Yıldıray OĞUR
Yarın Meclis’in 100’üncü yıldönümü. Bundan 100 yıl önce Meclis açıldığında kürsünün arkasında “Onların işleri istişare iledir” ayeti asılıydı.
Dünyada eşi benzeri olmayan bir örnekle İstiklal Harbi’ni Meclis yönetti, her karar günlerce istişare ile alınarak o tabelanın hakkı verildi.
Meclis’in açılmasından iki hafta sonraki en ciddi tartışma, işgal kuvvetlerinin Misak-i Milli’yi kabul ettiği için kapattığı İstanbul’daki Meclis-i Mebusan üyelerinden Ankara’ya gelemeyenlerin mebusluklarının düşüp düşmeyeceğiydi.
Kürsüye çıkan Sarıhan mebusu Refik Şevket Bey buna şiddetle itiraz etmişti.
“Efendiler. Biz İstanbul’a giden mebusları seçen müvekkillerin vekilleriyiz. O müvekkiller hem onlara hem bize itimat bahşetmiştir. Biz onları azletmeye kalkarsak kendi müvekkillerimizi azletmiş oluruz. Buna hakkımız yoktur.”
Meclis, cephelerde savaşın sürdüğü 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kabul etmişti.
Kanun, bugün yeniden “bölücülük” olarak adlandırılan adem-i merkeziyetçilik üzerine oturuyor, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işleri halk tarafından seçilecek vilayet meclislerine bırakılıyordu.
Nisan 1921’de Yunan güçleri Afyon Aslıhanlar ve Dumlupınar’daki muharebeleri kazanmış, morallenen Yunan ordusu Anadolu’ya takviye kuvvetler göndermeye başlamıştı.
Polatlı’dan Yunan topçusunun sesleri duyulduğu zamanlardı.
Meclis’in gündeminde ise Erzurum’da Albayrak Gazetesi’nin sahibi Mithat Bey’in bir yazısı yüzünden, kanuna aykırı biçimde asker tarafından gözaltına alınması ve işkence görmesi vardı.
1913’de İttihatçıların kurduğu Albayrak Gazetesi, Rus işgali sırasında kapanmış, işgal bitince 1918’de yeniden yayına başlamış, Erzurum Müdafaayı Hukuk Cemiyeti’nin ve Doğu’daki direnişin sesi olmuştu.
Gazetenin kurucularından Teşkilat-ı Mahsusa’cı Süleyman Necati Bey Erzurum mebusu olarak Ankara gelmiş, gazeteyi 36 yaşındaki kardeşi Mithat Bey çıkarmaya devam etmiş, bu arada o sırada İttihatçıların Sovyetlerle taktiksel ittifakıyla gazete Bolşevik fikirlere yakınlaşmış, gazetenin idarecilerinden Cevat Bey, Eylül 1920’de Bakü’deki Doğu Halkları Kongresi’ne katılıp, Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Fırkası ile birlikte hareket etmişti.
Mithat Bey, makalesinde “Vatanı idrak edemeyen memurlar”dan bahsetmiş, askerler de memur denerek, bu orduya orduya hakarete sokularak, hakkında kanuna aykırı olarak Kars Divan-i Harbi-‘den tutuklama kararı çıkartılmıştı. Kararın arkasındaki Kazım Karabekir Paşa’nın ve tutuklamayı yapan Erzurum Mevki Kumandanı Emin Bey’in esas gizli tutuklama gerekçesi ise “halkı orduya karşı kışkırtarak Bolşevik ihtilali hazırlığı yapmak”tı. Yazıda zümrelere dayanan yönetim, toplum, birey analizleri Bolşevikliğe yorulmuştu.
Bu haksız tutuklamayı hükümete gensoru vererek Meclis gündemine muhafazakar eğilimli Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey (Ulaş) taşıdı.
“Böyle bir gensoru ne oluyor, cephelerde kan ağlıyor” diye ona tepki gösteren Tunalı Hilmi Bey’e şöyle cevap vermişti:
“Gensoru vazife oluyor, vatanseverlik oluyor. Cepheleri tutacak kanundur, adalettir.”
Ağır şartlara rağmen tutuklanan bir gazeteci için Meclis’te gensorunun görüşülmesi kabul edildi.
Gizli oturum açıldı. Makale, Meclis Başkanı tarafından okundu.
