Nadi ÖZTÜFEKÇİ
Kapitalizm Yaşam için habis bir tümördür. Yaşamın erişebildiği tüm hücrelerini kendi DNA’larına göre değiştiren, sürekli yayılma eğilimi gösteren, varlığı ile Yaşamı top yekun sağlıksızlaştıran habis bir tümör…
Burada “Yaşam” diye tanımladığım şey; insanı, hayvanı, ağacı, bitkisi, havası, suyu her türlü organizma, bilimi, kültürü, sanatı, medeniyet ve gelişimi, sevgisi, aşkı, inançları ve idealleriyle Dünya’da var olan her şeydir. Ve benim bunların topuna verdiğim bir addır. Çoğu kez kullandığım gibi bir özne, hatta bir kişilikmişçesine özel adla tanımlayıp söz etmeyi yeğliyorum. Çünkü kendine özgü bir iç dinamiği, kendine özgü tercih ve davranışı olduğunu düşünüyorum.
Ve yine kendimce çalışan ve emekçi sınıfların, yani insanlığın büyük çoğunluğunun, Yaşam’ın sağlıklılığı ile kendi gelişimi ve varlığının birbirine organik bir şekilde bağlı olduğu kanısındayım. Dolayısıyla bana göre Kapitalizm; insanlığın büyük çoğunluğunun düşmanı, varlığının en büyük tehlikesi olarak başta çalışan ve emekçi sınıflar olarak mücadele edilmesi gereken birinci unsurdur.
Komünizm ve sosyalizm, devrimler, antiemperyalist kavgalar, grevler, sınıf partileri. teoriler ve ideolojiler vb. hepsi Yaşam’ın Kapitalizm’e karşı geliştirdiği savunma refleksleri, antikorlarıdır.
Çünkü ne yazık ki Kapitalizm de Yaşam’ın bir parçası ve bünyesinin yarattığı bir olgudur. Yani bu kavga Yaşam’ın kendi bünyesinde gerçekleşir. Yaşam dostlarının bu mücadeleyi Yaşam’ın kendisine zarar vermeden yapmak gibi bir yükümlülüğü ve zorluğu, ama kavgasını Yaşam’ın sürmesi için verdiğinden Yaşam’ın dostluğu ve desteğine sahip olması açısından da avantajı vardır.
Evet, kavga Yaşam’ın içinde sürmektedir. Yaşamdan yana ve Yaşama karşı olanlar arasında… (Kapitalizme karşı mücadelenin günümüzde aynı zamanda Yaşamın savunulması anlamına geldiğini ve önemini vurguladıktan açısından tarihsel diyalektiğin bir sonucu olarak karşı karşıya gelen -Kapitalizm, Sermaye- Burjuvazi ile Yaşam savunucularının öncü unsuru İşçi sınıfı arasındaki kavga, bu şekilde adlandırılmıştır.) Ama kavganın seyri bu kadar basit değildir. Aksine Yaşamın tüm karmaşıklığına sahiptir.
Yukarıda ideoloji ve teorileri (işçi sınıfı ideolojisi) de Yaşam’ın Kapitalizme karşı mücadelede geliştirdiği antikorlara benzetmiştim. Yani yaşamın karmaşıklığını ve devinimini aynen taşırlar. Taşımalı da… Bu kavganın yürütülmesinde ideolojik ve pratik önderlik yapması beklenen, komünist hareketin bu anlamdaki en önemli görevi, teorinin Yaşam’la organik ilişkisini sağlamaktır. Yaşam’ın karmaşıklığını ve bir o kadar da zenginliğini ideolojinin içine taşıyarak…
İdeolojiyi gelişen durumlarda yapılması gerekenleri listeleyen bir “yönerge” olmaktan çıkarıp Yaşamı anlama kılavuzu olarak görmek gerek.
Çünkü komünistler gelişen yeni durumlarda yönergede uygun madde aramazlar.
Durumun gereğini yaparlar.
Teorinin sürekli karmaşıklaşan Yaşamla simbiyoz ilişkisini koparmaya kalktığında onu ancak Yaşamın paraziti haline getirisiniz.
Örneğin teoriyi sosyalizm ve komünizmin işlevleri konusunda tarihin ilerleyişine göre kavramlaşmayı Ekim Devrimi ve sonucunda kurulan “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” ne saldırmak için argüman olarak kullanmak yaşamla bağını koparmaktır.
