Ümit KIVANÇ
Devlete tapan toplum olduğumuza göre, iyilik ne, kötülük ne, bunların tarifini de bize buyurma yetkisine sahip olanlardan alacağız. Bize emretme, bağırma çağırma, hakaret etme, iftira etme, bizi azarlama, küçük düşürme, itme kakma, dövme sövme hakkını kendinde görenlerden; isterlerse ömrümüzü çalıp bizi hapislerde çürütebilme, gerek görülen hallerde öldürtebilme kudretini haiz bulunanlardan. Tarifi onlardan alacak, ama ortalık yerde dile dökmeyeceğiz. Sonra uf olur. Burada doğup büyüyen herkesin başına her an, bazılarımızın başına veya başka yerlerine her andan da daha sık gelebilecek uflardan biri olur. Tarifi onlardan alacağız; zaten başka yerden almaya kalkmak bizzat yeni yeni uflara yolaçabilir.
İşbu metnin 1 sayılı yukarıdaki paragrafında zikredilen yetkilere sahip bulunmayanlar -bundan sonra “biz” olarak anılacaktır-, memleket ve toplumun kaderi üzerinde söz hakkı verilmemişler ya da verildiğinde hadlerini bilemedikleri için her seferinde ağızlarına vurulup etleri çimdirilmişler, törende hazırolda beklemesi gerekirken yorulup dizini büktüğü için köşede tek ayak üstünde cezaya dikilmekten helak olmuşlar, ne var ki, başka yerlerden tarifler almamayı da bir türlü öğrenemeyiz; bol takımlı bol kravatlı bol kaşlı bol korumalı zevatın onca gayretine, hiddetine, şiddetine rağmen, kravatın altındaki lekenin, gömleğin altındaki ezcümle defonun farkındayızdır.
Bu yüzden, berberlerin bıyıklarını düzeltirken titrediği şahısların, oturdukları koltuklardan taşan kıçlarının zor taşıdığı belden yukarılarında cevher bulunmadığını, belden aşağılarınınsa, kahretme kabiliyeti mânâsı yüklenmiş sevgiyle sevdiği kadını bıçaklayıp balkondan atanda bile bulunduğu için hesaba katılamayacağını, yani, makam arabasının yıllık kirası yüz yoksul ailenin kaderine denk düşen imtiyazlı şahıslar kafilesinin gerçekte, açıkça ifade etmek gerekirse, pek az istisnayla ciğeri beş para etmezlerden meydana geldiğini idrak ederiz. Memurların suratına bakmadan koridorları topuk topuk inleten, makamına çağırıp bağırdı mıydı suratsız resmî binayı deprem riskli hale getiren müdürün, o giderse yıkılacağını herkesin bilmesi ve her sabah gelirken içinden yüz defa tekrarlaması gereken yapının çatısı altında icra edilen iş her ne ise, bunun hakkında oradaki en cahil, en beceriksiz kimse olduğunu, aşağılama âyini esnasında masaya çarptığı evrakı mevzuata uygun şekilde doldurmayı dahi beceremeyeceğini, ancak şirretlik mesafesi ve kahredici yetki tehdidiyle yarattığı mesafe ile kendini dokunulmaz tutabildiğini anlarız.
Neyse ki, öte yandan, başka birinin değil de o müdürün, o kapitone duvar panosu önündeki o koltuğa, başkasının kıçı tarafından ilk gece hakkı kullanıldığı için hemen değiştirilen yüce oturağa, artık mukaddes mevzuatın muhafızı makamına yükseldiği için kendi de mukaddesleşen mâbâdını durduk yere koyamayacağını, o mâbât oraya ulaşabildiyse, daha yüksek yerlere erişmiş daha mukaddes başka mâbâtlar sayesinde bunun mümkün olduğunu, dolayısıyla bu müdürün mâbâdına huzursuzluk verenin yukarılardaki öbür mâbâdı da dürtmüş sayılıp cezalandırılacağını ve karşılaşacağı öfkenin karşımızdaki kifayetsizinkinden ibaret kalmayacağını bilir, adımımızı dikkatli atarız. Hayat bilgileridir bunlar. Varkalabilme bilgileridir. Ve bir kısmı doğuştan zerk edilen bu bilgiler sayesinde varlığımızı elden geldiğince koruyabiliriz. Bu yüzden, kapitone duvar dekoru önündeki karakterlerin kartonluğunun, kofluğunun, tutarsızlığının, yukarı doğru ölçülen rating’e göre eğilip bükülüşlerinin farkında olsak da, mâruz kaldığımız bu sefaletin asla sefalet olmayıp asalet ve haşmetten bir terkip olduğunu tekrarlarız, etraftalara. Hattâ onlar, yanlış kırpsak gözümüzü çıkarmaya hazır olduklarını güneş gözlüklerinin arkasından bile belli edebilen eğitimli muhafızlarıyla, el pençe divan, haysiyetlerini beyefendinin şahsiyetine feda etmeye hevesli maiyetleriyle beraber yaşam alanımızı topuklarıyla delik deşik ederken biz etrafta olmamaya bakarız.
