Cemil KOÇAK
Günümüzde basın özgürlüğü tartışmalarında kullanılan ikili bile değil, çoklu standartlar, sizi de yormuyor mu? Peki, bir de tek-parti döneminin basın hayatına göz atmaya var mısınız?
Ancak karşımıza çıkacak manzaradan hoşlanmayacak olanları baştan uyarmalıyız. Tek parti rejiminin sona ermesine kadar basın özgürlüğü sadece kâğıt üzerinde kalmıştı; hatta bir süre sonra bundan da vazgeçildi. Kâğıda da ihtiyaç kalmamıştı artık!
İlk basın yasası 1931’de yapıldı
Basın yasası, 25 Temmuz 1931 tarihinde kabul edilmiş ve 28 Haziran 1938 tarihinde de önemli ölçüde değiştirilmişti. Yasanın ilk halinde yayın çıkarmak için sadece beyanname verilmesi yeterli görülmüşken, 1938 yılında yapılan bir değişiklikle yayın çıkarmak isteyenlerin, bulundukları yerin en büyük mülkî idare âmirinden ruhsatname, yani izin almaları koşulu getirilmişti. Bu şekilde hükûmet, yeni bir yayının çıkıp çıkmayacağına karar verme yetkisine sahip oluyordu. Bu yalnızca şeklî bir değişiklik anlamına gelmiyordu tabiî. Aksine, Atatürk’ün hayatta olduğu ve Başbakanlıkta da Celâl Bayar’ın bulunduğu sırada gazete ve dergi çıkarmak isteyenlerin hükûmetten izin almaları gereği gündeme gelmişti bile! On yıla kalmadan Bayar, muhalefet partisinin lideri olarak kendi imzasıyla yayınlanan basın yasasının değiştirilmesi için mücadele vermek zorunda kalacaktır! DP’ye göre bu yasa anti-demokratikti! Politikanın cilveleridir bütün bunlar.
Ayrıca, yasada yapılan son değişiklikle, “siyasî gazete veya mecmua çıkaracakların, nüfusu 50.000 ve daha aşağı olan yerlerde 500, 50.000’den 100.000’e kadar olan yerlerde 1.000, 100.000’den yukarı olan yerlerde [ise], 5.000 Liralık [ve] millî bir bankanın kefaletini havi teminat mektubu vermeleri lâzımdı.” Yani, pamuk ellerini cebine sokabilecek durumda olmayanlar açısından hayat zorlaşıyordu. Tabiî bankaların öyle herkese teminat mektubu vermesi de söz konusu olamazdı; basit bir telefon üzerine talebin reddedilmesi her zaman için mümkündü.
Yasaya göre, gazete ve dergi sahiplerinin Türk, yirmi bir yaşını bitirmiş, yüksek okul ya da lise mezunu, yabancı bir devletin hizmetinde ve resmî bir makama karşı da yabancı tâbiiyeti iddiasında bulunmamış ve Türk Ceza Kanunu’ndaki belirli suçlardan mahkûm olmamış olmaları gerekiyordu. Bu gibi kimselerin, mahcur olmamaları, vatan, Millî Mücadele, Cumhuriyet ve inkılâp aleyhinde bulunup da, herhangi bir mahkeme ve divan tarafından mahkûm olmamış olmaları, ayrıca fiilen devlet memuru ve asker ve ordu mensubu olmamaları ve Millî Mücadele’de işgal altında düşman emellerine hizmet edici yönde neşriyat yapmamış olmaları da zorunluydu. 1931 yılında kabul edilen yasa metninde, Heyeti Mahsusalar’ca devlet hizmetinde kullanılmamasına karar verilmemiş olmak hükmü de yer alıyordu. 1938 yılında yasada yapılan değişiklikle, bu koşullara bir de “sui şöhret eshabından bulunmamak” hükmü eklenmişti. Eğer şöhretiniz kötüyse gazete ya da dergi sahibi olamazdınız. Şöhretin kötülüğünü tanımlayacak olan tabiî ki bizzat iktidardı! Diğer yandan, yasa yayının başyazarı ile genel yayın müdürünün yüksek okul mezunu olmasını da öngörüyordu. Böylece üniversite mezunu olmanın istisna olduğu bir dönemde, havuz hayli daraltılmış oluyordu.
