetişiyorlar. Ayrıca Fen ve Edebiyat Fakültesi mezunları geçmişte dört yıl üzeri bir buçuk yıl tezsiz yüksek lisans alarak; şimdilerde de dört yıl üzeri Eğitim fakültelerinden üç aylık formasyon alarak yetişiyorlar. Aynı alanda beş yıl eğitim gören Eğitim Fakültelerindeki öğrencilerinden daha az bir eğitim, daha az bir çaba ile KPSS’ye katılma hakkı elde edebiliyorlar.
Öğretmen yetiştirmede hala bir kararsızlık durumu yerine oturmamışlık durumu devam ediyor. Bir yönüyle de bu genelde ortaöğretimin özelde ise mesleki eğitimin sağlıklı yapılanmaması ile yakından ilgilidir. Bu ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu.
Milli eğitimde görevli 800.000 Yüksek öğretimde görevli 100.000 öğretmenimiz var. Toplam 25.000.000 civarında da öğrencimiz var. 350.00.000 civarında Eğitim Fakültesi mezunu olup da atanamamış insanımız var. Dershanelere ucuz iş gücü piyasası oluşturuyorlar. Eğitim Fakülteleri her yıl 60.000’in üzerinde öğretmen mezun ediyorlar. Bakanlık ise her yıl ancak 30.000 civarında öğretmenin atamasını yapabiliyor.
Çocuklarımızı emanet ettiğimiz, yaratıcılık beklediğimiz öğretmenlerimiz çileli halleri bunlar. Saymakla bitmez. Önemli bir kısmı hala ya sözleşmeli ya da vekil öğretmen. Bazı dallarda KPSS’den 85 almak bile atanabilmek için yetmiyor. İyi de bu çocuklarımızın birçoğunu biz, oldukça yüksek puanlarla eğitim fakültelerine almıyor muyuz? Gençleri öğretmen olacaksın diye 18 yıl okutup da sokağa bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsan malzemesi böylesine hoyratça, insafsızca har vurup harman savrulur mu? Öğrencilerimi sen şöyle öğretmen olmalısın, böyle öğretmen olmalısın diye sözde motive etmeye çalışıyorum. Öğrencim kalkıyor “hocam siz ne söylüyorsunuz, bakalım ben öğretmen olabilecek miyim?“ diye soruyor. Böylesine karamsar, umutsuz iken; şüphe içindeyken bu gençleri fakültelerde nasıl sağlıklı yetiştirmemizi bekliyorlar. Öğrencilerimizin gözünün içine bakmaya korkar olduk.
Çok değil bundan on beş yıl önce Bakanlık üniversite mezunu olsun da ne olursa olsun; önüne geleni sisteme alıyor, öğretmen yapıyordu. On beş yıl içinde bu duruma nasıl gelindi? Bunca heba olmuş emeğin hesabını kim verecek?
Bu yazımızda sadece öğretmen yetiştirme mekanizmasına baktık. Bu alanda yaşanan sorunlarla ilgili söylenecek çok şey var. Onlar da bir başka yazımızın konusu olsun.
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- ÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ?
23.11.2025 - PATRON KİM?
15.11.2025 - BİR ÖĞRETMEN YETİŞTİRME HİKAYESİ
6.09.2025 - ULUSAL KİMLİK DAVASI
18.07.2025 - BOŞ UMUT, SONU HÜSRAN
12.06.2025 - TEHLİKELİ SULARDA SİYASET
22.12.2024 - AÇMAZDA SİYASET
3.12.2024 - ÇİFTE STANDART KULLANAN İKİ YÜZLÜ SİYASET ÜZERİNE
26.09.2024 - SİYASET VE MESLEKİ ETİK ÜZERİNE
2.09.2024 - TARİHDEN DERS ALMAK
5.08.2024
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları



















































ali Adaklı
Gerçekten mükemmel kalemine sağlık. Darbecilerden medet uman bir hükümet halini aldılar. Verdiğim oylara yazık.