Vahap COŞKUN
Stefan Zweig Üç Büyük Usta* adlı deneme eserinde, biri Fransız (Balzac), biri İngiliz (Dickens) ve biri de Rus (Dostoyevski) olan üç büyük romancıyı, kendi penceresinden bizlere sunar. O, bu üç ismi “19’uncu yüzyılın en büyük üç romancısı” olarak kabul eder.
Peki, “romancı” kimdir? “Romancı” derken Zweig’ın kastettiği nedir?
Her roman yazana “romancı” demez Zweig. Ona göre “romancı”, “en yüksek anlamıyla sadece ansiklopedik bir deha, evrensel bir sanatçı ve eserin genişliğiyle içindeki figürlerin zenginliği göz önünde bulundurulduğunda, bir evren yaratan, kendi kişileriyle, kendi yerçekimi kanunlarıyla kendine ait bir dünya kuran ve yanına da kendine ait yıldızlı bir gökyüzü koyan kişidir.” (s. 1-2)
Romancı, eserlerindeki karakterlerinin zenginliği ve çeşitliliğiyle bir dünya inşa eder ve bu dünya içimize derinden işler. Öyle ki, biz artık somut şahısları ve hadiseleri, onun inşa ettiği soyut dünyanın kavramlarıyla tarif ederiz. Mesela çevremizdeki kanlı canlı kişilerin yapıp ettiklerine bakar ve onların “bir Balzac figürü, bir Dickens kişisi, bir Dostoyevski karakteri” olduklarını söyleriz. Romancının ortaya koyduğu hayat anlayışı, içinde olduğumuz gerçek hayatı yorumlarken bizim için bir meşale işlevi görür.
Zweig, birbirlerini tamamlayan bu üç romancının her birinin kendine ait bir alanının olduğunu belirtir. Balzac toplumun, Dickens ailenin, Dostoyevski de bireyin romancısıdır. Elbette bu belirlemeden Balzac’ın salt toplumu, Dickens’ın salt aileyi ve Dostoyevski’nin de salt bireyi anlattığı gibi bir neticeye varılmamalıdır. Ne Balzac ne Dickens ne de Dostoyevski tek bir alana hapsedilebilir; zira her üçü de yapıtlarında hem topluma hem aileye ve hem de bireye eğilirler.
Lakin mesele ağırlıktadır; romancının eserlerinde bir meseleye hususi bir hassasiyet göstermesindedir. Zweig da bu bağlamda, Balzac’ın bilhassa topluma, Dickens’ın bilhassa aileye ve Dostoyevski’nin de bilhassa bireye ayna tuttuğunu vurgular. Gelin bu yazıda, Zweig’ın gözündeki Balzac’a bakalım.
“Boyunduruk altına aldığı dünyaya kendi nefesiyle ruh üflemek”
Balzac, 1799’da, Napolyon İmparatorluğu’nun başladığı bir tarihte, Touraine’de doğar. Çocukluk ve ilk gençlik günleri, Napolyon’un dünyayı kasıp kavuran, dünya tarihinde eşine az rastlanır maceralı bir dönemine denk düşer. Napolyon’un taşradan merkeze uzanan ve başarıyla sonuçlanan iktidar mücadelesi, onun gibi bir taşralı olan Balzac’ı da tesiri altına alır.
“Onun bütün gençlik arzuları yakıcı bir isimde, tek bir düşüncede, tek bir hayalde eriyecekti: Napolyon.” (s. 8-9)
Zweig’a göre Balzac’ın edebiyatını biçimlendiren en mühim unsur, onun Napolyon döneminin çocuğu olmasıdır. Çünkü 1789 Devrimi ve akabinde gelen Napolyon İmparatorluğu, Fransa’da maddi ve manevi bütün değerleri yerle bir eder. Balzac, değişimin geçmişte görülmemiş bir yoğunlukta yaşandığı bu çağda, bir genç olarak etrafında olup-bitenlere bir mana vermeye çalışırken karşısında hep aynı kişiyi, Napolyon’u görür. Napolyon’daki parçalara değil bütüne sahip olma tutkusu, onun benliğini de sarar. Genç Balzac, dünyayı bir nizama sokmaya azmetmiş bu etkileyici kişiliği kendine örnek alır ve yönünü ona bakarak tayin eder.
