Gürbüz ÖZALTINLI
Başlık kimseyi yanıltmasın. Haddimi aşan tarih tezleri, söylenmemiş katkılar ortaya koymak gibi iddialar taşımıyorum. Sadece, bu günün asabiyesi içinde her konuyu politize edip araçsallaştırırken biraz nefes alıp ortak hafızamıza geri dönelim diyorum. Belki daha sağduyulu konuşmamıza yardımcı olur… Ayrıca, yürek soğutmak isteyen kızgın arkadaşlar bu yazıdan sıkılacaklar, başlarken uyarayım.
Kürsel içiçeliği tartışmak ‘komploculuk’ mudur?
Kanımca, günümüzün ulusal sınır tanımayan küresel ilişkileri içinde, bırakın bölgesinin çok önemli bir aktörü olan Türkiye’yi, dünyanın hiçbir köşesindeki olayı “dış dinamikleri” dikkate almadan anlayamayız. Dış dinamik kavramını tırnak içine almamın nedeni, yaşanan küresel bütünleşmede artık neyin “iç” neyin “dış” olarak tanımlanabileceğinin bile belirsizleştiğine vurgu yapmaktır.
“Dış güçler” der demez “komplo teorisi” çığlıkları atıldığının farkındayım ve bu tuhaf itirazı Şükrü Hanioğlu’nda rastladığım deyimle “tutku savaşlarına” bağlıyorum. Akıl değil duygu konjonktüründeyiz. “Küresel bağlam”a yapılan göndermeler, bir anlama çabasından çok propaganda malzemesi olarak algılanıyor. Sonuçta da her olayı ulusal sınırlarımız içinde, “yerli” dinamiklerin çıplak gözle görülür sebepleri üzerinden tartışmamız isteniyor. Neden sonuç ilişkilerini sorgularken ilk görünenin ardına doğru bakmak neredeyse “entelektüel bir suç” ilan edildi. Hiç ummadığınız isimler bile, ulusal sınırların ötesini de analize dahil eden her sözü -hiç de öyle söylenmediği halde-her şeyi yabancı güçlerin komplosuyla açıklama gayreti olarak etiketleme eğilimindeler. Evet, Erdoğan’ın “lobiciler”, “istiklal savaşı”, “vatana ihanet” çıkışlarını propaganda olarak değerlendirebilirsiniz. Fakat bunun yarattığı asabiyetle, her süreci“içeride” olup biten olgular gibi değerlendirmeyi teklif ederseniz, bu da “bilerek körleşme”yi savunmaktan başka bir anlam taşımaz. Burada önemli olan, “dış”a atfettiğimiz her olayı sırf “dış” olduğu için “kötü” ilan etmek tuzağına düşmemektir. Dinamikler meşruiyetini ait oldukları adreslerden değil, ulaşmak istedikleri hedeflerinden, işlevlerinden alırlar. “İç” kendiliğinden meşru sayılamayacağı gibi “dış” da sırf“yabancı” olduğu için gayrı meşru değildir.
Sovyet sisteminin çöküşü ve vesayette zemin kaybı
ABD’nin, 2000’li yılların hemen başında Türkiye’yi “stratejik ortak” ilan etmesinin nedenlerini doğru anlarsak, hem muhafazakâr yükselişi, hem de şimdi tanık olduğumuz çatışmaları daha yerli yerine oturtabiliriz kanısındayım.
Sovyet blokunun çökmesiyle birlikte Türkiye’nin Batı dünyası içindeki tanımlı işlevi yerini belirsizliğe bırakmıştı. Bu aynı zamanda NATO müttefiki generallerin vesayetini garanti eden sistem desteğinin zayıflaması demekti. Batı’nın önceliklerinin değişmesinin, Türkiye’deki iç dengelere, politik rejime yansımaları neler olabilirdi? 28 Şubat’ı“doğrudan darbe mi, yoksa sistemi lağvetmeden müdahale mi” tartışmasıyla kan ter içinde kotaran komutanların en çok bu soruyla ilgilendiklerini tahmin etmek zor değil. İzlenen yoldan, ordunun karar vericileri arasında artık doğrudan bir darbenin Batı dünyası içinde destek bulmasının mümkün olmadığı görüşünün ağır bastığını anlıyoruz.“Post modern darbe” aslında sonun başlangıcını haber veren bir çaresizliği anlatıyordu bize.
Nitekim 1997 yılında yapılan bu müdahaleyi takip eden yıllar, azınlık ya da koalisyon hükümetleriyle geçen, askerler dahil tam bir dağılma, yozlaşma ve iktidarsızlık yıllarıdır.
2001 Şubatında Cumhurbaşkanı’nın Ecevit’e fırlattığı anayasanın gürültüsü bütün dünyadan duyuldu. Sistem çökmüştü.
Bir elleri Erbakan’ın boğazında, ne yapacağını bilmeyen paşalar Hüsamettin Özkan’ın kapısını çalacak kadar çaresizdi. Ve Batı, dünya finans sistemi aracılığıyla ülkenin gidişine çoktan el koymuştu. Derviş yasaları yürürlüğe girmiş, IMF’nin sert koşulları kabul edilmiş, ilk AB reformları başlamış, mafios ekonominin sonuna gelinmişti.