Doğrudur. Marks ve Engels Sosyalizm ve Komünizm kavramlarını aynı anlamda kullanmıştır. (Bkz. I) Ancak Lenin bu kavramlaşmayı Marks’ın teorik olarak ortaya koyduğu, Sosyalist toplumun (komünist toplum) her iki aşaması ile ilgili öngörülerini yaşama geçiriliş sürecinde ortaya çıkan somut verilerin verdiği avantajla, sadece adlandırma konusunda değil, aynı zamanda somut tanımlarıyla kavramlaştırmıştır. Lenin; Marks’ın Komünist toplumun birinci aşamasını “Sosyalizm” olarak tanımlamıştır. (Bkz. II) Bu aynı zamanda Ekim Devriminin sosyalizme evirileceğine dair somut verilere dayanan kanaatin ve kararlılığın yansımasıdır. Aynı kanaat ve kararlılık Ekim Devriminden hemen sonra 7 Kasım 1917’de İşçi, Köylü, Asker Sovyet’inin kongresinde kurulan devletin adının Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti olmasında da görülmektedir. Beş yıl sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin kurulmasında da…
“ Her şeyden önce, bize, ülkemize Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri adını verme hakkını ve nedenlerini veren, kapitalizmden sosyalizme geçişin doğasını incelemeliyiz.” (Lenin, /İşçi Sınıfı ve Köylülük/, AYNÎ VERGİ ÜZERİNE Sol Yayınları, Ocak 1977, Birinci Baskı)
Yani Lenin; “Ancak, dünya pazarında, dünya işçi sınıfının kuracağı bir egemenlikten sonra, halkların ortak hareketi olarak komünist üretimin birinci aşamasına geçilebilir.” gibi abuk ve şabloncu bir düşünce de olsaydı bu kadar kararlı olmazdı. Nitekim aynı alıntı (Bkz. II) dikkatlice okunduğunda Komünizmin birinci evresi için Lenin’in şartı bellidir: “Üretim araçları ortaklaşa mülkiyet durumuna geldiği ölçüde, bunun tam komünizm olmadığını unutmamak koşuluyla, "komünizm" (sosyalizm) sözcüğü bu evre için de kullanılabilir.” diyerek, Sosyalizmi, hiç de “dünya pazarında, dünya işçi sınıfının kuracağı bir egemenlikten” sonrasına ertelemediğini görüyoruz.
Cümlenin kuruluşu özel bir dikkati gerektiriyor. Eğer bir çeviri hatası değilse “ortaklaşa mülkiyet durumuna geldiği” ‘durumda’ değil de “ölçüde” denmesinin nedenini düşünmek gerekir. İşte burada yazının girişinde belirttiğim “Teorinin Yaşamla simbiyoz ilişkisi” anlam kazanıyor. Çünkü Yaşam hiçbir zaman yönerge ve niyet niteliğindeki teorilerle uyuşmaz. Lenin cümlenin devamında; “Marks'ın açıklamalarının büyük değeri, burada da, materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak ve komünizmi, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak düşünmektir” diyerek Marksizm’in de Yaşam’la kurduğu simbiyoz ilişkiyi vurgulamaktadır.
Evet, ”proleter devrim” henüz sosyalizm değildir. “Sonuna dek devrimci tek sınıf olan” İşçi sınıfının iktidarı burjuvazinin elinden almasıdır. Ama bundan sonra ayrıca sınıfsal bir devrime gerek kalmaksızın “kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak” sosyalist evrimleşmenin de başlangıcıdır.
Esasen günümüzle ilgili tartışmalarda, özellikle güncel konuların analiz ve irdelemesinde argümanlarımı ustalardan alıntılarla yapmayı pek sevmem. Bana, bugüne ait etik görev ve sorumlulukların, “haram ve helal” ikileminde, “ayet ve hadisler” üzerinden tartışılması gibi geliyor. Ustaların bana kattıklarını; düşünce, analiz, mantık ve algı yetilerimi geliştiren bir unsur olarak görüyorum. Bu düşünceyi birkaç yazımda da dile getirdim. (Benim Marksizm’im , PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ?! Şimdi sırası mı?) Ben ustalardan alıntıları tezlerimin kanıtı olarak değil, bu alıntıların bağlamından koparılarak eklektik bir biçimde sunulup, ustaların söylediklerinin çoğu kez tersi yönde kanaat oluşturulmaya çalışıldığını düşündüğüm durumda kullanıyorum.
