Münir AKTOLGA
Türkiye’nin dış politikası yanlış mıydı, ya da nerede hatâ yapıldı da yolumuza bir Suriye çıktı?
Aslında bu başlığa bir cümle daha ilâve etmek lâzım; çok uzun olmasın diye onu da buraya yazıyorum: Eğer dikkat etmezsek, bizi Suriye çıkmazına götüren ideolojik sapma şimdi önümüze bir de Venezuela çıkarıyor.
Ben diyorum ki, “fabrika ayarları”na dönemediği sürece AK Parti’nin Türkiye’nin problemlerini çözmesi mümkün değil. Devleti fethe çıkanların devlet tarafından fethedildiği bir ortamda daha ileri hedeflere ulaşmak artık olanaksız.
Mısır’da darbeyi eleştirirken, Suriye’de muhalefeti desteklerken, İsrail’e “One Minute” çekerken Erdoğan haksız mıydı? “Dünya beşten büyüktür” derken haksız mıydı? İçerde izlenen “Barış ve Çözüm Süreci” politikası yanlış mıydı? Nerede hatâ yapıldı da yolumuza bir Suriye çıktı? (Ve sanki bu yetmezmiş gibi, şimdi bir de Venezuela’yla uğraşır hale geldik?)
Bence, tek tek ele alındığında bu olayların hepsinde de haklıydı AK Parti ve Erdoğan.
Mısır’da seçimle işbaşına gelmiş bir hükümete karşı darbe yapılmıştı ve Türkiye de buna karşı çıktı. Ne yani, karşı çıkmasa mıydı?
Suriye’de Arap Baharı‘ndan etkilenerek ayağa kalkan muhalefeti desteklemenin neresi yanlıştı? 900 kilometre sınırının olduğu bir ülkede, kendi halkının üzerine ateş açan bir diktatörü mü destekleyecekti Türkiye?
Eh, o zaman madem ki Türkiye’nin bütün bu olaylar karşısındaki duruşu doğruydu, hatâ nerede o zaman? Ne oldu da Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma noktasına geldik ve Münbiç’de demir attık? Kâh sıfır sorun, kâh değerli yalnızlık, derken, nasıl oldu da kendimizi eli kulağında bir savaşın içinde buluverdik?
AK Parti başlangıçta bir tür “tarihsel uzlaşma” koalisyonuydu.
Bugün, aradan on beş yıl geçtikten sonra, “fabrika ayarlarına” dönmek diye ifade etmeye çalıştığımız o başlangıç değerlerinin özü tam bu noktada -- bu tarihsel uzlaşma anlayışında – yatıyordu.
İç dinamikler açısından, halkın desteğini de arkasına alan AK Parti’nin temsil ettiği Anadolu burjuvazisi, eskinin devletçi büyük burjuvalarının da -- en azından sessiz kalarak – desteklediği, burjuva anlamda bir tarihsel uzlaşmayı, devrimci bir koalisyonu temsil ediyordu. AK Parti’nin başı çektiği -- küresel süreçlerle bütünleşmeye yönelik -- Yeni Türkiye yürüyüşü, eskinin içe kapalı devletçi, tekelci düzeninde bunalan Anadolu burjuvaları için bir tür hayatta kalma öpücüğü rolünü oynarken, Özal’la birlikte dışarıya açılarak küreselleşen devletçi büyük burjuvalara da yeni perspektifler açıyordu. İşte, o dönemde burjuvazinin birliğini sağlayan bu dinamikleri arkasına alan AK Parti iktidarı, içerdeki Osmanlı artığı devletçi-tekelci düzenden bunalan (başta işçi sınıfı olmak üzere) bütün çalışanlar için de umut kaynağı olup onları da peşine takınca, Yeni Türkiye yolunda büyük bir tarihsel uzlaşmayı hayata geçirme yoluna girildi.
Dış dinamik olarak, küresel demokratik devrim rüzgârını da arkasına alarak yola çıkan bu koalisyon, kısa zamanda Türkiye’ye neredeyse çağ atlattı!
