Akın ÖZÇER
Soğuk Savaş yıllarının iki kutuplu dünyasının süper güçleri ABD ve SSCB kendi etki alanlarındaki ülkelerin içişlerine karışma alışkanlığı edinmişlerdi. O yıllarda demokrasi standartları bile mensup olunan bloklara göre değişiyordu. ABD’nin önderliğindeki blokta yer alan liberal demokratik ülkeleri tanımlamak için “Batı demokrasileri” kavramı kullanılıyordu. Çünkü bir de Sovyet bloğunda yer alan ülkeler için kullanılan “halk demokrasileri” kavramı vardı; her ne kadar evrensel demokrasi ilkeleriyle birebir örtüşmüyorsa da.
Aslında Washington’un bir dünya gücü olarak ortaya çıktığı dönemden önce de “Latin Amerika” gibi oldukça büyük bir etki alanı vardı. Nitekim 1823 tarihli Monroe doktrinine göre, Avrupalı sömürgeci devletlerin Amerika kıtasına yönelik her türlü girişimi “ABD’nin müdahalesini gerektiren bir saldırı eylemi” niteliği taşıyordu. Washington’un bu angajmanı, İspanya ve Portekiz’e karşı verdikleri savaş sırasında Latin Amerika ülkelerinin işine geliyordu kuşkusuz. Ama Avrupa’dan bağımsız olduktan sonra bu ülkeler ABD’nin tüm Amerika kıtası üzerindeki hegemonyasının temelini oluşturan Monroe doktrininden haklı olarak rahatsızlık duymaya başladılar. Bu rahatsızlık Soğuk Savaş döneminde had safhaya ulaştı.
Komünizme karşı ülkelerin içişlerine müdahale
Monroe doktrini Kuba devrimiyle birlikte Latin Amerika ülkelerinde Sovyet tipi sosyalizmin veya komünizmin engellemesinin ideolojik aracına dönüştü. Kısaca anımsatmak gerekirse Amerikan yanlısı diktatör Baptista’nın devrilmesiyle başlayan 1959 Kuba devrimi, Castro’nun yeni rejimi komünizme doğru kırması, SSCB ile yakınlaşması ve Amerikan şirketlerini kamulaştırması ile birlikte ABD’nin de tepkisini çekti. Washington derhal Domuzlar Körfezi’ne CIA’nin Guatemala’da eğitmiş olduğu Kubalı karşı devrimci askerleri indirerek, Castro’yu öncelikle askeri yoldan devirmeyi denedi. Bu operasyon başarılı olmadı ama bir yıl sonra patlak veren Kuba ile birlikte Türkiye’nin de odağında bulunduğu misil krizi Doğu ve Batı bloklarını sıcak savaşın eşiğine kadar getirdi. Ardından ABD Ada’ya tarihinin en uzun ekonomik ve ticari ambargosunu uygulamaya başladı.
Kuba, Washington yönetiminin Monroe doktrinini uygulamayı sürdürdüğü Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika’da rejimini değiştirmeyi başaramadığı tek örnek. Hemen ardından Brezilya’da seçilmiş Başkan João Goulart’ı deviren 1964 askeri darbesi geliyor. Bu darbenin özelliği, gerekçesini Kuba’nın Sovyet Bloğu’na dâhil olmasıyla güçlendiği öne sürülen komünizm tehlikesinin oluşturması. Washington’un sadık adamı General Castelo Branco, darbeyi ABD ile birlikte hazırlanan yeni “ulusal güvenlik doktrini” temeline oturtuyor. CİA’de sonraki yıllarda genel müdür yardımcılığı görevini üstlenen Vernon Walters da darbede etkin bir rol alan isimlerden. Başlı başına bir yazı konusu olan 1964 darbesinin 1946 anayasasını yürürlükten kaldırdığını, temel hak ve özgürlükleri askıya aldığını ve daha da kötüsü Brezilya’da1985’e kadar süren ve ağır insan hakları ihlalleriyle tarihe geçen uzun bir askeri diktatörlük dönemini başlattığını anımsatmakta yarar var.
Komşu Arjantin’e gelince, bu ülke de 1966-1973 ve 1976-1983 arasında iki ayrı diktatörlük dönemi yaşadı. Kendine “Arjantin devrimi” diyen ilk darbe gibi ikinci de “nasyonal Katolik” kökenden geliyordu. Bu yıl cezaevinde yaşamını yitiren General Jorge Videla’nın Devlet Başkanı İsabel Peron’u deviren 76 darbesi, Brezilya’dan farklı olarak, Katolik Kilisesi’nin desteğine de sahipti. Ortak yönleri ise komünizm karşıtlığıydı. Bu ikinci diktatörlük döneminin bilançosu ağırdı: Kayıtlara 30 bin kayıp, 15 bin infaz, 9 bin siyasi tutuklu ve 1,5 milyon sürgün edilen insan olarak geçmişti.
