Halil BERKTAY
[25-26 Mart 2017] Peki öyleyse, nedir bu yeni sentez, Faşizmin ve Nazizmin esası diyebileceğimiz temel? Önce, şunu bir kere daha vurgulayayım: Tarihçiler ve sosyal bilimciler için aslî kategori Nazizm değil Faşizmdir. Nazizm, Faşizmin (Almanya’ya özgü) bir türü veya varyantıdır. Deyim yerindeyse, İtalyan Faşizmi sadece İtalya’ya özgü olmakla kalmaz; bize aynı zamanda jenerik bir Faşizm kategorisinin belirleyici karakteristiklerini verir. Nazizm ise bunun üzerine, illâ Faşizmin gerekli ve yeterli koşulları arasında yer almayan bazı hususiyetler ekler. Örneğin (i) son derece sistematik bir “bilimsel” ırkçılık(ve Nordik-Aryan [Germen] ırkının üstünlüğü inancı) Nazizmde vardır ama İtalyan Faşizminde görülmez (İtalya’da ırkçılık yoktu demiyorum; sadece, daha dağınıktı, rastgeleydi, parça bölüktü, Alp ırkının üstünlüğü gibi dünya hâkimiyetine yönelik genel bir iddiayla taçlanmıyordu diyorum). Keza (ii) azgın Yahudi düşmanlığı da Nazizmin bir özelliğidir (buna karşılık, meselâ İtalya’dan Almanya’ya Yahudi ihracının ancak Nazilerin ısrarı ve zorlamasıyla, Papalık dahil isteksiz bir suç ortaklığı biçiminde gerçekleştiği söylenebilir). (iii) Vahşi bir kamp sistemi de Almanya’da vardır ama İtalya’da mevcut değildir; önce toplama (temerküz) kampları ve 1942’den itibaren (gaz odaları ve krematoryumlarla donatılmış) ölüm kampları, Nazizmin icadıdır. (iv) Yukarıdaki üç faktörün birleşimi üzerinde yükselen Yahudi soykırımı ya da Holokost, daha genel olarak katliam sözünün dahi yetersiz kaldığı muazzam insan itlâfları, keza Faşizmin değil Nazizmin yeryüzüne hediyesidir.
Dolayısıyla Nazizm, “artı Faşizm” veya “ekstra Faşizm” veya “süper Faşizm” diye betimlenebilir; ya da tersten söyleyecek olursak, sistematik ırkçılığın, toplama kamplarının, soykırım ideolojisi ve uygulamasının olmadığı bir Faşizm pekâlâ mümkündür. Şöyle de ifade edilebilir: Alman Nazizminden bu unsurları çıkarsanız (çıkarsaydınız) bile, geriye hukuk devleti ve demokrasi değil, gene korkunç ve yıkıcı bir baskı rejimi olarak Standart Faşizm kalır(dı). Tabii bu, yaygın kanaate ters bir saptama. Bu konudaki daha ilk yazımda belirttiğim gibi (Türkiye, Faşizm ve Nazizmi tanıyor mu? Erdoğan, Faşizm ve Nazizmi tanıyor mu?, 18 Mart 2017), Faşizm ve Nazizm deyince çoğu insanın aklına “tam da bu özel karakteristiklerinin çarpıcılığından ötürü, (...) Alman Nazizminin spesifik çehresi geliyor; ‘bilimsel’ ırkçılık, toplama kampları, Auschwitz ve ‘nihaî çözüm’ geliyor; Mussolini değil daha çok Hitler geliyor.” Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Almanya ve Hollanda hükümetlerinin tavrında şu veya bu ölçüde kendini hissettiren milliyetçilikten, yabancı düşmanlığından, “öteki”lere tahammülsüzlükten hareketle Nazizm suçlamasına sıçraması, bir bakıma, böyle bir popüler kültür arkaplanından kaynaklanıyor.