Düşünebiliyor musunuz, Cumhuriyet’in kuruluşundan AK Parti’nin iktidara gelmesine kadar geçen sürede Türkiye’ye giren küresel sermaye miktarı 20 milyar dolar kadarken, bu rakam AK Parti iktidarıyla birlikte artık her yıl ülkeye giren küresel sermaye miktarının altında kalıyordu. Türkiye, AK Parti iktidarı altındaki o ilk on yılda neredeyse üçe katlandı.
Ama sonra bu koalisyon, bu tarihsel uzlaşma platformu bozuldu. Çünkü zamanla AK Parti’nin içinde, Anadolu burjuvazisinin bir kanadını temsilen devletçi-ittihatçı jakoben geleneğe özenen bir uç çıkmaya başladı. Bunlar “madem bu işin önderliğini biz yapıyoruz... ” diyerek bindikleri tarihsel uzlaşma dalını kesmeye başladılar.
O ilk dönemde Türkiye bütün Ortadoğu ülkeleri için örnek, model ülke haline gelmişti.
Ama bu, Türkiye’nin dayatması sonucu ortaya çıkan bir durum değildi. Batı dahil birçok ülkenin objektif kriterlere bakarak vardığı bir sonuçtu. Şüphesiz bunda, Türkiye’nin insanların vicdanı ve adalet duygusuna hitab etmesinin ve “yumuşak güç” denilen yeni tip bir gücü temsil etmesinin büyük payı vardı. Öyle ki bu dönemde Türkiye, ele geçirdiği bu “yumuşak güç” sayesinde hiç kimsenin iç işlerine karışmadan âdetâ 21. yüzyıl siyasetinin sesi haline gelmişti. Düşünsenize; o dönemde bir yandan AB ile verimli görüşmeler hız kazanırken, diğer yandan Obama bile seçilir seçilmez ilk dış gezisini Türkiye’ye yaparak, Meclis’te Türkiye’yi bütün Ortadoğu için “model ülke” ilân eden tarihi konuşmasını yapıyordu. İşte o “One Minute”lar, o “Dünya beşten büyüktür”ler, o Mısır’da darbeye darbe diyebilmeler, Libya’ya karşı oluşturulan koalisyona direnmeler, keza Suriye’de (15 milyar doları bulan ticari ilişkilere rağmen) Esed’e kendi halkına kurşun sıkma, reform yap diyebilmeler, hep bu dönemin ürünü oldu. Öyle ki, bu dönemde Erdoğan‘ın adı bile Ortadoğu’da âdetâ bir bayrak haline gelmişti. Mısır’da Tahrir meydanında toplanan kalabalığa canlı hitabını gözünüzün önüne getirin; ne müthiş bir şeydi bu!
Peki, Türkiye Ortadoğu için neden model ülke olmuştu?
Arap Baharına sahne olan bütün o ülkeler bir zamanlar Osmanlı'ya dahildi. Bu nedenle, tarihsel gelişme süreçleri arasında büyük benzerlikler vardı ve var. Batılılaşma ve kültür ihtilâli süreçleri hep aynı diyalektiğe tabi oldu. Hepsinde de, eski devletçi yapıya bağlı olarak yukardan aşağı gelişen bir devletçi kapitalizm oluştu. Ve tabii bu ülkelerin hepsinde, İslâmî bir şemsiye altında aşağıdan yukarı gelişmeye çalışan (burjuva anlamda) demokratik devrimci bir halk hareketi belirdi.
Aslında benzerlik ve ortak yanlar bu kadarla da kalmadı; buralarda, “yeni” ile “eski” arasındaki sınıf mücadelelerine ek olarak, bir de bununla içiçe geçen kültürel mücadeleler yükseldi. Bir yanda, statükoyu temsil eden devlet sınıfı ve ona eklemlenen devletçi burjuvaziyle birlikte, Oryantalizmin “Batılılaşma” potasında yeniden şekillenmiş antika devletçi bir kültür; diğer yanda ise, buna karşı reaksiyoner (dinsel, geleneksel) bir çerçeve içinde aşağıdan yukarı oluşan, ama paradoksal bir şekilde “yeniyi” de kendi içinde barındırarak gelişen burjuva-demokratik bir halk devriminin kültürel kodları... Mücadele bu iki cephe arasında başladı ve sürdü. Türkiye’de de, Tunus’da da, Mısır’da da, Suriye’de de olan budur aslında.