Ama görüyorum ki son zamanlarda Marksist, Leninist düşüncenin, sosyalizmin çarpıtılıp, giderek etkisizleştirilmesi çalışmaları Marks ve Lenin üzerinden yapılıyor. Çok sevmediğim, “hadisler ve ayetler üzerinden delil getirerek” tartışma furyasına zaman zaman ben de katılmak zorunda kaldım.
Yakın zamanda;
Marks’ın Engels’le birlikte Marksist Düşünceyi oluştururken Hz. Muhammet’ten intihal ettiğini iddia eden tezlere karşı;
Sınıf kavgasının yerine ezilen kimliklerin etnik ve kimlik mücadelesini koyup, aynı anda Proletarya Diktatörlüğünü savunmak gibi absürtlükleri görünce;
dayanamayıp Lenin ve Marks’tan alıntılarla tartışmaya girmek zorunda kaldım.
Bu yazıda da “Lenin’in aslında Troçkist olduğu” minvalinde görüşlere karşı Marks ve Lenin’den alıntılarla tartışmak durumundayım.
Örneğin, Lenin; Nakliyat İşçileri Tüm-Rusya Birlik Kongresi’nde ki bir konuşmasında Kongre salonundaki “İşçilerin ve Köylülerin Devleti Asla Sona Ermeyecektir” yazısı bulunan bir pankart görmesi üzerine, konuşmasında bundan söz ediyor. Diyor ki; “Gerçekten, eğer işçilerin ve köylülerin devleti asla sona ermeyecekse, o zaman bu, hiçbir zaman bir sosyalizm olmayacağı anlamına gelir, çünkü sosyalizm sınıfların ortadan kalkması demektir” cümlesinin sadece son kısmını, “…çünkü sosyalizm sınıfların ortadan kalkması demektir” sözlerini alıntılanırsa, tartışma zorunlu olarak Lenin alıntıları üzerinden devam ediyor. (Bkz. III)
Lenin burada sosyalizmin nihai hedeflerinden birini vurgulamak istemiştir. Doğrudur “sosyalizm sınıfların ortadan kalkması demektir” ama cümle “fakat işçiler ve köylüler var olduğu sürece, çeşitli sınıflar da var olur ve dolayısıyla ‘tam’ sosyalizm olamaz.” şeklinde bitmektedir.
Yani Lenin ısrarla teoriyi Yaşam’la kurduğu simbiyoz ilişkiyi korumaya çalıştıkça ‘birileri’ de bu bağı koparmaya çalışıyor. Lenin’in; “…komünizmi, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak düşünmektir” cümlesini anlamsız bir dolgu malzemesi yerine koyuyor.
Kim bu ‘birileri’? Aslında genel olarak “Ekim Devrimi Vurgunları Kulübü” üyeleri diyebiliriz.
Ekim Devrimi vurgunlarının başında sermayenin bizzat kendisi gelmekte. Günümüz konjonktüründe Küresel Sermaye ya da Küresel Kapitalizm…
Bundan 97 yıl önce yedikleri vurgunun hala atamadıkları fizyolojik ve psikolojik etkilerini gidermeye çalışan küresel kapitalizm…
Marks’ın ‘Avrupa’da dolaşan hayalet’inin dünyanın her yerinde ortaya çıkabileceğini ve bir masal olmadığını anladığından beri korku ve kin içindeki Kapitalizm…
Ekim Devrimi kapitalizm için onulmaz bir yara oldu.
Bu yüzden, Dünyanın her yerinde ve Yaşam’ın her boyutunda, her boyada, değişik tarz ve türde, farklı adlarda, ama aynı amaçta birleşen kulüpler kurdu, kurulmasına yardımcı ya da vesile oldu. İşlevlerinden önemli bir tanesi de; Bilimsel Sosyalist düşüncenin yaşamla bağlantısını koparmak, canlı, yaşayan, geçmişi, günümüzü ve geleceği kollayan bir sınıf ideolojisi yerine adeta demontable mobilyalar için hazırlanmış kurulum talimatları gibi boğuntulu, vesveseli, softa ideolojiler ikame etmek…
Kimisi; “Marksizm’i yeteri kadar devrimci” görmeyerek Marksizm’in ışığında yapılan devrimlerin başarıya ulaşamayacağını söyleyip, köklere çalışmayı yeğlerken, kimisi de sureti Marks’tan görünüp; “Ekim Devrimi yapılmamalıydı. Bu Marksizm’e ihanettir” noktasında popülerlik kazanmaya çalışıyor.
