Ümit KIVANÇ
Cesaretlerinden, dayanışmalarından çok, başka bir özelliğine hayranım, Barış Akademisyenleri’nin. Tavırlarında hamaset yok, abartı yok; büyük laflar, yüceltici sıfatlar duymuyoruz ağızlarından. Adliye koridorlarında ömür tükettikleri dönemden hatırlarda kalacak kelime en fazla “hocamız”dır. Burada hayranlık uyandıran, alçakgönüllülük değil; memleket ve çevresinde zor bulunur başka haslet: Doğru bildiğini yapmanın aksini düşünemedikleri için insanların her şeyi göze alıp doğru bildiklerini yapması. Barış Akademisyenleri’nin o bitmek bilmeyen duruşmalar silsilesi esnasında söylediklerine, yazdıklarına çizdiklerine bakın, hep bu haysiyetli tavrın vücut buluşunu göreceksiniz. Bildirideki o laf öyle olmayabilirdi, şu söylenmese de olurdu, buna değil de şuna ağırlık verilebilirdi… Evet, ama her aşamada gördük ki, meslek icabı, tek nüans için günlerce tartışabilecek hoca tayfası, canına tak etmiş, dayanamamış, tepki göstermek istemiş, böylelikle belki bir şeyleri değiştirebilmeyi ummuş, şimdi bunun için yargılanıyordu ve uğradığı haksızlığı metanetle karşılarken, her jestiyle, her sözüyle bize şunu anlatıyordu: Doğru olanı yaptık; başka türlüsü imkânsızdı.
En kısa zamanda kürsülerine, odalarına dönmelerini ve memleket gençlerinin hiç değilse elleri erişebildiği kadarını cehaletten azıcık olsun kurtarmalarını umduğum, birçoğu arkadaşım, dostum, ahbabım olan Barış Akademisyenleri’nin imkânı yok kabul edemeyeceğim sloganından söz etmek istiyorum.
“Akademi biat etmedi, etmeyecek” sloganı yazılı bir pankart görüyorum zaman zaman ellerinde. Bazıları “akademi direniyor”u sloganlaştırıyor. Mücadele için moral kazanma bakımından anlayışla karşılayabiliriz. Ne yazık ki söylenen külliyen yanlış izlenim doğuruyor. Gerçek tersidir. Tam da bu sebeple memleketin en düzgün ve yararlı öğretim elemanlarından birçoğu şu anda sınıflarda değil mahkeme kapılarında. Her şeyin izahını sonda, “akademisyenlere yapılan zulüm revâdır, hattâ zarurîdir” diyen dört Anayasa Mahkemesi üyesinin asık suratlı cümlelerinde bulacağız.
MALZEMESİ DE BOZUKTUR, ÜRETTİĞİ DE
Direnen, “akademi” falan değil. Ortalaması iç güvenlik ve istihbarat kurumlarına veya her devrin muktedirine, “devlet” bellediği her şeye hizmet için çırpınan veya hak etmedikleri makamlara ulaşarak edinecekleri kişisel ikbal dışında hedef tanımayan, ehliyetsiz ve kifayetsiz bir camianın içinden çıkmış dürüst, temiz, cesur insanlar direniyor; o kadar.
“Akademi”nin kendi malzemesi böyleyken, alıp işlediği, öğüttüğü insan malzemesine bakıldığında durum daha da vahim. Türkiye’de akademya, yalan ve sahtekârlıkla, yetersiz, yüzeysel bilgiyle, dandik derslerle, hamasetle, boş lafla insan şekillendirme (bozma) mekanizması. Ortaokul ve lise cenderesinden sonra öğrencide kazara hâlâ akıl-mantık, zekâ, muhakeme kabiliyeti falan kaldıysa, bunun son kalıntılarının da tuzla buz edildiği yer. Doğrudan doğruya iç güvenlik hesaplarıyla yönetildiği için, bilgiden, meraktan, araştırma güdüsünden yoksunluğu sorun dahi sayılmaz. Öğrencilerin az buçuk düzgün yetiştirilebildiği olağandışı özgürlük alanları, verimli dersler, araştırmayı teşvik edici tezler, varolabildikleri yerlerde, çalışkan ve dürüst beş-on insanın eseri olmuştur hep. İşlevini birtakım kurumlara değil de öğrencisine “hizmet” olarak tanımlayan insanların yönetici konumlara gelebildiği yerlerde, özgürce soluk alınıp verilebilen ortamlar, muktedirlerce ezilene kadar varolabildi; o kadar.