Sonra, Türkiye’de AK Parti devrimiyle, Arap ülkelerinde de Arap Baharı’yla birlikte, o eski statüko devrilince bir yol ayrımına gelindi ve iki yol çıktı ortaya.
Birinci yol için tipik örnek, Mısır’da Mursi'nin liderliğini yaptığı hareket oldu.
Burada, başlangıçta varolan ve statükonun devrilmesinde baş rolü oynayan o tarihsel uzlaşma zemini kısa bir süre içinde, daha ayaklarını yere basmadan ortadan kaldırıldı. Devrimin Jakobenlerini temsil eden İslâmcı kanat unsurları, her ne kadar bir seçimle zaferlerini taçlandırmış da olsalar, devrimi mümkün kılan o tarihsel uzlaşma sürecinin henüz kalıcı bir demokratik-parlamenter platforma oturmadığını, yaşanılanın özünde hâlâ bir geçiş süreci olduğunu dikkate almadan -- bütün demokrasi güçlerinin (farklı görüşlere sahip oldukları halde başlangıçta devlet sınıfına ve darbeciliğe karşı olan herkesin) oybirliğine dayalı bir demokratik, anayasal platform ortaya çıkmadan -- her şeyi tek başlarına belirlemeye çalışarak yola devam etmek istediler. Sonuç ortada!
İkinci yol ise, Tunus’da Gannuşi'nin önderligini yaptığı uzlaşmacı yol oldu.
Çok ilginçtir ki, Tunus devriminin içinde bulunduğu süreç nedense Türkiye’de pek ilgi görmedi, hattâ basında bile pek fazla ele alınmadı. Çünkü buradaki kilit kavram, artık bizde yavaş yavaş rafa kaldırılmaya çalışılan o uzlaşma -- tarihsel uzlaşma – kavramıydı. Kimle, neyle uzlaşmıştı acaba Gannuşi ve Tunus’un devrimci güçleri? Eski statükoyla uzlaşılmadığı açıktı. Sanıyorum, uzlaşının çerçevesini demokratik parlamenter sistem ve herkesin katıldığı bir süreçle hazırlanan -- böyle bir sistemi temel alan -- yeni bir anayasa oluşturdu.
Türkiye'deki süreç de özünde aynıydı aslında. Türkiye’de yaşanılan da zamana yayılarak gelişen bir burjuva-halk devrimi süreciydi. Ve 12 Eylül 2010 referandumuyla birlikte devrimin birinci aşaması, yani statükonun alaşağı edilmesi bizde de tamamlanmış oldu. Ama nedense Türkiye bir türlü ikinci aşamaya, yani kazanımları konsolide ederek yeniyi inşa aşamasına geçemedi. Civciv kabuktan çıkmaya başladı (ve herkese yol gösteriyordu), ama daha sonra bir türlü kendi yolundan gitmeyi beceremedi. Devrimin Jakoben ruhu öylesine kabarmıştı ki, biz neymişiz havasıyla kabuk kırıcılığa devam etmek daha çekici geldi.
AK Parti iktidara geldiği o başlangıç döneminde, kendisi bile farkında olmadan, eskinin içinden yeni bir toplumsal DNA ile (buna daha sonra “fabrika ayarları” dendi) çıkıp geliyordu. O dönemde uygulanan politikalar hep bu “yeni”yi temsile yönelikti. Ama sonra çocuk biraz büyüyüp ergenlik çağına girerken, işler değişmeye başladı. Eskinin içinde, karşıt kutupta gelişen reaksiyoner-geleneksel İslamcı kimlik ile, ergenlik dönemine özgü kendi nefsini olduğundan farklı görme ruh hali (devleti-iktidarı ele geçirmiş olmanın verdiği ben neymişim anlayışı) birleşince, süreç yolundan çıktı ve eskiden beri varolan devletçi sistemin içinde “yerli-milli” bir yere oturuldu.
