Metin Gürcan
Merhaba dostlar. Böyle ara ara önemli gördüğüm dış politika ve güvenlik konularında analitik, bütüncül perspektiften olayları analiz eden ve politika öneren yazılar yazmak niyetindeyim. Çünkü Ver Mehteri tadındaki toksik 'coşkusal gerçekliğin' hepimizi zehirlediği şu kritik günlerde ihtiyaç var.
'Türkiye'nin Suriye grand stratejisi ne olmalı?' sorusu önemli zira Fırat batısında İdlib, Afrin ve Jarablus-Al Rai-Al Bab cebi ile Fırat Doğusunda Barış Pınarı Harekâtı ile tuttuğumuz Rasulayn-Tal Abyad-M4 yolu cebinin akibeti bu soruya bağlı.
Şubat ayı başından beri şu ana kadar 58 şehit, 200'i aşkın yaralı verdiğimiz ve yüz milyonlarca dolar maliyetli İdlib merkezli Bahar Kalkanı Harekâtı 5 Mart Moskova Mutabakatı ile dondu. Aynen Ekim başında Fırat doğusunda başlayan Barış Pınarı harekâtının Ekim sonunda donup kalması gibi.
27 Şubat'ta İdlib güneyinde 34 askerimizin bir hava saldırısı ile şehit edilmesi sonrasında kapsamlı bir harekâta dönüşüp Bahar Kalkanı adını alan askeri çabalarımız 29 Şubat-2 Mart arası ANKA ve TB2 silahlı İHA'larla beraber yoğun topçu ve roket atışları, F16'larımızın Suriye hava sahasına girmeden 30-35 km'den yaptığı AMRAAM hava-hava füze atışları ve kritik bölgelerdeki MANPADS savunması ile zirvesi noktasına ulaştı. Gerçekten de silahlı İHA'larımız ve yoğun topçu/roket atışlarımız özellikle Esad güçleri ile Şii yanlısı milislerin kritik hedefleri ile lider kadrolarına büyük kayıp verdirdi. Ancak İdlib'e sevk edilen 1000'den fazla Şii milis ile Rusya'dan Lazkiye limanına gönderilen iki gemi dolusu zırhlı araçlar sayesinde (ki ilginç şekilde bu gemiler bizim boğazlarımızdan geçti) sahadaki operasyonel resim hızla eski haline döndü.
Türkiye 29 Şubat-3 Mart arasındaki yoğun askeri gayretleri ile İdlib hava sahasında yer yer mevzi hava üstünlüğü sağlayıp taktik etki üretebildi ancak bu etki karada Esad güçlerini ele geçirdikleri yerlerden çekilmelerine yol açacak şekilde bir kara harekâtı ile taçlandırılamadı ve 5 Martta Moskova'da harekât dondu. Bana göre harekâtın donması iyi de oldu. Moskova'nın araya girmesi ve Ankara'nın da uzlaşı yanlısı tutumu sayesinde İdlib nedeniyle Şam'la bir konvansiyonel çatışmanın, İran yanlısı milislerle belki de yıllar sürecek bir Vekalet Savaşının önü alınmış oldu. Ama şimdilik. Çünkü Moskova Mutabakatı hala çok ama çok kırılgan.
Şimdi kritik gün bu gün. Moskova Mutabakatı'na göre 15 Mart'ta Lazkiye'yi önce İdlib'e sonra Halep'e bağlayan kritik M4 yolu üzerinde Türk-Rus ortak askeri devriyeleri başlayacak ve yolun kuzeydeki 6 km.si Türkiye, güneydeki 6 km.si Rusya kontrolünde olacak şekilde bir 'Güvenlik Koridoru' oluşturulacak.
Moskova bu Güvenlik Koridoru'na Lazkiye'deki ve Humeym Hava Üssün'deki askeri varlığını radikallerin (Rusya'ya göre teröristlerin) saldırılarından korumak için şiddetle ihtiyaç duyuyor. Ama sanırım bu Güvenlik Koridoru'nun Ankara'ya yüklediği iki sorumluluk var:
- İlk maliyet Ankara'nın M4 yolu kuzeyinde bulunan ve Moskova Mutabakatı'nı tanımayacaklarını ve savaşmaya devam edeceklerini açıklayan radikallere karşı gerekirse askeri operasyonlar dahil her türlü tedbiri alma sözü,
- Diğeri ise bu Güvenlik Koridoru nedeniyle M4 yolunun güneyinde Rusya (dolayısı ile Esad) kontrolünde yaşamak istemeyen binlerce Suriyelinin önce kuzeye sonra Türkiye sınırına doğru göçü.