Akademya, 12 Eylül darbecilerinin önünde kuyruğa girmiş yalaka sürüsünün şerefini düşürdüğü yerden kaldıramadı ki, şimdi iyi insanlar nezdinde makbul özne haline gelsin. Zerrece utanç duymaksızın kendini mühiminsan sayan açgözlü “hizmet erleri”nin, sadakât karşılığı soyluluk ünvanları elde ettiği ufak entrikalar koridorunda, büyük alçalış oratoryosu eşliğinde sergilenen yavan sahne gösterisi, cübbelere bürünerek ruhlarına iliştirilmiş fiyat etiketlerini gizlemeye çalışan küçük insanların rol aldıkları. Ara sıra televizyonlara çıkıp bize de ucundan sunarlar. YÖK krallığı, rejim müesseselerinin en riyâkâranesi, işlevini adına ihanetten alanı. Ve fakat üniversite dediğiniz şey ancak merak, bilgi açlığı, kendini geliştirme ve özgür düşünme, özgür araştırma vaatleri ve beklentisiyle varolabildiğinden, hep bunları ciddîye alan ve sınır aşan birilerini üretti. Bizdeki bu rejim müessesesini sahici akademi ortamına yükseltmeye çalışan istisnaları filizlendiren toprak ister istemez varoldu; o kadar.
ESASINDA KAÇ ÜNİVERSİTEMİZ VAR?
Ortamın kaçınılmaz olarak ürettiği istisnalar, hep tehlike olarak görüldü, fırsatı bulunur bulunmaz iktidarlar tarafından bastırıldı, kıstırıldı, kesip atıldı. Akademinin sahici hocaları dışarı süpürülürken, kürsüler, okullar ezilir dağıtılırken, emre âmâde çapsız zevat, gözleri boşalan odalarda, kürsülerde, hep zil takıp oynayarak yeni takım elbise ya da tayyörler almaya koştu. Bu esnada girip çıktıkları dükkânların adları, çoğunun bildikleri yegâne yabancı dil kavramlarıdır.
Bütün akademyadan, aklı güya alanı sayılan konulara bile ermeyen, doğru dürüst okumayan etmeyen, dünyadan habersiz, küçük küçük faşistleri, faşist bile olmayıp bomboş gezen torpilli sersemleri, tez diye yazdıklarını okuyunca normal şartlarda oracıkta bileklerini kesmeleri gerekirken, ar haya duygusunu kapıda güvenlikçilerin orada bir yerde kaybetmiş olduklarından bunun farkına bile varamayanları, evet, bazı alanlarda bir şeyler bilen, ama zihninin sınırlarını kendini itaatle mükellef saydığı birilerinin buyruklarıyla çizen, makamı yükselip itibar gördükçe kendisinin evrende önemli bir boşluğu doldurduğuna inanan da inanan, bu sahte ve kof inançla kendinden geçen benmerkezci ne oldum delilerini çıkarıp kenara koysak, hoca sıfatına sahiden layık, kendini iyi yetiştirmiş ve yetiştirmeye devam eden, ufku açık, önyargısız (bilgiden korkmayan), komplekssiz (çanta taşıtma ihtirasıyla yanıp tutuşmayan) insanları ve henüz yolun başındaki idealist genç akademisyenleri bir araya toplasak en fazla birkaç üniversite kurabiliriz. Oysa şimdi iki yüz küsur var bunlardan. Bunca KHK temizliğinin ardından orada kaç doğru dürüst insan kaldı? Zorlasak kısa sürede hepsinin isimlerini ezberleyebiliriz herhalde.
DÖRT YÜKSEK YARGIÇ İZAH ETTİ: BİZDE ÜNİVERSİTE NİYE OLMAZ
Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenleri’nin bildiri hazırlayıp imzalama ve açıklama faaliyetini fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında saydı, işlerinden atılıp yargılanan akademisyenlere “hak ihlali” yapıldığına karar verdi; ayrıntısıyla biliyorsunuz, tekrarlamayayım. Bu karar sekize sekizlik oylama sonucu üzerine, eşitlik halinde başkanın oyunun iki sayılması kuralı sayesinde çıkabildi.
Akademisyenlerin öyle bir bildiri yazıp imzalamaya hakkı yoktu, yargılanmaları da mahkûm edilmeleri de doğrudur, iyidir, haklıdır, diyen sekiz üyeden dördü, bu tavırlarının dayanaklarını izah etme gereği bile duymadılar. Belli ki vazifelerini yapmış, izahatı fuzulî bulmuşlardı. Rejimin ruhunu kavramış sayalım onları.
“Hak ihlali falan yoktur” diyen üyelerin öbür dördü, muhtemelen Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuksuzluk tarihinde şimdiden yerini alan bir açıklama kaleme aldılar, tutumlarına ışık tutan. Bu metin, hem Türkiye’de devlet ile geri kalan toplumsal kurumlar ve örgütlenmeler, özel olarak da akademi, yüksek öğretim mekanizması arasındaki ast-üst ilişkisini kesin hükme bağlıyor hem de şu “akademi” dediğimiz şeyin mahiyeti, şahsiyeti ve haysiyeti hakkında her türlü şüpheyi dağıtıyor. Metnin yargı mekanizması ve Türkiye’de adalete dair ortalığa döküp saçtıklarını ise ilave armağan bile sayamıyoruz, çünkü son birkaç yılın mahkemeleri hepimizi bu konuda yeterince aydınlattı. Kararttı da diyebiliriz elbette.