Yasanın 50. maddesi ise, hükûmete yayın organını kapatma yetkisi tanıyordu: “Memleketin umumî siyasetine dokunacak neşriyattan dolayı İcra Vekilleri Heyeti kararı ile gazete veya risaleler, muvakkaten tatil olunabilir[di]. (...) Bu suretle kapatılan bir gazetenin mesulleri, tatil müddetince başka bir isim ile [de] gazete çıkaramaz[dı].” Her ne kadar yasada geçici kapatmadan söz ediliyorsa da, pratikte bu hüküm kapatma kararının kaldırılmasına kadar geçerli olduğundan, kapatma süresi aslında tamamen iktidarın yetkisine bırakılmıştı. Bir günden başlayarak yıllara ve sonsuzluğa yayılabilirdi. Hükûmet, yeni bir yayına izin verip vermemekte ne denli serbestse, görüşlerine ve üslûbuna katılmadığı bir yayını istediği anda ve istediği sürece kapatmakta da o denli serbestti.
Nadir Nadi anlatıyor
“1939 yazında basınımızın durumu şöyle özetlenebilir: Millî Şef’e, hükûmete ve CHP’ye dil uzatmak yasaktı. Hükûmetin genel tutumu hiçbir şekilde tenkit edilemezdi. Bu itibarla gazeteler daha ziyade dünya politikası üzerinde durmaya önem veriyorlardı. Gazetelerimiz genel tutumlarını hükûmet direktiflerine göre ayarlamak durumunda idiler.”
“Hükûmetçe önemli sanılan olaylar karşısında gazetelerin genel tutumu, Basın-Yayın Müdürlüğü’nden gelen direktiflere göre ayarlanıyordu. Arada bir Başbakanın da basın toplantıları tertipleyerek, gazete sahiplerini ya da temsilcilerini emir verircesine uyardığı oluyordu. Bir defa daha yazmıştım; böyle toplantılardan birinde, Refik Saydam, dış politika ile ilgili bir konuya dair ertesi günü yazmamız gerektiğini uzun boylu anlattıktan sonra gözüne kestirmiş olacak, bana bakarak, biraz alaylı sormuştu:
- ‘Anladın mı?’
Yarım ağızla’Anladım!” demem üzerine, sanki beni imtihana çekiyormuş gibi;
- ‘Peki, öyle ise anlat bakalım, yarın ne yazacaksın?’
Meslekdaşlar kalabalığı arasında acemi bir ere emir tekrar ettirmeye benzeyen bu ikinci soruya fena içerlemiş, Başbakana ters bir cevap vermiştim. Yaşlı başlı yazarların bu alışılmamış ters davranış karşısında nasıl şaşırdıklarını, acıyan gözlerle bana nasıl baktıklarını ve ortalıkta esmeye başlayan soğuk havayı Saydam’ın nasıl şakaya vurarak dağıttını hâlâ hatırlarım.” (Nadir Nadi, Perde Aralığından)
Yöneticiler ve Gazeteciler
“’Tenkitten hoşlanmıyorsanız, neden sansür koymuyorsunuz? ‘Tenkitte hürsünüz’ diyorsunuz; biz de görev ve sorumluluğumuzun gereği olarak bu özgürlüğü memleketin yarârına kullanmak zorunda kalıyoruz. Derhâl başımız belâlara uğruyor. Halbuki siz apaçık sansür usûlünü yürütseniz, bizim hiçbir sorumluluğumuz kalmaz, sorumluluk size geçer. Siz de rahat edersiniz, biz de…’ Saraçoğlu’nun yanıtı şöyle olur: ‘Ben sansür koymam, anayasanın dışına çıkmam. Fakat sen haddini bileceksin, bunu aşmayacaksın, aşarsan cezânı göreceksin!..’” (Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim Geçirdiklerim).