Görünen o ki Rusya İdlib'i çok istiyor ama İdliblileri istemiyor. Moskova'nın ve Esad rejiminin amacı bu Sünni muhalif grupları ve ailelerini kuzeye doğru sürmek. Bu da yavaş yavaş gerçekleşiyor.
Moskova Mutabakatı ile Esad güçleri doğuda M5 yolunun kesin kontrolünü ve yaklaşık 3000 kilometrekare toprak, güneyde ise M4 yolunun altında yaklaşık 800 kilometrekare toprak (ki bu topraklar İdlib'in en verimli tarım alanları) kazandı.
Yine halen M5 yolu doğusunda Soçi Mutabakatı kapsamında ve Rusya korumasında olsa da tamamen kuşatılmış 4 gözlem üssümüz, İdlib güneyinde ise aynı durumda 2 gözlem üssümüz var. Ankara İdlib'te nihai bir karar alınmadan bu üslerin geri çekilmeyeceğini sürekli vurguluyor.
Her ne kadar Halep batısında Hizbullah ve bazı Iran yanlısı milis gruplarına yönelik hava saldırılarımızda Şii milislerin lider kadrolarından ölenler olsa da Kasım Süleymani'nin öldürülmesi sonrasında ABD ile gerilim ve Korona Krizi nedeniyle zor günler yaşayan Tahran Ankara'ya sert tepki vermedi ve krizi yumuşatma yolunu seçti. Bu bizim için bir artı. Ama Tahran'ın krizi daha ne kadar daha yumuşatmaya devam edeceği ise meçhul.
Sanırım özelde İdlib konusunda genelde Suriye kuzeyi hakkında Ankara'da 3 yaklaşım ön plana çıkıyor:
- İlk yaklaşım ABD'nin Kasım Süleymani öldürmesi sonrasında giderek yükselen ABD-İran askeri krizden faydalanmayı amaç ediniyor. Bu yaklaşımdakilere göre 'İdlib, Trump'ın Washington'da Kongre ve Pentagon'a karşı elini güçlendirecek şekilde Türkiye'nin Rusya-İran ekseninden uzaklaşmasına imkan verebilir.' Bu yaklaşıma göre Suriye'de Rusya ve İran'a mesafe koyma pahasına ABD ve İsrail ekseni ile bir askeri işbirliğine girmek hem Türkiye'nin artık asimetrik bir 'bağımlılığa' dönüşen Rusya ile ikili ilişkilerini dengeler hem de Suriye'de askeri anlamda daha kalıcı olmasının kapısını açar. Bu nedenle Suriye'de hızla ve sert bir şekilde Rusya-İran treninden inip ABD-İsrail trenine binmek Suriye'deki Türk askeri varlığını daha kalıcı hale getirebilir.
- İkinci yaklaşım ise 'Masayı kimle kurdu isen onunla topla' prensibi gereği özelde İdlib genelde Suriye kuzeyinde nihai resim oluşuncaya kadar Rusya-İran ekseninden çıkmamayı ve kriz sürecini bu şekilde yönetmeyi esas alıyor.
- Son yaklaşım ise Türkiye'deki 'coşkusal gerçeklikten' ve silahlı İHA'larımızın attığı 40 kg.lık UMTAS mikro akıllı mühimmatlarının yarattığı taktik etkiden (burada mikro tanımı önemli) aşırı şekilde etkilenip mevcut askeri kapasitemize güvenerek 'Gerekirse Türkiye kendi bağını kendi keser' şeklinde meseleyi ele alıyor. Ama kimileri eleştirse de sürekli dediğim gibi hava sahası hakimiyeti sorununu aşamamamız ve karada ÖSO'nun taaruzi askeri yetenekleri ile 'alan hakimiyeti/toprak kontrolü konusundaki problemler bu yaklaşımın en temel kısıtları.
Bir şeye çok seviniyorum. Allah'tan Sn. Cumhurbaşkanı ve üst düzey karar alıcılar ilk yaklaşımı benimseyip 5 Mart'ta Moskova'ya gerekirse gemileri yakmak için gitmediler ve bir şekilde Moskova'dan bir uzlaşı çıktı.