Fakat bir süre sonra Napolyon rüzgârı dindiğinde Balzac da durulur. Napolyon tecrübesi, dünyanın silahla fethedilemeyeceğini bir kez daha kafalara dank ettirir. Ama Balzac, fethe kararlıdır ve eğer bu fetih silahla olmayacaksa, sanatla olacaktır. Bir çatı katında kendini yazmaya verir, müstear adlarla ilk romanlarını kaleme alır. Başarısından tatmin olmayınca sanatı bir kenara iter, bir noterde kâtip olarak çalışmaya koyulur. Üç-dört yıl boyunca gözlem yaptıktan sonra fanatik bir hırsla tekrardan yazı masasının başına oturur. Hedefi, rehberi Napolyon gibi, büyüktür:
“Olayların kötü karışımından saf öğeyi, sayıların karmaşasından toplamı, gürültü patırtıdan harmoniyi, hayatın çeşitliliğinden özsel olanı elde etmek, bütün dünyayı kendi imbiğinden geçirmek, onu yeniden yaratmak, en raccourci (eksiksiz bir özet) halinde sunmak ve boyunduruk altına aldığı şeye kendi nefesiyle ruh üflemek, kendi elleriyle yönlendirmek: İşte onun hedefi buydu.” (s. 11)
Napolyon gibi Fransa’yı dünyanın kendisi, Paris’i de dünyanın merkezi olarak kodlar. Yaşamın sonsuz çeşitliliğini zihin süzgecinden geçirir ve bu çeşitliliği anlaşılabilir bir sistem haline getirmek için büyük bir gayret sarf eder. Onun kahramanları, sıkı bir damıtma işleminden geçerler ve nihayetinde bir çoğunluğun karakteristik özelliklerini taşıyan bir “tip”e dönüşürler.
Evvela Paris’i ele geçiren ve ardından askerlerini dünyanın dört bir yanına yollayan Napolyon’un ayak izlerini takip eder. O da önce Paris’e el koyar, sonra kahramanlarını taşraya gönderir ve en sonunda ordularını uzak diyarlara salar. Norveç’in fiyortlarında da, Mısır’ın kızgın çöllerinde de onun temsilcileri boy gösterirler.
“Napolyon’un modern tarihte eşsiz oluşu gibi modern edebiyatta eşsizdir. Ama dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına şunu yazması boşuna değildir: ‘Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım.” (s. 14)
“Benim burjuva romanlarım sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir”
Toplum bir savaş alanıdır Balzac’ın satırlarında ve bu savaş, Napolyon’un muharebe alanlarındaki savaşından daha az acı, daha az kıyıcı değildir. Balzac’ın genç insanları, her şeyden önce acımasızlık kanununu öğrenirler. Sayılarının fazla olduğunu ve bir kavanoza kapatılmış örümcekler gibi birbirlerini yiyip bitirmek zorunda olduklarını bilirler. En alttan gelirler ve gözlerinin önünden akıp giden, arabalara, kadınlara, uşaklara sahip olma isteği onları yakıp kavurur. Gücü ve zenginliği kazanmak ve korumak için, kendileri gibi onlarda gözü olan düşmanlarını bertaraf etmekten başka bir çarenin olmadığı fikriyle hareket ederler. Gözlerini bürüyen kan, onları eskisinden bütünüyle farklı bir kişiliğe dönüştürür.
“Zarafetin, zenginliğin ve gücün bu yeni ve büyüleyici ortamında çevrelerine bakındıklarında, beraberlerinde getirdikleri birkaç şeyin bu sarayları, bu kadınları, bu güçleri elde etmek için son derece yetersiz olduğunu hissederler. Yeteneklerini kullanabilmek için önce onları eritip başka şekillere sokmak, gençliklerini dayanıklılığa, zekâlarını kurnazlığa, güvenirliklerini sahtekârlığa, güzelliklerini kötülüğe, pervasızlıklarını sinsiliğe dönüştürmek zorundadırlar. Çünkü Balzac’ın kahramanları hırs küpüdürler, her şeyin tamamını isterler.” (s. 15)
Savaş, toplumun her katmanında en yakıcı şekliyle sürer. Üstlerde politikacıların, avukatların, zenginlerin şık elbiselerle yürüttükleri savaş, altlarda yırtık pırtık giysiler içinde hırsızlar, fahişeler, yoksullar arasında da hükmünü icra eder. Sosyal statüleri birbirinden farklı olsa da insanları harekete geçiren dürtü aynıdır. Artık krallara, soylulara, rahiplere ayrılmış özel bir yer yoktur; herkesin her şeye hakkı vardır ve herkes herkese karşı -büyük acılara sebebiyet veren- bir savaşın içindedir. O nedenle Balzac “Benim burjuva romanlarım sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir” der.