Kürsüye gelen Adalet Bakanı Hafız Mehmet Bey ve Milli Savunma Vekili Fevzi Paşa, tutuklamaya gerekçe olarak Mithat Bey’in Bolşevik olmasını gösterdiler, halkı orduya karşı kışkırtıp, isyan başlatmak istediğini iddia ettiler.
Bu savunmalar üzerine mebuslar itiraz için kürsüye çıktı:
“Hüseyin Avni Bey (Erzurum): Gazeteciliğin vazifesi budur. Şayet bunda kanuna aykırı sözler varsa Basın ve Yayın Kanunu vardır, adliyeye sevk ederler. Ben kendi kanaatime göre bütün gazetelerin serbest yazmalarını kabul ederim. Bence serbest yazılan yazılardan kıymetli yazı yoktur.
Vehbi Efendi (Konya): Bu okunan gazete hükümet memurlarını tenkit etmiş. Bunda hükümetin alacağı iki vaziyet vardır. Eğer bu tenkit doğruysa kendi hatalarını düzelterek o adama teşekküre borçlu olmaktır. Eğer hükümet haklı ise bir adama bu kadar kimsenin dava etmeye hakkı yoktur...Bir vakitler bu zavallı millet üzerinde irtica kelimesini kullandık. İyi yapana mürteci dedik, kötü yapana mürteci dedik. Şimdi de Bolşeviklik kelimesi hüküm sürüyor... Bu adam makalesinde, toplumların menfaatleri dertlerin menfaatlerine göre değişiyor diyor. Toplum millettir. Fertler, sensin, benim, işte budur.
Abdülkadir Kemali Bey (Kastamonu): İsmini yeni işittiğim Mithat Bey’in yazdığı makale ilmi ve sosyolojik bir makaledir. Hükümete hatırlatmak isterim ki Alfiyeri’nin İstibdat adında bir eseri vardır. Memleketimizde pek çoklarının elinde okunmaktadır. Bu kitaba göre, milletleri isyana teşvik ruhlardır. Bunun ve diğer bir eserinin hemen toplattırılması lazım gelir... Bir insan düşünmek hakkında ve düşündüğünü söylemek, yazmak hakkında sahiptir...Düşündüğünü yazmak yasak değildir. Bunun aksine olan hareketler iyi netice vermez...Asker, asker olmalı memleketin asayişiyle uğraşmayı kesmelidir.”
Ağustos 1921’de artık Eskişehir ve Kütahya savaşları kaybedilmiş, Yunan ordusu Eskişehir’i almış, Ankara’ya doğru ilerlemektedir. Meclis’in güvenlik için Kayseri’ye taşınması kararlaştırılmış, bazı büyük eşyalar taşınmaya başlanmıştır. Taktik için Sakarya’ya doğru çekilen ordu yeni bir saldırıya hazırlanmaktadır.
Bunun için Meclis’in elindeki yetkileri üç aylığına Mustafa Kemal Paşa’ya devredeceği Başkumandanlık teklifi Meclis’in önüne gelir. Ama durum acil olmasına rağmen tartışmalar iki gün boyunca sürer. Bunun diktatörlüğe kapı açacağından endişe edenler, sınırların net bir biçimde belirlenmesini isteyenler, adına Başkumandanlık vekilliği denmesini savunanlar olur. Tartışmalar üzerine Mustafa Kemal kürsüye çıkıp Meclis’in endişelerini yatıştırmaya çalışır:
“Meclis’i Aliyi, tereddüde sevk eden nokta, hukuku teşriye (yasama) ve icraiyesini (yürütme) bir zata tevdi etmiş olmaktan doğacak mahzurlardır. Meclisin bu noktayı büyük bir hassasiyet ve ciddiyetle nazarı dikkate almasından ben şahsen fevkalade memnunum... Herhangi birimize böyle bir salahiyet verirsek, o zat bu salahiyetine istinaden azay-i kiramdan herhangi biri hakkında keyfi, örfi muamele yapabilir mi? Bittabi bu da varidi hatır olamaz. Fakat bunu da engelleyecek kaydü şartı nazarı itibara almak lazımdır.”