“Daha iki sene evvel merhum Refik Saydam zamanında Türk basını, dünya matbuat tarihinde misline ancak İran’da rastlanan bir takım keyfî tazyike tâbi tutulmuştur. Hükûmet müdahalesini serlevhamızda kullanacağımız puntolara, havadislerin sayfalardaki yerlerine kadar ilerletmişti. Konuşmak, münakaşa etmek, mütâlaa beyan etmek değil, nefes alamayacak hâle gelmiştik. Yine aynı hâlin avdetini mi temenni edelim?” (Zekeriya Sertel, “Bunda Telâş Etmeyecek Ne Var?”, Tan, (2 Ocak 1944)
Basında Kapatma Kararları (1939-1945)
Gazete veya Toplam Kapatma Kapatma Sayısı Kapatan Makam Derginin adı Süresi
Cumhuriyet 5 ay 9 gün 5 3 kez hükûmet 2 kez sıkıyönetim
Tan 2 ay 13 gün 7 4 kez hükûmet 3 kez sıkıyönetim
(12 Ağustos 1944 tarihinden itibaren süresiz olarak kapatıldı)
Vatan 7 ay 24 gün 9 5 kez hükûmet 4 kez sıkıyönetim (30 Eylül 1944 tarihinden itibaren süresiz olarak kapatıldı)
Tasviri Efkâr 3 ay 8 4 kez hükûmet 4 kez sıkıyönetim
Vakit 12 gün 2 1 kez hükûmet 1 kez sıkıyönetim
Yeni Sabah 6 gün 3 1 kez hükûmet 2 kez sıkıyönetim
Akbaba 47 gün 4 1 kez hükûmet 3 kez sıkıyönetim
Son Posta 11 gün 4 4 kez hükûmet
Haber 10 gün 2 2 kez hükûmet
Sıkıyönetimi de unutmayalım
Ayrıca, 20 Kasım 1940’da İstanbul’un da içinde olduğu altı ilde ilân edilen ve dönem boyunca uygulanan sıkıyönetim, basın üzerindeki denetimin bir başka boyutunu oluşturmaktaydı. Çünkü sıkıyönetimin de yayınları kapatma yetkisi vardı. Bu durumda basın, bir yandan hükûmetin, diğer yandan da sıkıyönetimin denetimi altında ezilip büzülmekteydi.
Gazeteciler zaten CHP’liydiler
Ancak yönetimin denetim yolları bu kadarla da kalmıyordu. Büyük gazete sahiplerinin aynı zamanda CHP milletvekilleri olmaları da bu konuda önemli rol oynuyordu. Örneğin, Cumhuriyet’de Yunus Nadi, Vakit’te Âsım Us, Tanin’de Hüseyin Cahit Yalçın hem gazetenin sahibi, hem de milletvekiliydi. Zaten CHP’nin 1939 tüzüğünde şöyle deniyordu: “Sahibi partili olan gazete ve mecmuaların yazıları ile parti azalarının neşriyatı, parti prensipleri bakımından göz önünde tutulur. Partili gazeteciler, mecmua sahipleri ve muharrirlerle bu yolda görüş birliğine yarayacak temas ve toplantılar yapılır. Partililer, sermayesiyle alâkalı, idaresinde müessir bulundukları gazete, mecmua ve matbualarda, parti programı ve nizamnamesine, iç ve dış siyasetin ana hatları ile yüksek devlet menfaatlerine aykırı düşen yazılar neşrettiremezler.”