Tarihçi ve sosyal bilimcilerin asıl temel kabul ettiği katmanda ise, bu en sivri çıkıntı ve uç tezahürleri de mümkün kılan başka şeyler yer alıyor. Maddenin üç hali (katı, sıvı, gaz) gibi, Faşizmin ve Nazizmin de belki beş halinden söz etmek mümkün. Bunlar öncelikle (a) birer politik hareket olarak doğuyor. Başından itibaren veya bir noktada (b) bu hareket partileşiyor; üzerine bir parti oturuyor, ama aynı zamanda çeperi ve tabanı itibariyle daha geniş bir hareket olma özelliğini de koruyor. Söz konusu parti (c) iktidarı ele geçirirse, bu, basit bir hükümet değişikliği değil, (d) bir rejim değişikliği: hukuk devletinin toptan ve tamamen yıkılıp, yerini insanlık tarihinin tanıdığı en kanunsuz, en terörist, en dehşet verici baskı rejimlerinin alması anlamına geliyor. (e) İster politik akım/hareket ve (henüz muhalefetteki) parti, ister iktidar ve rejim aşamalarındaki söylem ve uygulamalarının toplamı, Faşist ideolojiyi meydana getiriyor. Özetle: hareket, parti, iktidar, rejim, ideoloji. Bu bütünlüğü kavramanın yolu da, öncelikle başlangıç noktasına, Faşizmin Big Bang’ine, Birinci Dünya Savaşı ertesinde zuhur edişine --1918-19’da sahneye çıkan Faşist (ve Nazi) akım ve hareketlere eğilmekten geçiyor. Zira bu da Faşizmin bir özelliği. Hareket herşeyden önemli. Bütün gelecek: parti, iktidar, rejim, ideoloji, herşey önce “hareket”te vücut buluyor.
Altını önemle çizmeliyim: kendi zamanlarında yepyeni hareketlerdi Faşizm ve Nazizm. Benzeri daha önce hiç görülmemişti; zaten biraz da bu sayede, dünyayı ve insanlığı hazırlıksız yakaladılar, gafil avladılar. Burada, konunun uzmanlarından Philip Morgan’ın ders kitabı olarak da okuttuğum Fascism in Europe, 1919-1945 (Routledge, 2003 [1919-1945 Arasında Avrupa’da Faşizm]) kitabındaki tanımı esas alacak; numaralayarak unsurlarına ayrıştırmayı ve her bir parçasını örnekleyerek açmayı (bu arada, en önemli gördüğüm sözcükleri de kalınlaştırarak vurgulamayı) deneyeceğim. -- Morgan’a göre Faşist hareketler (1) radikal (2) hiper-nasyonalist (3) sınıf-aşırı [tek bir sosyal sınıfa hitap etmeyen, çeşitli sınıfları enlemesine kesen] hareketlerdi. (4) Çarpıcı ve ayırdedici bir askerî (militarist) örgütlenme tarzları vardı. (5) Politikada sürekli eylemci (aktivist) bir hareketlilik içindeydiler. (6) Gerçek veya hayalî bir ulusal tehlike ve kriz ortamında, (7) milletlerinin yeniden canlanması ve ayağa kalkmasının yolunu, (8) söz konusu milletin bölünmüşlüğü veya birleşemesinden sorumlu tuttukları (9) sadece bütün politik güçlerin değil, aynı zamanda (10) bütün politik biçim, kalıp ve kurumların (11) şiddet yoluyla tahribi olarak görüyorlardı. Onlara göre (12) yeni bir ulusal düzenin kurulması, (13) halklarının ruhî, manevî bir dönüşüm yaşamasıyla mümkün olacaktı. Bu da (14) ancak toplum üzerinde “total” bir denetim sayesinde gerçekleştirilebilecek (15) bir “kültür devrimi” demekti. (16) Ulusun iç birliğini sağlamak için başvurulan yöntemler, çoğu zaman (17) ulusal yayılmacılık ve imparatorluk emelleriyle elele gidiyordu. (18) İtalya ve Almanya’da kurulan iki faşist rejimin gerçekleştirdiği, savaşa yönelik totaliter kitle seferberlikleri, bu bağlantının en net tezahürüdür (*).