İyi de, siyaseti kim yönetecekti?
Yanlış öngörü: Ortadoğu’nun Batıcı laik bekçileri
Aynı yılın ağustos ayında AKP kurulmuştu. 28 Şubat bütün failleriyle can çekişiyordu.
O yıl ikinci bir şey daha oldu. Eylül ayında El kaide “beyaz adamın” kulelerine girdi. Doğru mudur bilmem? Genelkurmay’da generaller arasında bu olayın “çak” etkisi yarattığı söylenir. İslami radikalizmin Batı merkezlerinde yarattığı şok, bölgede Türkiye’nin ve onun laik ordusunun yeni politik rolünü haber veriyordu! Vesayete aranan kan Ortadoğu’da cereyan edeceği iyice anlaşılan “medeniyetler çatışması” üzerinden bulunmuştu! Laik bekçilerin önemi tartışılmazdı!
Jeo-politik fetişisti kurmay aklı bunu o kadar abarttı ve aslında yanlış yerden okudu ki, kendi sonunu getiren 3 Mart tezkeresi oylamasını zafer zannetti. AKP’nin ABD nezdindeki meşruiyetini çökerttiklerini düşündüler. Kendi istedikleri koşullarda kapılarının çalınacağını umdular. Kötü yanıldılar.
ABD, Ortadoğu haritasını değiştirmeye karar vermiş ve yüzbinlerce askerini Saddam’ın üzerine göndermenin eşiğinde Türk ordusundan ummadığı bir çalım yemişti.
Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın Paul Wolfowitz’le yaptıkları o ünlü röportajı hatırlıyoruz. Televizyondan televizyona koşup ekranlarda haritalar çizerek neden Türkiye’nin sınırlarını kullanmadıkça Amerika’nın savaşı kaybedeceğini; neden vazgeçilmez olduklarını coşkuyla anlatan “uzman” subayların bu röportajdan sonraki suratlarını bilmiyoruz tabii. Fakat artık şundan eminiz: Türkiye’de, Ortadoğu toplumlarına seslenme kapasitesi sıfır, katı laik bir vesayet gücüne değil; bölge dokusuna uygun, toplumsal desteği güçlü, Batı’yla barışık ılımlı İslam’ın desteklenmesi kararı daha neo-con’ların Beyaz Saray’ı tuttuğu Bush’lu yıllarda verildi.
Kuşkusuz bu, bir siyasal partinin desteklenmesini aşan, zengin enstrümanların işletildiği, çok boyutlu bir değişimi ima ediyordu. Çünkü söz konusu olan rejim içi hükümet değişikliği değil, Cumhuriyet tarihinin belirlediği köklü güç dengelerinin ve rejimin kurumsal yapısının dönüşümüydü.
ABD gibi, güçlü istihbarat ve darbecilik tecrübeleri olan bir devin Türkiye’de tanık olduğumuz değişime kaç koldan el attığını, nasıl enstrümanlar kullandığını, hangi bölgesel ittifak olanaklarından yararlandığını tam bilebilmemiz kolay değil.
Fakat, askerî vesayet güçlerinin “milli ordunun tasfiyesi” olarak niteledikleri süreçlerin, aslında ABD-İsrail ekseniyle iş tutan (hiç de “milli” falan olmayan) eski yapıların etkisizleştirilip yerine yeni yapıların inşa edilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Burada da yine altını çizeyim: Türkiye’deki toplumsal mücadeleleri dış merkezlerin kurduğu tıkır tıkır işleyen şaşmaz bir plan üzerinden açıklamaya kalkan komplo teorilerinden söz etmiyorum. Küresel oyunda yer alan aktörlerin kendi iradeleri var. Az ya da çok özerklikleri, kendi özgün çıkarları var. Koşullara göre çatışabilir ya da işbirliklerine girebilirler. Tanık olduğumuz süreçlerde de bunların hepsi olmuştur herhalde. Nitekim, o günlerde hala darbe peşinde koşan maceracı subaylar, siyasi suikastlar, AKP’ye açılan kapatma davasının direkten dönüşü, planlarla bağımsız dinamiklerin bir arada yürüdüğü karmaşaya işaret eder. Örneğin referandumda yaşanacak bir başarısızlık tarihin yönünü değiştirebilirdi. Evet, hayat “büyük güçlerin” planlarından ibaret değildir.
Fakat, ABD’den yönetilen ve dünyanın dört bir köşesinde kurumsallaşmış İslami bir cemaatin, medyasıyla, iş dünyasıyla ve en çok da devlet içinde kullandığı çok etkin mekanizmalarla eski rejimin tasfiyesinde oynadığı rolü de “komploculuk”küçümsemeleriyle görmezden gelmek eğer kasıtlı bir perdeleme değilse ancak şaşılacak bir naiflikle açıklanabilir.