Tutkulu insanları, vahşi ve acımasız bir yükselme hırsı ile dolup taşan insanları resmeder Balzac. Onun kahramanları, bir hedef tayin eder ve o hedefe müthiş bir konsantrasyon ile sarılırlar. Gözlerini başka bir yere çevirmezler, yollarından asla sapmazlar. Durgun insanlar, Balzac’ın ilgi sahasının dışındadır; o, kendini baştan aşağı tek bir şeye -aşka, paraya, sanata, cimriliğe, fedakârlığa, politikaya, cesarete vb.- vakfeden insanlarla alakadardır.
Gücün anahtarı, insanın bütün hücreleriyle kendini tek bir duyguya adaması, dünyayı tek bir sembolle kavramasıdır. Ancak bu tek yönlülük, hayatın akışı içinde büyük bir duygu çeşitliliğini de ihtiva eder. Keskin aklıyla şeytana külahı ters giydiren biri, âşık olduğu bir fahişenin elinde bir budala gibi öğütülür. Napolyon’un ordusunu oradan oraya sürüklemesi gibi, o da kahramanlarını duygudan duyguya sürükler.
“Para, hızlı soluyan ciğerlerin oksijenidir”
Balzac için iki tür tutkulu insan vardır: Biri, erotizm düşkünü olan erkekler ve aşk için doğup aşk için ölen kadınlardır. Diğeri ise, paraya tapanlardır. Aristokrasinin ayrıcalıklarına son verildiği bir vasatta, toplumsal sınıflar arasındaki farklılıklar az çok silinir ve para, toplumsal yaşamın itici gücü olur. Artık her insan maddi gücüyle, her tutku maddi fedakârlığıyla, her şey maddi değeriyle ölçülür.
Balzac, bu toplumsal dönüşümü en ince ayrıntılarıyla eserlerine nakşeder. Para, onun romanlarında döner durur. Yalnızca açgözlülerin ve muhterislerin süfli para sevdasını anlatmaz; paranın en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını gösterir. Zweig, paranın bu gerçekçi tasvirini, Balzac’ın cesaretinin nişanesi sayar.
“Para, evrensel harisliğin maddi tortusu olduğundan, bütün duyguların içine sızdığından, toplumsal yaşamın patoloğu olan Balzac, hasta bedenin krizlerini teşhis edebilmek için kanı mikroskopla incelemek, onun içindeki para miktarını az çok belirlemek zorundadır. Çünkü bütün yaşamlar onunla doludur, o hızlı soluyan ciğerlerin oksijenidir, kimse ondan vazgeçemez; haris hırsı, âşık mutluluğu için paradan vazgeçemez, hele sanatçı hiç yapamaz, bunu en iyisi kendisi bilmektedir. Çünkü omuzlarında yüz bin franklık borç yükü vardır, sık sık geçici olarak çalışma sarhoşluğu içinde omuzlarından savurup atabildiği bu korkunç ağırlık sonuçta yine omuzlarına çökmektedir.” (s. 41-42)
Tutku, Balzac’ı en iyi tanımlayan sözcüktü. Zira o da, bize armağan ettiği kahramanları gibi saplantılı biridir. Kendisinin var ettiği, hükümdarı olduğu ve onunla birlikte yok olup gidecek bir dünyayı oluşturmak için kâğıtlarının içine gömülür. Akşam saat sekizde bitkin bir halde yatağa uzanır, dört saat uyur, gece yarısı uyanır ve kendini kaybedercesine bazen 12, bazen 18 saat çalışır.
Aslında zevk peşinde koşmaya, har vurup harman savurmaya herkesten daha meyyal bir yapıdadır. Ancak o, bu hummalı çalışmasını kendisi için hazların en büyüğü kılar. Can verdiği kahramanlarına hayranlık duyar, mimarı olduğu dünya gözlerini kamaştırır. Hayallerine sağlam bir inanç besler, kendi eserlerinde kaybolur.