Bunda tabii, tarihsel gelişim süreci içinde yaşanan, henüz daha kendi içinde hesaplaşarak anlaşılamamış travmatik olayların da rolü vardı. İçine girilen hareketli süreç (ele geçirilen devleti ve sistemi yönetebilme, önüne çıkan âcil sorunları çözebilme zorunluluğu), ergenlik döneminin kimlik oluşturma mekanizmasıyla içiçe geçince, yeni doğan ve kendini arayan toplumsal bebek, bir anda, işin içinden çıkamamanın verdiği psikolojiyle kendini eski sistemin içinde anne rolünü oynayan İslâmcı-reaksiyoner ideolojik duruşun koruyucu kanatları arasında buluverdi -- aynı anda, ele geçirdiğini-fethettiğini sandığı devlet tarafından fethedildiğini bile anlayamadan.
Nasıl anlasındı ki; ne de olsa, Tanrının yeryüzündeki gölgesi durumunda olan bir devleti onlar alaşağı etmişti. Böyle bir işi ancak göklerden gelen bir karar uyarınca kutsal bir güce sahip olanlar başarabilirdi. İşte, “organik liderlik” derken işin bir Mehdi yaratma noktasına gelişi böyle oldu. Müthiş bir şeydi bu! Tanrısal bir zırha bürünmek, kimlik arayışı içinde olan “yeni”ye ait güçler için de cazip hale gelince, bu ruh hali bir anda ideolojik bir virüs gibi zihinleri işgal etmeye başladı.
İşte o “fabrika ayarları”nın (yeni Türkiye’ye ilişkin toplumsal DNA’ların) yerini eskinin içinde oluşan reaksiyoner-İslâmcı kimliğin alışı böyle oldu. “Devrim” miydi söz konusu olan; çok basitti, aynen solcuların anladığı gibi, eskinin içindeki ezilenlerin -- Siyahtürklerin -- başkaldırarak iktidarı ele geçirmesinden başka bir şey değildi bu. AK Parti kısa süre içinde böyle bir “devrimci” kimliği benimseyiverdi. Aslında bunun, ana rahminden çıkan çocuğun tekrar eskinin o devletçi duvarlarının içine hapsolmasından başka bir anlamı yoktu.
İşte, dış politikadaki değişim de bütün bu süreçlere paralel olarak ortaya çıktı. Madem arkamızda göklerden gelen ilâhî bir karar vardı, yani Tanrısal bir iradeydi söz konusu olan, o halde bunun önünde kim durabilirdi? Amerika’ymış, Avrupa Birligi’ymiş, Batı’ymış -- bunlar neydi ki; hepsi kendini “üst akıl” sanan, püf desen yıkılacak kağıttan kaplanlardı bunlar. Ya Allah dedin mi, karşında duramazlardı.
Aşağıdan yukarı gelişen devrimci dinamik, yavaş yavaş yerini yeni tip bir sübjektif idealist devrim anlayışına bırakıyordu. Kısa zamanda bu ruh haline uygun bir ideoloji yaratma işi de başarılmış; “stratejik derinliğimiz” yeniden keşfedilerek, tarihten gelen “stratejik zihniyetimizi” günümüz koşullarında ideolojik bir silâh olarak kullanma anlayışı bir anda son derece cazip hale gelmeye başlamıştı. Artık o “yumuşak güç” ve insanların vicdanına hitab etme anlayışı yetmiyordu. Bütün bunların güçlü bir ulus-devletin elinde ideolojik bir silâh haline getirilmesi de lâzımdı.
İşte, yanlışlar zinciri böyle ortaya çıktı. “Dünya beşten büyüktür” diyen Türkiye, “en büyük benim” demeye başladı. Kendi objektif gücünü bir yana bırakıp o “Tanrısal güce” güvenerek herkese meydan okuma süreci böyle gelişti.