Kimisi “Ekim Devrimi, Dünya Devrimine denk gelmedi sil baştan yapılmalıydı, Lenin Sosyalizmi kurmaya çalışarak hata etti” diyerek Lenin ve Marks’ın arasını açmaya çalışırken, kimisi de ar belasına “şimdilik” Lenin’i kollayarak aynı minvaldeki söylemleri tekrarlıyor, kendi utangaç Troçkistliğini Lenin’e yamamaya çalışıyor.
Hepsinin de ortak derdi Ekim Devrimi Sendromu. Yani, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek küresel çapta faaliyet gösteren “Ekim Devrimi Vurgunları Kulübü” fahri üyeliğine soyunuyorlar.
Peki bu kulüpler nasıl çalışıyor?
Bazıları bizzat kulüp olarak… Fikir üretiyorlar. Toplumun değişik kesimlerinde yükselen -ya da yükseltilen- değişik trendleri tespit edip, o trendler doğrultusunda birbirinden çok farklı gibi görünen, ortak hedefin Ekim Devrimi ve sosyalizm olduğu fikirler(!) üretiliyor. Antikomünist ve faşist niteliğini gizlemeye gerek görmeden Ekim Devrimine kafadan saldıran tezleri geçiyorum.
Sosyalist ya da demokrat makyajlı tezleri kısaca irdelersek;
* Ekim Devrimi yanlış ya da zamansızdı. Avrupa’da oluşacak devrimi engelledi.
* Ekim Devrimi başarısız oldu. Lenin’den sonra yolundan saptı.
* Ekim Devrimi hemen ardından bir Dünya Devrimi gerçekleşmediği için zaten başarısızlığa mahkumdu
gibi tezleri aralarında nüans farkları koyarak olabildiğince geniş bir müşteri yelpazesine hitap ettiklerini görüyoruz.
Bu tezler farklı mahallelerin trendlerine göre ideolojik uyarlamaya tabi tutuluyor.
Kimi mahallelerde; saldırıya Marksizm’den başlayıp hatayı sınıf kavgasına ve proletarya Diktatörlüğüne bağlanırken “Reel Sosyalizm” kavramı üzerinden sosyalizmin başarısızlığını bir kader olarak ilan ediliyor. Burjuva semtine çok yakın bu sosyete mahallesinde Marks dahil tüm ustalara ve değerlere saldırmak adeta bir moda… Ve ideoloji de kapitalizmin sol literatür yüceltilmesi üzerinden gelişiyor.
Marksın tarihsel bir kişilik olarak değer verildiği henüz açıktan saldırılamadığı mahallelerde geliştirilen ideoloji; “Marks aslında kapitalizmi savunuyordu” gibi absürt bir takım iddialarla Kapitalizmin kendiliğinden sosyalizme evirileceğine dair bir telkin salıklarken, aynı tezin devrimci(!) versiyonunda; “sosyalist devrim ancak kapitalizmin gelişmesinin son kertesinde olabilir, sosyalist bir devrim yapacaksak kapitalizmi desteklemek gerekir” gibi komediye dönüşüyor.
Son zamanlarda popülerlik kazanan gedikli sosyalizm düşmanları Troçkistlerin mahallesinde geliştirilen ideolojiye göre de; sosyalizmin ancak tüm dünyada gerçekleşebileceği için devrimi yapsan bile “küresel piyasaları” gözleyip sosyalizme o zaman geçmek gerekiyor. Bu ideolojinin(!) Lenin’e saldırmayı göze alamayanlara özel ayrıca “utangaç versiyonları” da var.
Tüm bu düşüncelerin tipik bir telkini var; kapitalizme olan mücadelenin gereksizliği ya da zamansızlığı…
Öyle ki; sınıf mücadelesinin ulusal ya da Dünya konjonktüründe gelişebilecek momentlerde atılması gereken adımları olabildiğince fazla koşula bağlayarak bu kavgayı kadükleştiriyor.
Teoriyi prosedürleştiriyor.