Bizi onlardan uzak tutan güvenlik şeritleri, usûlsüzlük ve yolsuzluk kılıfı takım elbiselerde, üniforma göğüslerindeki erkek takılarında, korumaların kara gözlüklerinde cisimleşmiş kudretin, iki yüz kollu, beş yüz bacaklı dev canlı kayanın iktidardan yoksun bizlere gösterebildiği yegâne şefkatin aracıdır; bazılarının algısının, idrakının aksine. Onların yaklaşmasını önleyerek bizi korur. Çünkü bizim için güvenli olan, onlara mesafeli bulunmaktır. Bu karton karakterlerin kofluğunu değil, devlet senaryosundaki rollerini bilerek ve mütemadiyen içimizden tekrar ederek yaşamaktır. Aramızdan aklı olanlar tetikte yaşar. Ücreti ödenip katledilecek yaban hayvanından bile daha büyük, daha sürekli, daha tükenmez risk altında olduğunu bilerek yaşar.
Fakat haysiyeti tamamen gözden çıkarmadan da böyle yaşanamaz ki!..
Hapisteyken, askeriyenin iş makineleriyle duvar yıkarak yürüttüğü operasyonda kolu koparıldıktan, koparılan kolu çöpe atıldıktan, çöpe atılmış kolu köpeğin ağzında bulunduktan sonra, işinden kararnameyle ihraç edildikten sonra, itiraz edip hakkını aradığında yakın mesafeden plastik mermi yağmuruna tutulup işkence edildikten, yerlerde sürüklendikten sonra hak-adalet mücadelesinden vazgeçmeyen Veli Saçılık’ın bankadaki parasına haciz kondu. Ona para aktarılan iki işleme de müdahale edilip eline para geçmesi önlendi. Gerekçe, işten atılmasını protesto ve bu haksız kararın geri alınmasını talep etmek için Ankara’da, Yüksel Caddesi’nde yürüttüğü oturma eylemlerinde polisin yazdığı para cezalarını ödememiş olması. Veli Saçılık şöyle duyurdu: “‘Ağaç kökü yesinler’ dediler ve uygulamaya geçtiler. Bunun dışında kooperatife gönderilen ödemeye de haciz konuldu. Ağaç kökü yemem için bütün koşullar hazır artık.”
Saçılık bunun üzerine vergi dairesine gitti. Karşılaştığı muameleyi şöyle anlattı: “Bu sabah Veraset Harçlar Vergi Dairesine gittim. Banka hesabına haciz kararı Maliye Bakanlığından gelen isim listesi sonucunda gerçekleşmiş. Yani kişiye özel bir uygulama. ‘Bütün parama el koydunuz, elektrik, su faturasını nasıl ödeyeceğim’ soruma ‘onu bilemeyiz’ cevabını aldım.”