1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ardından, Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya dönüşünde büyük bir merasimle karşılanır. Böyle bir tören yapılmasına kızıp, Meclis salonundaki kara tahtaya “Bir millet, putunu kendi yapar, kendi tapar” diye yazan Lazistan mebusu Ziya Hurşid Bey de otoriterleşme eğilimleri konusunda hassastır:
“Bu, nerede görülmüştür? Başkumandan namına ne demektir? Ankara'da bir imparatorluk mu tesis edeceğiz? Katiyyen reddederiz. Başkumandan kimseyi temsil edemez.”
6 Mart 1922 Meclis’te artık Başkomutan olan Mustafa Kemal Paşa’nın süren savaş için yeni talepleri görüşülmektedir.
Fakat taleplerin görüşülmeden, hızlıca Meclis’ten geçirilmeye çalışılması mebusların tepkisini çekmiştir. Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey kürsüye çıkarak şöyle der:
“Yüksek meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Buradan millete emir olunmaz. Millet, buradan isteklerini beyan eder. Böyle şeyler görüşme yapılmaksızın geçerse, o zaman meclis yok demektir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir.”
Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiştir. Ocak 1923’de Meclis’in gündeminde Hürriyet-i Şahsiye Kanunu vardır. Kanunla amaç
insanların haksız ve keyfi yere tutuklanmalarını engellemektir, bunu yapan memurlara ceza vermektir.
12 Şubat 1923 günü kabul edilen Hürriyet-i Şahsiye Kanunu’nu hazırlayan Kastamonu mebusu Abdülkadir Kemali Bey, kanunun gerekçesini şöyle açıklamıştı:
“Saldırıların def'i için sınırlarda parlayan süngülerin, yurt içindeki fertlerin hukukunun korunacağının da güvencesi olduğu fiilen isbat edilmelidir ki, ailesini, çocuklarını yetim ve umutsuz bırakarak, mal ve mülkten, tatlı candan geçerek ölen millet bireylerinin kanları ve canları heder ve heba olmasın!"
Kanun görüşmeleri sırasında söz alan Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey şöyle demişti:
“Bendeniz zannediyorum ki; mademki hâkimiyet-i milliye vardır diyoruz ve bu esas üzerine yürüyoruz, hâkimiyet-i milliyenin esası kişi hâkimiyeti, kişi dokunulmazlığıdır. Bunu sağlayacak şu kanun buradan çıkmadıkça bendenizce diğer kanunların hiçbirinin değeri yoktur çünkü hepsinin temelini bu kanun oluşturur. Bir halk hakkını muhafaza edeceğini bilmezse ve saldırganların saldırısına karşı kendini savunacak bir kuvvet ve kudret görmezse, yani o halk, hürriyet ve serbestisine sahip olmazsa, mutlaka müstebitlerin, mütegallibenin esiri olacaktır. Efendiler; biz halka benliğini vermeliyiz, halk hür olduğunu bilmeli ki kendi vicdanı doğrultusunda iş görsün. Hâkimiyet-i milliye tecellisini göstermek için önce halkın hürriyetini sağlamak gerekir.”
Sinop mebusu Hakkı Hami Bey ise şöyle:
“Efendiler, bence, kişi hukukuna vuku bulacak saldırının ortadan kaldırılması için alınacak önlemler, bir dış düşman için alınacak önlemlerden daha önemlidir. Bir dış düşmanın saldırısını yok etmek için halkı silahlandırmak, onun üzerine yöneltmek ve ona karşı halkı yürütmek kolaydır. Fakat bir vatandaşın kişisel hukukuna, mevkiinin verdiği kudretle saldıracak bir kişinin saldırısını halka anlatmak ve bu saldırının önüne geçmek için yapılacak cezanın uygulanamaması belki ülkeyi yıllarca, yüzyıllarca haraplığa sürükler.”
Savaş şartlarında isyan ve asker kaçaklarına karşı kurulan İstiklal Mahkemeleri ile ilgili kanun görüşülürken Dersim Mebusu Feridun Fikri Bey söz aldı ve şu şerhi düştü:
“Bu kanun istisnaidir. Bunu ne kadar az kullanırsak memleketin ihtiyaç olduğu hukuku o derece sağlamış oluruz. Ben gencim, istikbal önümüzdedir, daha fazla düşünmeye, vicdanıma danışmaya mecburum. İleride bu sözleri benden sorarlar.”
Tüm bu konuşmalar, ülkenin bekasının gerçekten tehlikede olduğu günlerde, İstiklal Harbi veren bir Meclis’te yapıldı.