Hepsi, Yaşam’ın bu habis tümörünün, yani Kapitalizmin savunma reflekslerinin yansıması. Yaşamın devinimlerine göre kendini konumlayan Kapitalizm, Yaşam savunucularının, “sonuna dek devrimci tek sınıf olan, burjuvaziyi iktidardan tamamen kovmak için, ona karşı savaşımda bütün emekçileri ve bütün sömürülenleri birleştirmeye yetenekli tek sınıf olan işçi sınıfının” ve onun kavgasına omuz verenlerin bu yeteneği göstermesini istemez. Ve böylece işçi sınıfı ideolojisinin Yaşam’ı etkilemesini engellemeye çalışır. Bilimsel Sosyalizmin ilkelerini, “materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak “ yerine, yaşamın devinimlerini o ilkelerin alçıdan mamul imitasyonlarıyla yönlendirmeye çalışmamızı salık verir. Dolayısıyla kolayca kırılıp geçersizleşmesini ister. Onların ansiklopedik bir bilgi haline dönüştürüp nostaljik bir hobi olarak kalmasını ister.
İşçi sınıfı mücadelesi Kapitalizm kanserinin pençesindeki Yaşam’a uygulanan kemoterapi gibidir. Daha doğrusu radyoterapi, operasyon gibi sürekli gelişen yöntemleri de içeren, onkolojik bir tedavidir. Kendi handikaplarını daima içinde taşımış ve taşımaya devam edecek olan ve o habis tümörün yok olmasına kadar sürecek, yaşamın kendi seyrinde sağlıklı gelişimini sürdürebileceği zamana kadar uygulanacak bir tedavidir. Sürekli somut, titiz tahliller ve gözlemler eşliğinde, bilimsel ilkelere göre geliştirilmiş yöntemlerle uygulanan bir tedavi…
İşte, bu bilimsel ilkelerle geliştirilmiş ve gelişmeye devam eden yöntemlerin tümünün adı; işçi sınıfı ideolojisi, yani Marksizm’dir.
Kuru bir prosedür olmadığı gibi, alternatif tıp benzeri, bilimsellikten uzak, mistik bir öğreti de değildir.
Yaşam’ın zorluklarını, acımasızlığını hesaba katan, bilimsel olabilirlik içinde umut taşıyan bir öğretidir İşçi sınıfı ideolojisi…
O yüzden; umutsuzluk ve kof umutların aynı anda piyasa edildiği, sermayenin istek ve gereksinimleri doğrultusunda türetilen ideolojilerle, bu mücadelenin içinde yaşanan çelişki, yanılgı ve sapmaları birbirinden ayırmak gerekir. Teorik kirlilikle mücadele edilecekse öncelikle bu türetilmiş Marksizm imitasyonlarını teşhir edip ayıklamalıyız.
Burjuva öğretisi, hayat tarzı, iddia ve vaatlerinin tam ortasına bir bomba gibi düşen Ekim Devrimi ve akabinde inşa edilmeye başlanan “Sosyalizme” yönelik, bu intikam, değersizleştirme ve olumsuzlama operasyonlarının bir parçası olmadan Sosyalist öğreti irdelenebilir.
Her türlü zorluğa, aksi yönde beklentilere rağmen Ekim Devriminden başlayarak gelişen bir şey olarak düşündüğümüz sosyalizmin kat ettiği yolu görmek gerekir. Lenin’in; “Üretim araçları ortaklaşa mülkiyet durumuna geldiği ölçüde, bunun tam komünizm olmadığını unutmamak koşuluyla, "komünizm" sözcüğü bu evre için de kullanılabilir.” demesine, komünizmin iki evresinin evrimsel bir aşama olduğunu açıkça belirtmesine rağmen, bu aşamaları bir kitabın sayfasını çevirir gibi birinden diğerine geçilmesini beklemek nasıl bir anlayıştır?
Lenin’in aynı minvaldeki sözlerini her defasında öncül ve ardıllarından kopararak yazılara boca etmek neyi kanıtlayabilir ki?
Sovyetler Birliğinin Lenin’in tanımıyla “Komünist” evreye (Marksın tanımlamasıyla Komünizmin ikinci evresi) geçemediği doğrudur. Doğrudur çünkü yıkılmıştır. Ama 70 yıl boyunca Kapitalizmin karşısında direnmiş. Onun birçok kirli hesabına engel olmuş, tüm Dünya’da işçi sınıfı hareketlerinin, devrimlerin umut ışığı olmuş, geniş bir coğrafyada kapitalist yayılmanın önüne geçmiş bir ülkeyi sosyalist olarak değil de ne olarak niteleyeceğiz?