Mısır’da darbe mi olmuştu; bu yeni ruh haline göre, sözle darbeye karşı çıkmak yeterli değildi artık; “ülkelerin iç işlerine karışmamak” ilkesi hikâyeydi ve onun alaşağı edilmesi için harekete geçmek de gerekiyordu. Suriye’de Esed kendi halkına ateş açmış, muhalefet de buna karşı silâhlı mücadeleye mi soyunmuştu; öyle “sakın ha, siz de silâha sarılmayın” demenin bir anlamı kalmamıştı; hiç tereddüt etmeden onları desteklemek lâzımdı. Halbuki eskiden olsa böyle yapmazdı AK Parti. Kendi ülkesinde tek bir kişinin bile kanını dökmeden, tereyağından kıl çeker gibi başardığı işi örnek göstererek derdi ki, devrim öyle silâhla değil, ancak varolan sistemin içinde gelişen güçler tarafından başarılabilecek bir yenilenmedir.
Libya’da dışardan müdahaleye karşı çıkan AK Parti, şimdi artık Suriye’de İttihatçı geleneğe sahip çıkan Jakoben-devrimci bir ideolojik duruşa yöneliyordu. Hem sonra buralar, bütün o Ortadoğu ülkeleri, eskiden Osmanlının değil miydi? Birinci Dünya Savaşı o Batılı emperyalist güçler tarafından bizi parçalamak için çıkarılmamış mıydı? Şimdi görev, “üst aklın” oyununu bozmak, parçaları tekrar ana gövdeyle birleştirebilmek için ikinci bir kurtuluş savaşı vermek değil miydi? İşte bu hızla, “her şeyin müsebbibi o üst akıl”a karşı, bütün kötülüklerin nedeni sayılan Batıya karşı ideolojik bir saldırı kampanyası başlatıldı. Batı ittifakını takmıyordu artık Türkiye; almış başını gidiyordu. “Haklıydık” ve önümüzde bize yol gösteren “liderimiz,” arkamızda da nasıl olsa Allah vardı.
Özetle, Suriye’de bugün gelinen durum bir sonuçtur ve sadece herhangi bir üst aklın marifeti de değildir. Eğer “parantezi kapatarak Osmanlı’yı küllerinden yeniden yaratmak” veya “İslâmın koruyucusu” rolüne soyunmak gibi ulvi hedeflerin peşinde koşmasaydık; Suriye’de gelişen muhalefet Esed’in provokasyonları sonucu silâhlı direniş aşmasına geçerken onlara, “bakın, sizi destekliyoruz, ama sakın demokratik mücadele kulvarını terketmeyin” diyebilseydik, ne DAEŞ çıkabilirdi ortaya, ne de bugünkü gibi bir PKK-PYD tehlikesi olurdu. Böyle bir durumda ABD ve Rusya’nın rolü de sınırlı kalırdı. Baksanıza, bugün bölge neredeyse 20. yüzyıla damgasını vuran bu güçlerin yarış alanı haline geldi. PKK-PYD ise, bir zamanlar Rusların ve İngilizlerin peşine takılarak kitleleri felâkete sürükleyen Ermeni örgütleri gibi, gene bunların peşine takılarak oyuna dahil oluyor.
Allah hepimize; bu arada bütün bu gelişmelerden hiçbir ders çıkarmadan, bu noktaya nasıl geldik diye düşünmeden, kör bir milliyetçiliğin peşine takılıp bu sefer de sanki Suriye çıkmazından kurtulmak için manevra yapar gibi bir Venezuela çıkmazına saplanmak üzere olanlara akıl fikir versin! Unutmayalım, Suriye’de önceleri Amerika’ya ve Koalisyon güçlerine güvenerek işin içine dalmak nasıl hatâ idiyse, bugün tam tersine, sanki intikam alırcasına Venezuela’nın Esed’ine destek çıkmak da hatâdır.
Türkiye’nin bugün hem Suriye’de hem Venezuela’da savunması gereken tek bir politika var: Birleşmiş Milletler gözetiminde yeni bir seçime destek olmak.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları




















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023