Gürbüz ÖZALTINLI
Önceki yazımda, Erol Katırcıoğlu’nun Kürt sorununda yaşanan şiddetten tek taraflı devleti sorumlu tutmasının gerekçelerini tartışmaya çalışmıştım. Hatırlanacağı gibi, Katırcıoğlu, Kürt direnişinin silahlı olmasına devlet siyasetlerinin yol açtığını söylüyor; PKK’ya sorumluluk yüklenemeyeceğini ileri sürüyordu.
Ben de buna karşı çıkarken, direnişin meşruiyetinin tartışılamayacağını fakat savaşın temel yöntem olarak kullanılmasının bir zorunluluk değil ideolojik seçim olduğunu öne sürüyor; Katırcıoğlu’nun şiddeti sona erdirmekte PKK’yı tamamen sorumluluk dışı tutmasının, soruna benzer bir ideolojik zeminden yaklaşmasından kaynaklandığını savunuyordum. 1978 yılında deklare edilen Kuruluş Manifestosuna da atıfla PKK’nın yolunu ve kimliğini belirleyen ideolojinin apaçık Marksizm-Leninizm olduğunu; bu ideolojinin toplumsal mücadelelerde şiddete geniş bir meşruiyet alanı tanıdığını, yaşanılan ağır acılar ve büyük yıkımın arkasında yatan bu fikri zemini görmezlikten gelerek PKK’nın sorumluluğunu inkâr etmenin yanlışlığına işaret ediyordum.
Yine hatırlanacağı üzere Katırcıoğlu, bugün de aynı durumun sürdüğünü, AKP’nin, devletleşerek söylem ve yaklaşımlarıyla şiddetin devamına yol açan aktör olduğunu, sorunu onun çözmesi gerektiğini; PKK’ya “silah bırak” çağrısının yanlış olduğunu savunuyordu.
Katırcıoğlu’nun “zorunluluk” tezini bugünün koşullarına da taşıyan sözlerini tartışmaya yer kalmamıştı.
Bir itirafla başlayayım: Evet itiraf ederim ki bu sözlere şaşırdım. HDP’yi destekleyen sol çevrelerden bile, savaşın “Saray’a yaradığı”; PKK’nın çatışmayı kesmesi gerektiği; silah zoruyla ilan edilen özyönetim girişimlerinin HDP’nin açtığı siyasal alana zarar verdiği yönünde sesler gelirken; Katırcıoğlu gibi bir ismin neredeyse bu uyarıları cevaplarcasına “söylenecek söz PKK’ya değil devlete söylenmelidir” diyebilmesi gerçekten düşündürücü geldi bana…
1978 yılında silahlı mücadeleyi deklare eden PKK’nın, ilk çarpıcı çıkışını yaptığı 1984’ten bugüne, şiddetin bir yöntem olarak kullanılmasını gerektiren koşullarda bir değişiklik olmadığını ileri sürmek nasıl bir bakış açısını ifade eder? Anlamamız, tartışmamız gereken soru bu.
Her şeyden önce, İlk yazımda da ileri sürdüğüm düşüncenin bir kez daha altını çizmek isterim. Bu görüş, “şiddet” sorunuyla hiçbir ciddi hesaplaşma yapmamış bir ideolojik dünyanın varlığına işaret eder. Sadece bu değil ama… Yıkıcı bir devrime karşı, evrime; ucunda insan hayatı olan vahşi güç kullanımına karşı, kitlelerin iknasına dayalı demokratik siyasi mücadeleye; insanlığa acıdan başka hiçbir şey kazandırmayan “ya hep ya hiç”çi, meydan okumacı, toptancı maksimalizme karşı, gerçekçi, uzlaşıcı, inşa edici bir siyasete… Evet, bunların hepsine dair derin bir inançsızlığı gösterir aynı zamanda…Ve bütün bu inançsızlıkların izini sürerseniz, önceki yazımda da işaret ettiğim ideolojiye; Marksizm-Leninizm’e rastlarsınız.
Böyle bir yazıda oturup, 1978’den bugüne doğru Kürt haklarının gelişimine, Kürt siyasi alanının kazandığı meşruiyete veya en yakın olarak 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin açtığı muazzam siyasi alana dair kanıtlar sıralayacak değilim. Değişen koşullara dair reform listeleri yazmak, Kürt kimliğinin kabul görme grafiğinden, devletin değişen politikalarından bahsetmek okuyucuya hakaret olur. 1978- 2015 arasında nereden nereye gelindiğini, bu zamanı kesintisiz uyuyarak geçirmediyseniz ve bugün de uyumuyorsanız bilirsiniz. Uyuma taklidi yapanı ise uyandırmak mümkün değildir zaten.