Sırf Tüm Dünya’da Proleter devrimler olmadan sosyalizme geçilemez inadı uğruna kapitalizmin biricik alternatifi olan sosyalizmi tıbbi bir ilaç terkibi oluştururcasına reçetelendirmek kapitalizme avans tanımaktan başka nedir?
Yukarıda yaptığım “Kapitalizm Dünya’nın habis bir tümörüdür” benzetmesi üzerinden devamla; erken teşhis ve tedavinin ne kadar önemli olduğu üzerine düşünelim. Dünya kaynaklarının kapitalizmin önüne geçemediği ve yapısı gereği dizginlenemez olan büyüme güdüsü sonucu hızla tükendiğini görelim. Sonuçlarını bir düşünelim. Toplumsal gelişmelerin Dünyanın yaşamsal kaynaklarının tükenme hızını yakalayabileceği konusunda bir garanti yok. Esasen Kapitalizmin gelişmesi ve büyümesinin ile Yaşamsal kaynakların tükenme hızını geometrik olarak arttırdığı bilimsel bir gerçek.
Bu tükeniş anının giderek yaklaştığını unutmayalım. İşte bu noktada kapitalizmin kendine değil Yaşam’a avans vermek gerekmekte… Bunun tek yolu bir an önce Dünya’da olabilecek her yerde ve olabildiği ölçüde antikapitalist uygulamalardır. Sosyalizmi Yaşam’dan kopuk laboratuar ortamında hazırlanmış bir ilaç reçetesine çevirirseniz “üçüncü yol” arayışlarının zeminini bizzat hazırlamış olursunuz.
Oysa kapitalizmin tek ‘anti’si vardır o da “sosyalizmdir”. Sonuna dek devrimci tek sınıf olan” İşçi sınıfının iktidarı burjuvazinin elinden almasıyla, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak başlayan sosyalizmdir.
İşte Ekim Devrimine, Sovyetler Birliğinin varlığına ve sosyalizme olan düşmanlığın aslında kapitalizmin bir savunma refleksi olmasının nedeni de bunlardır. Anti-Sovyetizmin Sovyetler Birliğinin yıkılmasına rağmen hala sürmesi de bu nedenledir. Çünkü Sovyetler Birliğinin tarihin belli bir dönemindeki varlığının yarattığı, “bir dolu hatalarına” rağmen sosyalizmin gerçekleşebilir bir somutluk olduğu algısı Kapitalizmin en büyük kabusudur.
Ve çok doğal olarak burjuva ideolojisinin en büyük hedefi…
Bu yazı; önümüzdeki günlerde bir yukarıdaki paragrafta sözü edilen “bir dolu hatalar”, “meta ve meta üretimi”, “tarihsel diyalektiğin algılanması”, “bilimsel teknolojinin gelişmesi sonucu oransal olarak artan sübjektif etmen”, “Kapitalizmin içselleşmesi, küreselleşmesi ve bağlantılı olarak sosyalizmin tek tek ülkeler ve dünya çapında gerçekleşebilirliği üzerine devam edecek.
İlk bölümü için sonuç yerine; Kapitalizm Yaşam’ın –bir an önce yok edilmesi gereken- habis tümörüdür. Kapitalizm dünya çapında büyüdüğü ve yayıldığı sürece Yaşam’ın yok olma süreci durdurulamaz, hatta hızı kesilemez. Bu kötü sürecin önüne geçebilecek tek şey sosyalizmdir.
Sosyalizm artık bir ideal olmaktan çıkmış insanlık için acil bir gereksinim olmuştur.
Ve sosyalizm sonuna dek devrimci tek sınıf olan” İşçi sınıfının iktidarı burjuvazinin elinden almasıyla, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şeydir.
Bu durum, işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki kavganın aynı zamanda Yaşam’ın dostları ile düşmanları arasındaki kavga olmasını getirir.
(Bkz. I) Engels’in Manifesto’ya yazdığı 1888 tarihli Önsöz bu tercihin tarihsel nedenlerini açıklar:
(Bkz. III)
Salonunuzdan geçerken üzerinde: "İşçilerin ve Köylülerin Devleti Asla Sona Ermeyecektir" yazısı bulunan bir pankarta rastladım. Alışılmış yerde değil, bir köşede duran —belki herhangi biri bunun başarısız bir pankart olduğunu gördü ve bir kenara itti— bu garip pankartı okuduğumda, kafamdan şunlar geçti: demek ki bizde bu tür en basit ve temel konularda yanlış anlamalar ve yanlış anlayışlar var. Gerçekten, eğer işçilerin ve köylülerin devleti asla sona ermeyecekse, o zaman bu, hiçbir zaman bir sosyalizm olmayacağı anlamına gelir, çünkü sosyalizm sınıfların ortadan kalkması demektir; fakat işçiler ve köylüler var olduğu sürece, çeşitli sınıflar da var olur ve dolayısıyla tam sosyalizm olamaz.