Bu kaydı düşüp yeniden tarihe dönelim…
Muhafazakâr sınıfların siyasal yükselişi ve Batı
Türkiye’de eski siyasi merkezin çökmesi ve yükselen muhafazakâr sosyolojinin iktidar talepleriyle, ABD’nin Ortadoğu’da görmek istediği yeni müttefik profili tarihsel bir rastlantı olarak buluştu.
Fakat ben ilk günden beri başta ABD olmak üzere Batı’nın AKP’ye güvendiği, onu çantada keklik saydığı düşüncesinde değilim. Ortada Batı sistemine bakışı bilinen Erbakan’ın inşa ettiği bir “Milli Görüş” geleneği vardı ve tüm kadrolarıyla o dünyadan gelen bir parti söz konusuydu. Batı’nın AKP’yi tanımaya ve denemeye; AKP’nin de Batı’ya güven vererek içeride meşruiyet sağlamaya ihtiyacı vardı.
Siyasetin en tanıdık kuralıyla karşı karşıyaydık: Mecburiyetlerin buluşması…
Bu dönem, hükümetin Batı’yla ilişkilerini güçlendirmeye odaklanan politikalarına tanık olduk. Erdoğan hükümeti, kendisine dışarıda alan açtıkça içerideki meşruiyeti güçleniyor, içeride reformlara yöneldikçe dışarıda alanı daha da genişliyordu. Biz demokratların gözünü kamaştıran bu süreçte, Kemalist ideolojinin etki alanında duran sosyoloji ve eski rejimin bürokratik-politik aktörleri hiçbir gelişmeyi doğru anlayamayan tepki politikalarıyla Batı’nın görüş menzilinden iyice çıktılar; kavrulup içlerine kapandılar. Muhafazakâr siyasetin önündeki alan müthiş genişledi ve toplumsal desteği durmaksızın arttı.
Erdoğan’a savrulan “BOP ’un eş başkanı”, “emperyalizmin taşeronu” klişelerinin Kemalist çevrelerde- ve tabi sosyalist solda- tavan yaptığı günlerdi. Bu gün de hâlâ analiz adına şaşırarak işittiğimiz bu içi bomboş öfke dili; aslında bu çevrelerin, Türkiye’de yükselen taşra sermayesi ve muhafazakâr siyasetin özerk dinamiklerini hiç anlamadığını gösterir. Aslında ondan da öteye, kaybedenlerin siyasetle ilişkilerinin tükendiğini; klişe kalıplar üzerinden yükselttikleri öfkeyi politika zannettiklerini anlatır bize.
Siyasal değişim ve devlet
Bu siyasal yükseliş sadece modern partilerin siyasi çalışmalarıyla yürümüyordu. Evet, kürsüler kuruluyor, toplumla konuşuluyor, tabular yıkılıyor, ezberler yavaş yavaş masaya yatırılıyordu. Seçimler büyük önem kazanmıştı. Fakat bu işin bir yanıydı. Öteki tarafta, heyula gibi cüssesiyle toplum ve siyasetin üstünde duran ve bütün unsurlarıyla eski güçler tarafından şekillendirilmiş bir “devlet gerçeği” vardı. Eski rejim güçleri, ellerinde bulundurdukları devletin hem resmi kurumları hem de karanlık dehlizleri ve kirli yöntemleriyle doğal bir inatla direniyorlardı. Kısacası seçim kazanmak yetmiyordu. Devleti dönüştürmek gibi son derece “operasyonel” bir çatışma alanı vardı. Sistemi parçalamadan, otoriteyi dağıtmadan büyük bir güç kaymasını yönetmenin zannedilenden çok daha çetin zorluklarına tanık oluyorduk.
Meşruiyet algısının, cari devlet ve hukuk düzeniyle bütün ilişkisinin koptuğu; “eski olanı tamamen ve zorla dağıtma” hedefinin bizzat kendisinin meşruiyet ürettiği tarihsel anlar farklıdır. Onlar, tarihte kralların kafasının alındığı, eskiye dair ne varsa şiddetin nesnesine dönüştüğü, iç savaşlarla kan döküldüğü “devrim” dediğimiz konjonktürlerdir. Bizde öyle olmadı ve kuşkusuz iyi ki de olmadı. Devlet ve hukuk meşru bir otorite olarak varlığını korudu.
O tarihlerde değişimi taşıyan aktörlere baktığımızda gördüğümüz şey, içinde farklı renkler taşısa da “aynı yolun yolcusu” olan bir bloktu. O müthiş kutuplaşma içinde, muhafazakâr dünyanın aktörleri arasındaki derin yapısal farklar kimsenin görüş menzilinde olmadı, olamazdı…
Evet… Eğer buraya kadar sabır gösterip okuduysanız bana da bu sabra saygı gösterip artık kesmek düşer.
Asıl macera bundan sonra başlıyor.
Bir sonraki yazıda, değişim dönemine daha yakından bakmaya çalışalım…
Yazarlar
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları






















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
28.04.2024
14.04.2024
8.04.2024
5.04.2024
25.11.2023
16.11.2023
12.11.2023
9.05.2023
7.05.2023
2.05.2023