Nâçizâne, çoğunuzun zaten düşünmüş veya daha ben söylemeden anlamış olduğu üzre, işaret edeceğim ki, Veli’nin yaşamöyküsünün şuradaki üç-beş cümleye sığabilen kadarı, meşhur şiirdeki “devlet dersi”nin tamamıdır. Meselenin ve özel bir insan davranışı ve kurum davranışı olarak kavramın özü ise işte bu “onu bilemeyiz”de saklı. Kaşlar kaldırılarak, o anda korunmasız bireye karşı devleti temsil eden şahsın insafına, vicdanına göre, gözler belki yurttaşlık sıfatı devlet nezdinde hiçbir şey ifade etmeyen yurttaşın erişemeyeceği dosya dolaplarına, banko arkasından meçhul yerlere uzanan koridorlara kaçırılarak, belki zırhlı siyah arabaların korkunç niyetleri ve büyük suçları gizleyen aynalı füme camları gibi kaskatı, kurbanın gözlerine dikilerek, belki bir de “nah!” havası katılarak söylenen “onu bilemeyiz”.
Bu artık tehdit değildir. Yaşananın özetidir. Bilançosudur. Hesap pusulası veya Z raporudur. Veli’ye diyorlar ki: Sen şöyle şöyle yaptın, karşılığı bu. Plastik mermiden anlamıyorsan aç bırakırız.
Ancak işlemin bütünü, bu soğuk, hissiz, cansız bilanço dayama eyleminden ibaret değil. İşlem aynı zamanda kurumsal duyguların ifadesi. Onlar zayıflarsa toplumun tanrısını kaybedeceği duyguların. Burada devlete tapılır. Devlet kini kutsaldır.
Belki burada, ilk bakışta görülmeyecek bir şeye işaret edebilirim. Devlet kini Veli’yi elbette direndiği, konuştuğu, yaşadıklarına kahredip kendini köşeye atmadığı için hedef aldı; buna şüphe yok. Ama bildik kaba yöntemlerin yanısıra daha ince işlere tevessül edilmesinin gerisinde, bizzat karar sahiplerinin bile belki tam bilincinde olmadığı özel anlam-önem yatıyor. O da Veli’nin güleryüzünde gizli. Kolu kopartılıp çöpe atılmış bu adamın yüzünde, sözünde, kendi başına amaçlaşsa kimsenin gık diyemeyeceği kin ve nefretten eser göremiyorsunuz. Haksızlığa itiraz ederken söylediği söz, her zaman, hep beraber daha iyi yaşayabilme yolları aramaya yönelik ve bu hasretle şekilleniyor. İntikam güdüsüyle değil. İnsana hitap ederken insanla konuşuyor. Başından geçeni kimlik yerine kullanmıyor. Kararlılık getiren sağlıklı tepkiyle nefreti, kini birbirine karıştırmıyor.
İşte bu, yalnız muktedirler değil, “fetih kültürü” mensubu ezcümle muhalif nezdinde de büyük suç.
Bizim meselelerimiz yalnız siyasî değil. Keşke öyle olsaydı. Değil. Derinde ciddî hastalıklarımız var, muktediri mazlumu, konformisti radikali, hepimizin paylaştığı. Bunları düşünme yoluna kapı açılsın diye lafı bazen olmadık yerlere uzatıyorum. Çünkü biliyoruz ki, birbirini baş düşman ilan etme oyunu oynayan muktedirler yarış halindedir, biri kol koparırsa öbürü aç bırakır; vicdandan zaten bahis olamaz da, insafın dahi kapısından giremediği makam odalarında yalnız ekmeğimizle değil kaderimizle de oynanır; ve devletten tanrı, muktedirden peygamber taklidi imal edip tapınmaya meraklı ahali ne Veli’nin mâruz kaldığı onca gaddarlığa rağmen kinle dolmayışındaki olgunluğun kaynağını merak eder ne de sözüne baktığı mühimşahısların gaddarlığı umursamazlığını dert edinir. Maliye bakanlığındaki makamından vergi dairesine “aç bırakın şu komünist köpeği” tebligatı gönderen şahsın terfisinin bu yüzden gecikmeyeceğini, hattâ aksinin beklenebileceğini, kadeh tokuştururken mi, namaza dururken mi, bilemiyoruz artık, şoförü dışarıda bekleyen mevkidaşından, ölçülü âmir tebessümü eşliğinde tebrik alabileceğini ise maalesef hepimiz tahayyül edebiliriz.
Yazarlar
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları






















































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024