Lenin Seçme Eserler cilt 9 S. 161 NAKLİYAT İŞÇİLERİ TÜM-RUSYA BİRLİK KONGRESİ’nde konuşma.
Yazarlar
-
Yıldıray OĞURHavf ve reca arasında yeni bir yıla... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEBölücüler ve Ülkücüler 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ocaktan2026’da deliler çağına karşı bir umut ışığı yanar mı? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİVicdansız senenin kelimesi dijital vicdanmış 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciOkudukça yoksullaşan bir ülkeyiz 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026’ya Girerken; Barış, Demokratik Toplum ve Enternasyonal Özgürlük Yürüyüşü... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünGemini’ye göre 2026’da Türkiye… 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKara bir yıl 2025 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKErken Cumhuriyet dönemi eleştirileri: Revizyonizm mi, Türk usülü “woke” mu? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENNasıl anılmak isterdiniz? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTürkiye’ye özgü sürecin muhasebesi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNAfrika Boynuzu’ndaki oyun: İsrail kime şah çekti? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORU2026: Beklentiler, beklentiler… 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUÇözüm için mücadele demokrasi için mücadeledir 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİktidar medyası infilak etti 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞYENİ YILDA DA KURU EKMEK BİZİ BEKLİYOR… 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRUyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…" 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLeyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞUlus devlet, milli egemenlik, çevre, insan hakları, uyuşturucu ve Venezuela 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTBir fotoğraf karesinden çok daha ötesi... 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇER23 yılın en kötüsü 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENRaporların Gösterdiği 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALRTÜK ve basın özgürlüğüne geçit yok… 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal CAN2025 giderken 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUÜlke siyasetin neresinde, hangi evresinde? 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraYılın Kelimesi 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuSuriye, güvenlik ve 15 milyon bağımlı… 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalSovyetler ve Bookchin 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN100 Bin Dolar Kazanan “Yeni Yoksul” Mu? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğlu‘Entegre strateji’ varsa, niye tek yönünü görüyoruz? 25.12.2025 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKomisyonda uzlaşma çıkmazsa süreç yine de ilerler mi? 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Doğu ErgilGüvenlikten kimliğe, inkârdan yurttaşlığa 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİSekülerleşme sorunu veya Müslümanlar nasıl modernleşecek? 23.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayPax Americana sonrası Almanya: Yeşil dönüşümden askeri Keynesçiliğe 21.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAK Parti hariç herkes CHP 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarThank you Ahmed 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakNüfusumuz dibe vururken! 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRBu durumda AİHM yetkilileri de Trump’tan yardım istesin… 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENGüney Amerika’da büyüyen gölge 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Berrin Sönmezİktidar politikası ters mi tepiyor, tersine mi işletiliyor? 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANBahis oynayan bakan kim?.. CASUS KİM?.. 12.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrta sınıf nereye gitti? 12.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKİmralı için CHP’yi sıkıştırmaya gerek var mı? 5.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürkiye İçin Irak Peşmergeleri Sorun Olmuyor da Rojava neden Sorun! 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRPOLEMİK SENDROMDA 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKEve siyaset için dönüş öncesi bir mıntıka temizliği gerek 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMABD’de bir şeyler oluyor: Nick Fuentes 30.11.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Ali TürerÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ? 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP modernizmi ve faşizmi... 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDEN"Arananlar" zulmü ne zaman son bulacak? 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYAİmamoğlu'na istenen 23 asırlık tarihi ceza: Roma İmparatorluğu kurulduğunda hapse girseydi hala ceza 14.11.2025 Tüm Yazıları








































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
27.05.2018
18.04.2018
7.02.2018
9.02.2017
15.02.2017
27.01.2017
22.01.2017
4.02.2016
11.03.2016
20.11.2015