Denilebilir ki – sıkça da söyleniyor zaten- silahlı mücadele olmasaydı bu haklar kazanılmaz koşullar değişmezdi. Ben buna katılmadığımı daha önce yazdım. Değişen dünyada bu haklar için bu ağır acıları yaşamak zorunlu değildi. JİTEM’lerle, faili meçhullerle, topluca öldürülen askerlerle, korucu köylerinde yaşanan çoluk çocuk katliamlarıyla içinden geçtiğimiz eşsiz yıkım, bu hakların makul bir bedeli olamaz. Barışçı yollarla gidilseydi koruculuk gibi patolojik kurumlarla, “bebek katili” gibi yakıştırmalarla tanışmazdık. Türkler şovenist ideolojiye bu kadar açılmaz, bu kadar katılaşmazlardı. Evet, bu devlet barışçı gösterilerde de can alabilirdi. Fakat herhalde kırk bin insan olmazdı bu… Ama şimdi konu bu da değil. Velev ki koşulları şiddet değiştirdi; bu haklar silahla alındı. Peki, bu hakların alınmış olması, şiddetin devamına mı yoksa Öcalan’ın ilan ettiği gibi “artık silahlı mücadele devrinin kapandığı”na mı götürmeli bizi?
Benim gibi PKK’nın şiddet seçimini baştan beri yanlış bulanlara seslenmiyorum. Katırcıoğlu gibi, yolun başında, bunu, devletin yol açtığı bir zorunluluk olarak görenlere sesleniyorum. Eğer bugün de şiddeti gerekli kılan koşulların var olduğunu söylüyorsanız; sorumluluğu tek başına devlete yıkıp PKK’yı meşrulaştırıyorsanız, bunun temel nedeni ideolojik dünyanıza dair köklü ve cesur bir sorgulamayı yapmamış olmanızdır.
Üstelik bugün başka bir tuhaflık da mevcut. PKK’nın bugün şiddet kullanmasının nedeni, Türkiye sınırları içinde toplumsal entegrasyona yönelik olarak demokratik hakların genişletilmesi arzusu değil. PKK da dâhil sözünün inandırıcılığını önemseyen hiçbir çevre, bugün Türkiye’de entegrasyonu hedef almış herhangi bir hak kavgasında silahın zorunlu olduğunu; barışçı mücadelelerle hak kazanmanın mümkün olmadığını ileri süremez. Silahların patlamasının bugünkü nedeni, Ortadoğu’nun değişen konjonktürü ve devletleşme fırsatının doğmakta olduğuna dair inançtır. Artık, Türkiye içinde entegrasyona yönelik eşit haklar perspektifinin değil; Türkiye Kürdistan’ını da kapsayan bir coğrafyada silaha dayalı egemenlik motivasyonunun şekil verdiği bir mücadelenin stratejik adımlarına tanık oluyoruz.
Kürt coğrafyasında seçmenlerin ezici desteğini -hem de barış vadederek- kazanmışken, Meclise 80 milletvekili ile girmiş bir partinin varlığında; neden yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için reform talebiyle büyük kalabalıkları barışçı gösterilere çağırmak yerine, silahla, kan dökerek özyönetimler ilan ediliyor? Devrimci halk savaşı ilan etmek ne anlama geliyor? Hem de bir yandan, seçimlere giderken savaşın HDP’ye zarar verdiği ve iktidara yaradığı söylenirken.
Artık PKK şiddetini kuruluşundaki gibi Marksizm Leninizm gibi bir ideoloji üzerinden de açıklayamayız. Tam tersine bu hareket ulusallaşma sürecinde bu ideolojiden adım adım uzaklaştı- uzaklaşıyor. Sivil siyasette, bütün kimliklerin demokrasi özlemlerine seslenirken, Kandil’den de“özgür Kürdistan” çağrılarıyla uluslaşma duygularına yönelerek geniş bir alanda söylemini yeniden inşa ediyor. Öte yandan, önceden “Emperyalist” ilan ettiği küresel güçlerle ortaklıklar umuyor; onlara karşı değil, onlarla birlikte yol almaya çalışıyor. Yani, silah artık PKK için Marksist Leninist ideolojinin yol açtığı bir seçim olmaktan daha çok ulus devlet inşa etme siyasetinin pragmatik bir gereği. Oysa Kürt hareketine, Kürt ulusallaşması değil, demokrasi mücadelesi motivasyonuyla eklenen Türk sosyalist solu, Kürtlerin entegrasyonuna yönelik demokratik hakların kazanılabilmesi için şiddet koşullarının hala ortadan kalkmadığını savunabiliyor.
Benim tuhaflık dediğim de tam bu. Sonuçta, “Özgür Kürdistan” hedeflerinin ilan edildiği, ayrı bir yol tutturduğu açık olan PKK’nın bile yapmadığı “demokratik haklar için barışçı mücadelenin yolunu devlet kapattı, şiddetten başka yol bırakmadı” savunmasını bu memlekette “demokrat solcular” yapıyorlar. Dahası; bocalasa da, arada da kalsa, ya da samimiyet sorgulamalarına da uğrasa Selahattin Demirtaş’ın “haklarımız için mücadele yolunda silaha gerek yok biz varız”seslenişini bile duymuyorlar. Bu kadar körleşmeyi; bu denli inandırıcılık kaybını, ideolojik zaaftan başka neyle açıklayabiliriz gerçekten bilmiyorum.
Tartışmaya çalıştığım konunun merkezine tekrar dikkat çekerek bitireyim.