Sistematik saldırılarına maruz kaldığım bazı kesimlerin anlamadığı ve benim sürekli tekrar ettiğim şey şu: İdlib'te sahaya 12 bine yakın Mehmetçik'i sürmüşken ve birliklerimiz İdlib'te her yere dağılmışken sert bir U-dönüşü ile uzun müddet içinde seyahat ettiğin Rusya-İran treninden inip ABD-İsrail trenine binmeye çalışırsan bunun faturasını sahadaki Mehmetçik öder. Ödedi de nitekim.
Yine 27 Şubat'ta Mehmetçik'e yönelik hava saldırısı sonrası bir kısım medyamızdaki yorumlar, bazı karar alıcılarımızın ifadeleri İdlib'teki siyasi hedefimizin hızla 'mülteciler için güvenli bölge eldesi ve ateşkes tesisinden' 'Suriye'de rejim değişikliğine' kayıyormuş gibi hissetmemize neden oldu. Unutmamak gerekir ki 'Rejim değiştirmek' çok uzun, yorucu/yıpratıcı ve çok pahalı bir iş. Dünyanın askeri ve ekonomik süper gücü ABD, Afganistan'a 15 yıl, 9800 asker, 1.2 trilyon $ ve Irak'a 13 yıl, 4900 asker ve 2.2 trilyon $ gömerek bunu öğrendi. Kısaca rejim değiştirme konusunda Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.
Şimdi bu kadar bilgi bombardımanından sonra en baştaki soruya geri dönelim: 'Türkiye'nin Suriye grand stratejisi ne olmalı?'
Bu sorunun cevabı öncelikle askeri değil siyasi. Yani ne askerler ne de silahlar (yani askeri kapasiteniz) bu soruya cevap veremez. Çünkü siyasi karar alıcıların tercihleri neticesinde şekillenecek grand strateji ve uygulanacak politika setlerinin başarısını veya başarısızlığının faturasını seçim sandığında vatandaş verecek.
grand strateji özü itibarı ile ya taaruzi ya da savunmaya yönelik olur. O zaman Suriye'de grand stratejimizin ne olacağını sorusunu şu şekilde formüle edebiliriz: Acaba;
- Suriye'den gelebilecek tehditlerden KORUNMAK için savunma merkezli mi,
- Yoksa Suriye'den toprak/petrol/güç/para KAZANMAK için taaruzi bir bakışla mı Suriye'de bulunmalıyız?
Suriye'de Korumacı bir tutumla bulunuyorsak Suriye kaynaklı risk ve tehditlerden çekiniyoruz, onların Türkiye içine akmasına izin vermemek için tüm askeri, ekonomik, diplomatik ve sivil gayretlerimizi yoğunlaştırıyoruz demektir.
Bu tutum esas ise Entegre Sınır Güvenliği, hem Suriye'de sınıra yakın hem de Türkiye içindeki mülteci hareketlerinin kontrolü, Türkiye güvenliğine yönelik istihbarat eldesi, ne pahasına olursa olsun ateşkesin devamı, Türkiye'deki toplumsal kutuplaşmanın kaldırılması ve hassas sosyo-ekonomik sinir uçlarının törpülenmesi gibi askeri ve sivil gayretler ön plana çıkıyor.
Suriye'de KAZANMAK için bulunuyorsak o zaman risk ve tehditlerden çekinmiyoruz, belki kısa dönemde 1 kaybetsek de uzun dönemde 3-5 kazanmayı hedefliyoruz demektir. O zaman da sıkı ve uzun sürecek bir vekalet savaşı için ÖSO unsurlarına yönelik 'eğit & donat programları', aynen İsrail'in yaptığı gibi gerekirse Şam'daki kritik hedefleri vurulabilecek ve Suriye hava sahasında bölgesel de olsa 'Uçuşa Yasak Bölge' tesis edebilecek askeri yetenekler ile aynen 27 Şubat gecesi yaşadığımız gibi 30'lu, belki de daha fazla kayıplı şehitleri verme ihtimaline rağmen mücadeleye devam etme azim ve kararı gerekir. Ayrıca Suriye'de ne yapıp edip 'kazanma' isteğimiz bir konvansiyonel çatışmayı da tetikleyebilir.
Kısaca 'Suriye'de Nasıl bir grand strateji?' sorusunun cevabı başka bir soru: Suriye'den korunmak için mi yoksa Suriye'de kazanmak için mi Suriye'de bulunuyoruz?
Cevabınız var mı? Hayırlı olsun... O zaman demek ki grand strateji işinden anlıyorsunuz...
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
23.09.2021
9.09.2021
11.08.2021
5.04.2021
2.01.2021
16.03.2020
23.11.2019
31.08.2017
12.08.2017