Bence burada işin özü, 6-11 (veya biraz daha geniş tutarsak 6-15) arasındaki maddelerde yoğunlaşıyor. Çıkış noktası, ülkenin ve milletin büyük bir tehlikeyle yüzyüze olduğu. Bu tehlike demokrasi, liberalizm ve kapitalizm gibi “biçim”lerden de gelebilir -- çünkü bireyciliği körüklüyor, herkesin ve her zümrenin kendi çıkarları peşinde koşmasının önünü açıyor, millet halinde yekvücut olmayı ise engelliyorlar. Marksizmden de gelebilir -- çünkü milleti sınıflara ayırarak birbirine düşürüyor. Her nasılsa ülkenin ve toplumun içinde barınan, ama aslında millete yabancı “güç”lerden gelebilir -- yukarıdaki ideolojilere mensup muhalifler (liberaller veya komünistler); Yahudiler (yerine göre Ermeniler) gibi “öteki” etnik-dinî gruplar; ya da hattâ yüzde yüz saf bir “ırk sağlığı”nı bozan kesimler (sakatlar, özürlüler, akıl hastaları, eşcinseller, Çingeneler [Romanlar]). Demokrasi, bu gibi bütün siyasal rakip ve alternatiflerle, (kurumsal çerçeve olarak) hukuk devleti ölçüleri içinde varolmayı ve yarışılacaksa da barış içinde yarışmayı gerektirir. Oysa bu, ister Faşizm ister Nazizm varyantıyla Faşist akımlar için anathema (“küfür”le bir). Demokrasi bu yüzden yanlış ve kötü. Faşizmin esası, Morgan’ın ifadesiyle, bütün o diğer “güç”leri şiddet yoluyla yoketmek. Ama bu demokrasi içinde yapılamıyacağından, aynı zamanda (milletin bölünmesinden kurumsal olarak sorumlu tutulan “biçim” hüviyetiyle) demokrasiyi de şiddet yoluyla yoketmek.
Dahası, Faşizm (Nazizm dahil) hiç yarım yamalakçı, baştan savmacı, idare-i maslahatçı değil bu konuda. Morgan’ın daha birinci maddede, ilk kullandığı sıfatla belirttiği gibi radikal. Yani toptancı, köktenci. Biz bu radikal sözcüğüne fazla alıştık, harcıâlem bağlamlarda. Görece yumuşak, ılımlı ve sulandırılmış olgulara da yakıştırabiliyoruz, bizatihî “solda” ve dolayısıyla “iyi” de sanabiliyoruz -- her iki boyutuna örnek teşkil eden, bir zamanların Radikal gazetesi gibi. Bu meseleyi de yeniden düşünmek açısından, Faşist akımların radikalizmine daha yakından bakmak yararlı olabilir. Hakikaten, sınır tanımaz bir radikalizmle yüz yüzeyiz, bu örneklerde. Toptan yıkmak, kırmak, ezmek, yoketmek, Faşizmin ancak iktidara geldikten sonraki değil, daha başından itibaren tâyin edici bir yönelimi. Saldırgan bir eylem kültü, tefekkürün “miskinlik” sayılması, onun yerine mutlaka ileri atılmak ve savaşmak arzusu, her an durmak bilmez bir aksiyon fetişizmi bu yüzden var. Başından beri askerî bir örgütlenme; demokrasinin “uzun 19. yüzyıl” boyunca gelişmesi sırasında hiç rastlanmayan türden büyük paramiliter kanatları olan yeni tip partiler; İtalya’da Ulusal Faşist Parti’nin Gönüllü Ulusal Güvenlik Milisleri, squadristi’si ya da Kara Gömleklileri, Almanya’da Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin Hücum Taburları, Sturmabteilung’u, SA’ları ya da Kahverengi Gömleklileri bu yüzden var -- her an kavga aransınlar; Kızıl ve/ya Yahudi avına çıksınlar; devlete karşı ayaklanmacı dikey şiddet değil, Faşizm ve Mazizmin bütün siyasi rakiplerine karşı yatay şiddet uygulayıp onları felce uğratsın, örgütlenemez ve çalışamaz hale getirsinler diye (**). Bütün o taklit üniformalar, rütbeler, kaz adımlarıyla yürüyüşler, bayraklar, flamalar, armalar, madalyalar, sair