Arjantin diktatörlüklerinin de ABD ile ilgisi vardı elbette. O dönemde komünizmle mücadele çerçevesinde siyasi muhaliflere karşı Latin Amerika’da ABD’nin destek verdiği ve doğrudan 60 bin muhalifin ölümüne yol açtığı söylenen Condor Operasyonu yürütülüyordu. Condor’un Brezilya ve Arjantin dışındaki kilit ülkeleri olan Bolivya, Uruguay, Paraguay ve Şili’de aynı dönemde (70, 80’ler) diktatörlük rejimlerinin olması tesadüf değildi elbette. Şili’de seçilmiş Başkan Allende’yi deviren CİA’in doğrudan desteğine sahip 1973 darbesini de bu vesileyle anımsatmakta yarar var. Başkan Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ‘in “ABD’nin güney yarımkürede karşılaştığı en büyük sorunlardan biri” dediği ama sadece demokratik yollardan seçilmekten başka suçu olmayan Allende’nin iktidarını deviren darbeyi.
Komünizm ile mücadele ettiği bahanesiyle ağır insan hakları ihlalleri yapan darbelere ya da Nikaragua’da olduğu gibi silahlı muhalif gruplara destek veren ABD’nin Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından haksız bulunduğunu da anımsatmakta yarar var. UAD, 1986 tarihli bu kararını, ABD’nin Nikaragua’daki sol hükümeti düşürmek için silahlı muhaliflere (contras) yaptığı askeri yardımla BM Yasası’nın “içişlerine karışmama” ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle vermişti. Amerikan müdahalesinin körüklediği iç savaşın Nikaragua’ya faturası çok ağırdı: 17 milyar dolarlık maddi zarar bir yana yaklaşık 38 bin insan yaşamını yitirmişti. ABD ise, bu karara, müdahaleleri sadece hukuki değil ayrıca insani yönden kabulü edilemez olduğu halde, UAD’nin zorunlu yargı yetkisini tanıdığına dair 1946 tarihli açıklamasını geri çekerek tepki göstermişti.
Washington’un komünizmle mücadele gerekçesiyle ülkelerin içişlerine yaptığı demokrasi karşıtı müdahaleler Latin Amerika ile sınırlı değil kuşkusuz. Dünya’nın başta Orta-Doğu olmak üzere diğer yörelerinde ve çok uzağa gitmeye gerek yok bizde de askeri darbelere en azından yeşil ışık yaktığı biliniyor. Başta da altını çizdiğim gibi halk demokrasileri evrensel demokrasi ilkelerini tümden içselleştirmiş ülkeler değildi kuşkusuz. Ama bu rejimlerin iktidar olduğu Kuba gibi ülkelere Doğu-Batı dengesi nedeniyle bir şey yapılması mümkün değilken, o dönem demokrasi yolunda ilerlemeye çalışan ülkelerde komünizm tehdidi bahanesiyle anti-demokratik rejimlere destek olmanın bir anlamı var mıydı?
Post-komünizm döneminde içişlerine müdahale
Bu sorunun yanıtını vermesi gereken Washington; zira 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan Sovyet Bloğu’nun dağılması sürecinde Türkiye dâhil Latin Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinde darbeyle işbaşına getirilen otoriter rejimlerin hiçbir katkısı olmadı. Aslında Clinton döneminin Amerikan dış politikasına bakıldığında, bu gerçeğin bilindiği anlaşılıyor. Amerikan birliklerinin geri çağrılarak savunma bütçesinde tasarrufa gidilen bu dönemin en büyük özelliğini, Sovyet Bloğu’ndan kopan ülkelerin demokratikleşme süreci oluşturuyor. Bu sürece destek vermek de Batılı müttefikleri gibi ABD dış politikasının temel unsurlarından birini oluşturuyor.
Aynı dönemde uluslararası arenada tek süper güç olarak kalan Washington’un ayrıca dünyada ve Avrupa’da meydana gelen çatışmaları çözme konusunda sorumluluğu artıyor. İçişlerine müdahale konusu da Washington’un yukarıda Latin Amerika’daki örneklerini aktardığımın tam aksi bir çerçevede gündeme gelmeye başlıyor. Daha açık şekilde ifade etmek gerekirse, komünizmle mücadele bahanesiyle insan haklarını kısıtlayan darbeleri desteklemek değil, ağır insan hakları ihlallerini önlemek için. Çünkü BM’nin görevlerinden biri de, “insan haklarına ve temel özgürlüklerine bütün dünyada etkin biçimde saygı gösterilmesini kolaylaştırmak” (md 55) Bunun için teoride “insani müdahale” ve “koruma yükümlülüğü” gibi yeni kavramlar geliştirilirken, arazide de Eski Yugoslavya’daki çatışmaları ve acımasızca uygulanan etnik temizliği engellemek için NATO operasyonları düzenleniyor.