Bu metni bu gazetede Ali Duran Topuz yeterince didikledi. Ben buraya kadar söylediklerimi desteklemek maksadıyla kısaca ve kabaca ele alacağım.
Şöyle demiş hazretler: “Anayasa’nın ‘Başlangıç’ında da, Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğü (Devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlük) ilkesi özellikle vurgulanmış (…), Yükseköğretim Kurumlarını düzenleyen 130. maddesinde de (4. paragraf) ‘… Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.’ hükmü yer almıştır. Anılan bu Anayasal düzenlemeler öğretim üyeleri yönünden ‘Devlete Sadakat’ borcu yükleyen en üst hukuk normlarıdır.”
Yani: Bizim en üst hukuk normlarımız, “devlete sadakat” hükmüne tâbi bir dizi mecburiyettir. Bilimsel araştırma buyruğa tâbidir. “Devlete sadakat” koşulunu yerine getirmeyen bilimsel çalışma yapılamaz. Ufku sınırsız, özgür araştırmacı ve bilim insanı yetiştirmek gibi bir amacımız yoktur. Bu, yüksek öğretim dediğimiz müessesenin tüzüğünde, hemen “başlangıç”ta yer alan ilkedir, aksine davranılamaz. Kısaca, bizde üniversite yoktur.
Devam edelim: “Öğretim üyeleri için ‘Milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği’ aleyhinde ‘bilimsel araştırma ve yayında’ bulunma yasağı öngören Anayasa düzenlemesinin, aynı konuda ‘ifade hürriyeti’ serbestliği tanıdığı söylenemeyeceğinden; Anayasa’nın 26. maddesinin herkese tanıdığı düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin, Anayasa’nın 130. maddesinde belirtilen konuda öğretim üyeleri yönünden, 26/2. madde dışında ayrıca sınırlandırılmış olduğu anlaşılmaktadır.”
Anlaşılmakta imiş! Burada anlaşılan tek şey var: Öğretim üyesi, “devlet”çe -yani verili bir anda devlet organizasyonuna hakim güçler ve ideolojinin icaplarına uygun olarak-, verilmiş vazifeyi yürütmek, verilmiş buyruğu yerine getirmekle yükümlü, “devlete borçlu” bir görevlidir. Bu kapsamda, bir TSK subayından, bir MİT görevlisinden farksızdır. Yine: bağımsız bilimsel çalışma beklentimiz yoktur, bizde üniversite yoktur.
Bir cümle daha: “Devlete sadakat ilkesiyle bağdaşmayacak sıfat ve isnatların ise esasen ifade hürriyeti ile karşılanması mümkün değildir.”
Açıklama gerekir mi? Sadece şunu eklemem yeterli olacaktır sanırım: Bizde sadece üniversite değil, ifade hürriyeti de yoktur. Fikir ve ifadeden biz, devlete sadakat umdesine en ufak zarar vermeyecek şeyleri anlarız. Ötesi yasaktır. Yani: Bizde üniversite yoktur. Daha önce söylemiş miydim?
Daha fazla okumayalım, bundan sonrasında “devlete olan sadakat borçlarının ihlal edildiği durumlar”dan bir defa daha bahsedildiğini hatırlatayım, yetsin.
Sorum şudur: Açık fikirli, alanında bilgili, dünyayı, gelişmeleri takip eden, öğrencilerini yetiştirme konusunda samimi derdi ve gayreti olan, becerikli, dürüst birtakım öğretim üyelerinin, kimseye sadakat borcu filan dinlemeden, uğraş didin oluşturabildikleri sınırlı alanlar dışında Türkiye’de üniversite adı altında faaliyet gösteren kurumlar, tam da şu anti-hukukçu dört AYM üyesinin gerekçe metninde dile getirilen esasa göre iş görmüyorlar mı? İçlerine almaya, yetkili konumlara yükseltmeye can attıkları insan tipleri, ortalama olarak, tam da şu tarif edilen sadakat borcu bilmemnesinden geçinerek mevki-makam edinen, öğrencilerine zırnık yararı dokunmayan, doğuştan hizmetkâr “küçük insan” karakterleri değil midir?
Şu dört AYM üyesinin böyle bir metni herkese sunmaları iyi oldu. Türkiye’de akademinin varoluş şartları ve amacının teorik dayanaklarına süper katkı yapmış oldular. Kendilerine teşekkür borçluyuz. Mış gibi yapmalardan toplumları kurtaran her adım alkışlanmalı.
Barış Akademisyenleri’ne içten tebriklerimi, yürekten selamlarımı gönderiyorum.
Yazarlar
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları


















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024