“Böylesine dizginsiz arzuları olan Balzac, kitaplarındaki saplantılı kahramanlar gibi, sadece onların yerine başka bir şey koyarak tutkularından vazgeçebilmiştir. Yaşam duygusunu kırbaçlayan her şeyden, aşk, hırs, oyun, zenginlik, seyahat, ün ve zaferden, yaratısında yedi kat daha fazla bir telafi bulduğu için el çekebilmiştir.” (s. 26)
“O, sanatçı diye adlandırılamayacak kadar dâhidir”
Zweig, en çok, Balzac’ın topluma karışmadan toplumun röntgenini çekebilmesine hayret eder. Balzac, bir roman yazmadan önce her bir kahramanı için ayrı bir defter açan Zola ya da ince bir kitap için bile kütüphaneleri mesken edinen Flaubert gibi değildir. O, 26 yaşından itibaren toplumu gözlemlemeyi bırakır. Sosyal hayata nadiren karışır, mecburiyet halleri haricinde çalışma koltuğundan kalkmaz. Fakat bakışlarını toplumun üzerinden çekmesine rağmen, toplumsal hayatı bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serer.
Her şeyi bilir Balzac; meslekleri, süreçleri, sınıfları, mizaçları bilir. Arsadan borsaya, kimyadan teolojiye, sanattan politikaya, taşradan merkeze, gazetecilikten mimariye her tartışmadan haberdardır. Bir sayfada bir zengin sofrasına oturttuğu okuyucusunu, birkaç sayfa sonra yoksul sokaklarda dolaştırır. Şehri ve insanları tanır, onları kafasının içinde biçimlendirir. Bir olayı, o olayın içinde yıllarca yaşayanlardan daha canlı aktarır. Hatta hiç tanımadığı şeyleri bile bilir. Norveç’e gitmişliği yoktur, ama Norveç’in fiyortlarında bizi gezdirmesini bilir.
“Bu muazzam ve benzersiz sezgisel bilgi Balzac’ın dehasıdır. Bunun dışında sanatçıya atfedilen şeyler, güçleri paylaştıran, düzenleyen, şekillendiren, bir arada tutan ve çözen kişi özelikleri Balzac’ta pek hissedilmez. Hatta şunu söylemek bile mümkündür: O, sanatçı diye adlandırılamayacak kadar dâhidir. ‘Une tolle force n’a pas besion d’art.’ Böylesine bir gücün sanata ihtiyacı yoktur. Bu söz onun için de geçerlidir.” (s. 37-38)
“İnsani dokümanların en büyük deposu”
Zweig, Balzac’ın 40 kadar eserini tamamlayamadığını belirtir ve bunu da insanlık için bir şans olarak nitelendirir. Ona göre, eğer Balzac bütün romanlarını bitirebilseydi, artık erişilemez bir noktaya varmış olurdu. Erişilemezlik ise onu, kendisinden sonra gelenler için korkunç bir engele dönüştürürdü. Oysa bu eksik gedik haliyle Balzac, erişilemez olana varmak isteyen her yaratıcı iradeye ilham verir, onlara bir misal teşkil eder.
“Sosyal hava akımlarının meteoroloğu, istencin matematikçisi, tutkuların kimyageri, ulusal ilksel biçimlerin jeologu, bütün enstrümanları kullanarak zamanın bünyesine giren ve onu dinleyen çok yönlü bir bilgin, aynı zamanda bütün olguların bir koleksiyoncusu, manzaralarının ressamı, fikirlerinin bir askeri olmaktır Balzac’ın ihtirası ve bu yüzden en büyük şeyleri olduğu gibi en küçük şeyleri de resmetmek konusunda yorulmak bilmez birisiydi. Böylece onun eseri, Taine’nin ünlü sözünde belirttiği gibi, Shakespeare’den bu yana insani dokümanların en büyük deposu olmuştur.” (s. 39)
Zweig’ın bu muhteşem Balzac portresi, henüz yolu Balzac ile kesişmemiş olanlarda hemen Balzac ile tanışma heyecanı, Balzac ile hemhal olanlarda ise dönüp Balzac’ı yeni bir okumaya tâbi tutma isteği uyandırıyor. Bu da Zweig’ın büyüklüğü!
* Stefan Zweig, Üç Büyük Usta, Çeviri: Nafer Ermiş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017.
https://www.perspektif.online/balzac-toplumsal-yasamin-patologu/
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları





























































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
19.12.2025
28.10.2025
8.09.2025
3.09.2025
27.08.2025
23.08.2025
19.08.2025
14.08.2025
5.08.2025
29.07.2025