Kabul etmek gerekir ki askeri darbeler yapmak, muhaliflere karşı operasyonlara kalkışmak ne kadar kabulü mümkün olmayan girişimlerse, insani amaçlı operasyonlar da o kadar çok önem taşıyor. Hatta bu tür operasyonlarda zaman unsuru da önemli; çünkü örneğin Srebrenica ya da Ruanda’da olduğu gibi geç kalındığı zaman binler, hatta yüz binlerce yaşam kaybedilebiliyor. Washington, Clinton döneminde Eski Yugoslavya’daki operasyonlarda biraz gecikmiş olsa da büyük devlet sorumluluğunu yerine getirdi. Bu, Soğuk Savaş dönemine oranla yeni olduğu gibi saygın bir roldü de aynı zamanda. Bundan Washington’un Soğuk Savaş dönemindeki demokrasi karşıtı politika ve uygulamalara artık dönmeyeceği anlamı çıkarılabilir miydi?
“Komünizm tehdidi” sona erdikten hemen sonra ortaya çıkan ve 11 Eylül 2001 saldırılarıyla birlikte ciddiyet kazanan “radikal İslam” tehdidi ABD’nin dış politikasını olumsuz yönde etkiliyor ne yazık ki. Bush yönetiminin bu gerekçeyle düzenlediği Afganistan ve olmayan kimyasal silahlar bahanesiyle giriştiği Irak operasyonları sonuçta bu ülkelerde Soğuk Savaş döneminde görülen anti demokratik yapıların desteklenmesi sonucunu doğurmadı. Bundan Washington’un bundan böyle dünyanın neresinde olursa olsun demokratikleşme hareketlerine destek verdiği sonucu çıkabilirdi belki. Mısır darbesiyle başlayan Arap Sonbaharı sürecine üstü kapalı destek vermeseydi elbette.
Son Mısır darbesi, komünizme olduğu gibi radikal İslam tehdidine karşı da demokrasiye karşı güçlere destek verilebileceği izlenimi yaratıyor ki bunu Washington’un dış politikasında tehlikeli bir geriye dönüş olarak değerlendirmek mümkün. Dış politikanın ulusal çıkarlar doğrultusunda oluşturulduğu gerçeğini kabul etsek de, bunu demokrasi ölçütünü bir kenara bırakarak yapmak, Orta-Doğu’da ileride çatlaması kaçınılmaz tehlikeli beraberlikler doğurur sadece.
Tehlikeli oyunlar
Amerikan Güvenlik Ajansı’nın(NSA) Washington’un Avrupa ve Latin Amerikalımüttefikiülkelerin devlet adamlarının telefonlarını dinliyor olmasıbüyük bir skandal kuşkusuz. AncakABDaçısından sıkıntıdevlet adamlarının nelerle yaptıklarını izlemekten çok istihbarat örgütlerinin ne kadar tehlikeli işlerle uğraşabileceğinden kaynaklanıyor. Komünizm tehdidi var diye başka ülkelerde darbe oyunları oynayanların şimdilerde, hatta on yılı aşkın bir süredir denedikleri yeni yöntemler kendisini arayıp sorular soran müttefikleri karşısında Başkan Barack Obama’nın yüzünü kızartıyor olmalı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in dediği gibi, “Soğuk Savaş bitti” ve “dostlar arasında casusluk olmaz”, daha doğrusu olmamalı. Doğu Alman kökenli olmasının verdiği ihtiyatla ABD ile bir güven sorunundan söz ediyor Merkel ve bu konuda sözlerden çok etkin adımlar atılmasının gerekliliğinden. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande da Merkel gibi bu konuda somut şeyler yapılması gerektiğine inanıyor. “Bizler müttefikiz, böyle kalmaya önem atfediyoruz” diyor ve ekliyor: “uluslararası toplantılarda konuşulabildiğimiz biri dinlenmez.”
İstihbaratçılarının müttefik devlet adamlarının konuşmalarını gizlice dinlediği ABD’nin neden olduğu güven sorunu önemli kuşkusuz. Ama bu güven sorunu sadece bu gizli dinlemelerden kaynaklanmıyor. Washington Mısır askeri darbesindeki yanlış duruşuyla tek süper güç olarak uluslararası sorumluluğuna uygun davranmadı. Komünizm gibi radikalizmin her türüne karşı da en etkili ilaç demokrasidir çünkü.ABD, başka ülkelerin dış politika eksenleri üzerinde ahkâm kesmeden önce neden dış politikasında demokrasiden ödün veriyor, Soğuk Savaş yıllarının kabulü mümkün olmayan eski alışkanlıklarına mı dönüyor, müttefiklerini bu nedenle mi dinlemiş, uluslararası kamuoyuna bu konularda aydınlatmalı öncelikle.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları



















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
2.02.2026
26.01.2026
15.01.2026
12.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
21.12.2025
13.12.2025
6.12.2025
1.12.2025