semboller, kitle halinde hep bir ağızdan Sieg, Heil! haykırışları bunun için var: öyle bir kollektif vecd (extase) hali yaratılsın ki biz ne yapıyoruz, bizden ne isteniyor, nereye sürükleniyoruz, durup düşünme imkânı kalmasın diye. “Organik lider” teorileri de bunun için var: Duce’nin veya Führer’in, halkıyla esrarlı bir iletişim, mistik bir komünyon içindeymiş, dolayısıyla milletinin bütün gerçek isteklerini her nasılsa otomatik olarak bilir ve kendi şahsında mezcedermiş, dolayısıyla Liderin her fikri ve önerisi zaten millî iradeden başka bir şey değilmiş gibi düşünülmesi. Bunun meselâ Nazi selâmında fiziksel olarak da somutlanması da bunun için var: herkes sağ kolunu avuç içi yere bakacak şekilde dümdüz sağ çapraza fırlatırken, Hitler’in sağ elini başının hafif yanına kaldırıp avucunu yukarı açması; böylece, bütün Alman milletinin bağlılığı ve itaatinin havadan manyetik dalgalar halinde geçip Führer’in avucunda, ruhunda, beyninde toplandığının tahayyül edilmesi.
Morgan’ın sözünü ettiği Faşist/Nazi “kültür devrimi”nin gerektirdiği “total kontrol” de bu atmosfer sayesinde yaratıldı. Aynı zamanda, “sert adım”larıyla her yeri inleten böyle “mukavemet olunmaz kahraman”ların çizmelerinin altında, daha ilk andan -- İtalya’da 1918’den, Almanya’da diyelim ki Münih Birahane Darbesi’nin sonrasından, 1925-26’dan -- itibaren, hukuk devleti önce adım adım parçalandı, orasından burasından dişlendi, işlemez hale getirildi. Ardından, Mussolini’nin 1922’de başbakanlığı, Hitler’in 1933’te şansölyeliği eline geçirmesiyle birlikte, hem gizli polis, hem Kara Gömlekliler veya Kahverengi Gömlekliler marifetiyle, muhalefet toptan imha edildi. Bunu, gene Mussolini’nin 1925’ten itibaren anayasayı tamamen rafa kaldırması, Hitler’in ise (Hindenburg öldükten sonra) 1934’te cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı tek bir Reichsführer makamı ve ünvanında birleştirmesi; dahası, artık sırf NSDAP’ın, Nazi Partisi’nin kaldığı Reichstag’dan çıkarttığı olağanüstü yasalarla, yürütmenin yanısıra yasama (evet, doğrudan doğruya kanun çıkarma) ve yargı (evet, Reich’ın en yüksek yargıcı olma) yetkilerini de şahsında toplaması izledi.
Dolayısıyla 1934’te Almanya’da, henüz Nuremberg Irk Yasaları veya Kristallnacht (Kırık Camlar Gecesi) denen Yahudi pogrom’u mevcut değildi gerçi. Toplama kampları tek tük kuruluyordu; Krakow ve Varşova ghetto’ları, “Nihaî Çözüm” ve Auschwitz-Birkenau gözükmüyordu ufukta. Ama demokrasinin, hukuk devletinin ve her türlü muhalefetin imhasını içeren çıplak terörcü bir diktatörlük anlamında Faşizm, bütün temel unsurları, gerekli ve yeterli koşulları itibariyle kurulmuş ve yerleşmiş bulunuyordu. Esasen o diğer, Alman Nazizmine özgü, bilhassa grotesk hususiyetler de bu total, topyekûn diktatörlükle sağlanan kuvvet temerküzü üzerinde yükselecekti. Keza İkinci Dünya Savaşının (asker-sivil) toplam 70 milyon gibi tahmin edilen ölü sayısını da, bunun belki 35-40 milyon kadarı veya daha fazlasının doğrudan katilinin Nazizm olmasını da, Alman işgaline uğrayan bütün ülke ve halkların dört veya beş veya altı yıl boyunca çektiği tarifsiz acıları da, gene bu temel olgu -- bu total, topyekûn diktatörlük beraberinde getirecekti.