Bugün bakınca ne gerek vardı bu kadar konuşmaya denecek konularda bile kıran kıran tartışmalar yaşandı, bakanlar, başbakanlar azledildi, Mustafa Kemal Paşa’nın cephelerden çok vakti, Meclis’te mebuslara hesap vererek geçti.
En zor günlerde bile Meclis, yetkilerinin kısıtlanmasına, tartışmaların kesilmek istenmesine direndi.
Hikayenin sonu çok parlak değil.
1923’de yapılan seçimde Birinci Meclis’in bütün muhalif sesleri tasfiye edildi. Öncesinde Ali Şükrü Bey bir cinayete kurban gitti. Hüseyin Avni Bey, Feridun Fikri Bey, Abdülkadir Kemali Bey 1926 yılındaki tasfiyede İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandılar. Ziya Hurşid, Atatürk’e suikast girişimi davasında suçlu bulunarak idam edildi.
Yıllarca Türkiye’deki muhafazakarlar Birinci Meclis’teki muhalif İkinci Grup’la gurur duydular. Ali Şükrü Bey cinayeti üzerine kitaplar yazıldı, Trabzon’a giden siyasetçiler mezarını ziyaret etti. Hüseyin Avni Ulaş, hayırla yad edildi, siyasi tasfiyeler, İstiklal Mahkemeleri haklı olarak eleştirildi.
Peki, 100 yıl sonra Meclis nereye geldi?
Bugün Meclis’te bu tartışmalar yapılabilir mi?
“Bekamız tehlikede” dendiği günlerde uzun uzun muhalif bir gazetecinin tutuklanmasının yanlışlığı konuşulabilir mi?
Hükümetlerin her icraatına böyle hesap sorulabilir mi?
Ali Şükrü Beyler, Hüseyin Avni Beyler, Abdülkadir Kemali Beyler, Feridun Fikri Beyler bugün yaşasalar nerede olurlardı, seslerini bu kadar çıkarabilirler miydi, başlarına neler gelirdi, hangi suçlamaları işitirlerdi?
İşte bu soruların cevapları, 100 yıl sonra demokrasimizin, Meclisimizin geldiği yeri de gösteriyor.
Darbelerle iki kez kapatılmış, bir kez bombalanmış ama her zaman siyasetin merkezi olmuş TBMM, 100’üncü yıldönümünü, 2017’de yetkileri budanmış, sesi kısılmış halde, tarihinin en güçsüz Meclis’i olarak kutluyor.
Bir asırlık bu miras, çok daha iyisini hak ediyordu.
Yine de kutlu olsun!
Yazarlar
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURBuyurun tekrar çözüm sürecine... 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanGrönland kavgası: Ne Trump NATO’yı feda edebilir ne Avrupa 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİTO Başkanı’na milyonlarca liralık harcamayı sordular 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakDizinformasyon mu, manipülasyon mu? 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile Bayraktarİran’ın dinamikleri 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayVenezuela ve Trump doktrini 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUToplumsal gidiş nereye doğru? 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalVenezuela, MAGA ve Çin 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRGül, Arınç, Atalay’ın olduğu bir AK Parti iktidarında İmamoğlu tutuklanabilir miydi? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen Çalıkuşu“Terörsüz Türkiye” süreci ne alemde? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN“Yetkim olsa HSYK’yı anında yargılardım” … 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİAranan baron İmamoğlu muymuş? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSefalet ücreti 15.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanAdaletsizlik Müslüman toplumların kaderi olabilir mi? 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraZamanımızın Bir Kahramanı 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürtlerle Suriye’de savaş, Türkiye’de barış: Ne kadar mümkün? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKABD terörü ve rızanın çözülüşü 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalSiyonist evanjelist yayılmacılığa karşı demokratik konfederal dayanışma 4.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANDavutoğlu’nun “öfkeli çocuklar”ı 3.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürkiye İçin Irak Peşmergeleri Sorun Olmuyor da Rojava neden Sorun! 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKEve siyaset için dönüş öncesi bir mıntıka temizliği gerek 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP modernizmi ve faşizmi... 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Ali TürerÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ? 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDEN"Arananlar" zulmü ne zaman son bulacak? 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
17.01.2026
13.01.2026
10.01.2026
7.01.2026
5.01.2026
3.01.2026
31.12.2025
24.12.2025
23.12.2025
17.12.2025