Ben, Kürt siyasetinin ne ulusallaşma veya ayrılma eğilimini, ne de küresel güçlerle kurduğu ilişkileri tartışıyorum. Bu politikalara karşı elbette hepimizin görüşleri var ve farklı düşünüyor olabiliriz. Fakat bu tartışmamızın konusu o değil. Ben sadece şiddet sorununu; PKK’nın Türkiye’de silah kullanmasının meşru olup olmadığını ele almaya çalışıyorum.
Bugün Türkiye’de anadilde eğitimden tutun federasyona; seçim barajından ayrılma hakkının savunulmasına kadar her türden hakkın sivil siyaset alanında tartışılabileceğini; şiddetin kayıtsız koşulsuz terk edilmesi gerektiğini savunuyorum.
Tersini düşünenlere de içtenlikle sesleniyorum.
Savaşın kötülükleriyle hiçbir durumun yarışamayacağına, insan öldürerek elde edilecek bir başarının başarı değil vahşet ve cinayet olduğuna, can alarak kurulabilecek bir düzenin kurulduktan sonra da can almaya devam edeceğine, yolların ve sonların birbirine benzeyeceğine gerçekten inanıyorsanız, şiddet ve siyaset konusundaki eski düşüncelerinizi gözden geçirin.
Silahın namlusuna elinizi kapatın, adaletsizliklere karşı beraber yürüyelim.
Duyarlılıklarımız farklı olsa da, düşüncelerimiz çatışsa da elimizi belimize değil kalemimize atalım. Kürsülere çıkalım. Sokaklara dökülelim. Meydanları dolduralım. İtaatsizlik yapalım. Bizi vursalar da biz vurmayalım.
Her biri yoksul dünyanın genç çocukları olan askerler polisler canını kaybederken dağda çatışarak hayatından olan yüzlerce Kürt genci; ovada barışçı eylemlerde vurulan tek bir Kürt kadar bu ülkenin vicdanını yaralayamaz.
Tek yanlı devlet şiddeti sonunda döner kendisini vurur.
Barışçı hareketleri sonsuza kadar durdurabilecek bir şiddet türü icat edilemedi.
Bundan daha açık bir gerçek olabilir mi?
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- Özel, doğrusunu yapıyor: Türkiye’nin önceliği, normalleşme ve merkez siyasetin yeniden inşasıdır
28.04.2024 - Yolun sonu gözüktü mü?
14.04.2024 - İktidarın ideolojik katılaşması, CHP liderliğinin kucaklayıcı, ılımlı profiliyle birleşince…
8.04.2024 - CHP seçimleri laikler değiştiği için kazanmadı. Fakat seçimler CHP’nin kendi tabanını da Türkiye’yi de değiştirecek kapıyı açtı
5.04.2024 - İktidardaki “keratalar” arasındaki gerilim bizi ilgilendirmez mi?
25.11.2023 - Değişim samimiyet ve cesaret gerektirir
16.11.2023 - Yerli ve milli olana nasıl karar verilecek?
12.11.2023 - “Reis halleder”ciler de rövanşistler de hayal kırıklığı yaşayacak
9.05.2023 - “Reis halleder”ciler de rövanşistler de hayal kırıklığı yaşayacak
7.05.2023 - Erdoğan neden kaybedecek
2.05.2023
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları



























































































edip şahiner
çok haklısınız sayın yazar, Gerçektende sorun tam da bu. müslümanların ufku kendi dar dinci hatta daha da dar mezhepçi bakış açısını aşıp dünyaya dünyayı kucaklayabilecek evrensel bir perspektifle bakamadıkları için daha çok çekecek ve çektirecekleri var.Hep aynı soruyu sorup duruyorum; eğer Gazzede ölenler müslüman olmasydı ülkemiz müslümanları sokağa çıkıp zulmü protesto edecek miydi?
Harputlu
Dediğinizi,Suriyeli alim,mucahit,şu andaTürkiyede yaşayan,Cevdet SAİD kitaplarında,felsefi,fıkhi,akli,vicdani,hukuki,dini,sosyalojik ve verli insan hayatı olan tarihden hareketle o kadar açık,anlaşılır şekilde anlatıyor ki.dinleyen yok.çünkü bu tavrına cihadı öldürüyorsun diye dudak bükülüyor.Oysa onun yaptığı cesaret ister.zalime,haksıza sen yanlış yapıyorsun demek.önce kendi nefsinden başlayarak.vurmadan vurlmayı gözealıp,şiddete ,şiddet ile karşılık vermeden,bedeli ne olrsaolsun hakkı ve doğruyu söylemek.Ve Malik bin Nebi ve Kendisinin söylediği Müslümanlar kendi ülkesinde özgür,adil,dürüst,demokrat ve kardeş olabilirlerse İsrail kıçına bakıp çeker gider yada susar.İşte Türkiye kendi halkıyla kavgalı bir yönetim,başkalarıiçin ne ifade ederki sözü dinlensin ??*Çekecek çilemiz geride..!!!