Bugün ve bu çerçevede, bu tarihsel arkaplan üzerinde, meselâ Almanya ve Hollanda gibi bazı Avrupa ülkelerini (hattâ, bir kısım hükümet yanlısı medyanın yaptığı gibi, bütün Avrupa’yı ve AB’yi), Türkiye’ye karşı sergiledikleri ayırımcılıktan ötürü kestirmeden Faşizm veya Nazizmle suçlamak ne demektir? Neye yarar? Herhangi bir gerçekliğe tekabül eder mi? Sarsıp özeleştiriye mi sevkeder? Yoksa sadece infiale mi yol açar? Başlangıçtaki haksızlığı kabule yanaştırır mı, yoksa o noktadan büsbütün mü uzaklaştırır? Gelecek sefer bunlara da değinerek bitirmeyi umuyorum.
NOTLAR
(*) Benim tercüme etmediğim bazı kısa ifadeler dahil, eksiksiz İngilizce orijinali şöyle: Fascist movements were radical hyper-nationalist cross-class movements with a distinctive militarist organisation and activist political style. In a climate of perceived national danger and crisis, they sought the regeneration of their nations through the violent destruction of all political forms and forces which they held to be responsible for national disunity and divisiveness, and the creation of a new national order based on the moral or ‘spiritual’ reformation of their peoples, a ‘cultural revolution’ achievable only through the ‘total’ control of society, and on class-collaborative, regulatory forms of socio-economic organisation, often of a corporatist nature. Their aims of forging internal national unity were often linked to, and were premises for, national territorial expansion and empire, a connection seen most explicitly in the totalitarian mass-mobilization of their societies for war by the two fascist regimes in Italy and Germany. Bkz Philip Morgan, adı geçen eser, s. 13-14.
(**) Her iki özelliğin (hükmetme özlemiyle ve kuvvete tapmayla da birleştirilerek) yüceltilmesinin, İttihatçı proto-faşizmindeki belki en ilginç, en çarpıcı edebî anlatımı için, bkz Ömer Seyfettin’in Primo Türk Çocuğu hikâyesindeki şu Orhan tasviri: “Bu bir Türk paşasının oğlu idi. Mektepte bütün arkadaşlarına hükmeder, Frenklerden hiç korkmazdı... Primo (...) Orhan’la beraber bulunmaktan o kadar hazzediyordu ki... İşte Türk olmayan arkadaşları içinde onun kadar güzel ve sevimlisi, hususuyla kuvvetlisi yoktu. Kırmızı fesinin altındaki siyah saçları, esmer çehresi, al yanakları, daima ileri ve yüksekten bakan parlak gözleri, hemen bir şeyin üzerine hücum edecekmiş gibi dik ve çevik duran cesur tavrı, ona küçük ve mukavemet olunmaz bir kahraman hâli veriyordu.” (Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri - Hikâyeler 1 [der. Hülya Argunşah, Dergâh Yayınları, 1999], 182-183.) Şu ifadelere dikkat edin: “... hükmeder... kuvvetli(si)... daima ileri ve yüksekten bakan” ve tabii en çarpıcısı: “hemen bir şeyin üzerine hücum edecekmiş gibi”; ardından da “mukavemet olunmaz bir kahraman hâli.” Herhalde Mussolini ideal Kara Gömleklisini, Hitler ideal Kahverengi Gömleklisini (Hücum Taburları mensubunu), işte ancak böyle, “hemen bir şeyin üzerine hücum edecekmiş gibi” diye tarif edebilirdi.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları





















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024