Savaş yıllarında basın
BİR etkili denetim organı da Matbuat Umum Müdürlüğü idi. Basının ne zaman, neyi, nasıl, hangi sayfada, ne büyüklükte yazacağını, birçok kez bu organ saptamakta ve tebliğ etmekteydi. Basın iç ve dış politika konularında ancak belli sınırlar içinde yazı yazabiliyor, haber verebiliyordu.
Gazetelerin başyazıları, savaş nedeniyle genellikle dış politika konularıyla ilgiliydi. Ancak bu yazılar hükûmetin saptadığı dış politika çizgisi içinde kalmaktaydı. Bu anlamdaki dış politikadaki dengeli tutum, basına da yansımaktaydı. Bu tür dengelerin ne denli önemli olduğu, gazetelerin baş sayfalarında yan yana ve eşit uzunlukta yayınlanan tarafların savaş tebliğlerinden de kolayca ve kendiliğinden anlaşılmaktadır. Ancak basın tamamen hamojen de değildi. Farklı siyasal tutumlar, farklı eğilimler görülüyordu. Bu türden farklı üslûplara derecesine göre, o andaki dış politika gelişmelerine göre hükûmetçe âdeta göz yumuluyordu. Ancak eğilimin belli bir dereceyi aşması durumunda, bazı sert kararların gazete idarehanelerine ulaşması için çok zaman da geçmiyordu. İç politika sorunları ise, asında hiç yer bulamazdı. Sadece resmî hükûmet, parti tebliğleri ve açıklamaları ile yetinilmek zorunluydu. İstisnaî türden yorumlar ise, ancak son derece üstü kapalı olarak yapılmak zorundaydı. Ancak bu bile, bir hayli cesaret işiydi.
Basında savaşla ilgili haberler, herhâlde panik yaratmamak için olacak, Matbuat Umum Müdürlüğü’nün emiyle ve ancak tek sütun olarak yazılabilirdi. Diğer yandan, basında intihar haberlerinin yayınlanması resmen yasaktı. Bu dönemdeki basın koleksiyonları, gerçekte intihar edenlerin, birbiri ardına son derece garip ve ilginç bir biçimde nasıl kaza ile öldüklerine ilişkin haberlerle doludur.
Öte yandan, basın sadece siyasal değil, fakat teknik sorunlarla da uğraşmak zorundaydı. Savaşla birlikte gazete kâğıdı sıkıntısı baş gösterdiğinden, Millî Korunma Kânunu’nun tanıdığı yetkiyle ve değişik zamanlarda alınan kararlarla, gazete kâğıdı tüketimi sınırlandırılmış ve bu nedenle gazeteler genellikle dört sayfa çıkabilmişlerdir. Bunun tek istisnası, 10 Kasım ve 29 Ekim’in yıldönümlerinde gazetelerin kutlamalar ve anmalarla ilgili yazı ve haberleri için sayfa adedini, o da ancak hükûmetin kararıyla artırabilmeleriydi.
Ceza hükümleri
TCK’YA göre; “millî para”nın değerini düşürmek kastıyla veya içeride ya da dışarıda TL’ye karşı güveni sarsabilecek olayları uydurarak ya da değiştirerek yayınlayanlar ve açıklayanlar, üç aydan üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırdı. Yurt içinde ve dışında gerçekleşen intiharları ve okullarda ve fakülte ve enstitülerde disiplini bozacak içerikteki olayları, gazetenin yayınlandığı yerin en büyük mülkiye âmirinden izin almaksızın yayınlamak yasaktı. Bu madde hükmüne aykırı hareket edenler, bir haftadan bir seneye kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılırlardı. Padişahçılık ve Hilâfetçilik yolunda ve komünistlik ve anarşistliğe tahrik eden yayında bulunulamazdı. Aksine hareket edenlere altı aydan üç seneye kadar ağır hapis cezası verilirdi.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.02.2016
3.02.2016
26.03.2016
19.03.2016
13.03.2016
5.02.2016
28.02.2016
20.02.2016
13.02.2016
7.02.2016