Metin Karabaşoğlu
Herkesin bildiği basit gerçeklerle başlayalım: İnsanlık tarihi, devletler tarihine mukaddemdir. Yani insanlık için henüz devletin olmadığı bir zaman dilimi mevcuttur. Ama zamanla insan toplulukları arasında bir düzenin oluşması ve bu düzeni sağlayan hukukun korunması ihtiyacının görülmesiyle, gücün kendisinde temerküz ettiği ve düzenin sağlanması için gerektiğinde şiddet kullanma yetkisi de verilen devlet adlı tüzel kişilik bu şekilde oluşmuştur.
Lâkin gücün yozlaştırıcı bir etkisi de mevcuttur. Güç edinen, bunu mutlaklaştırma, dolayısıyla gücün kullanım alanını belirleyen ve sınırlayan ölçü ve ilkeleri yok sayma eğilimi içine girebilmektedir. Dolayısıyla devletin, daha doğru ifadesiyle ‘devlet’ adına güç kullanma yetkisine sahip kişilerin, hukuk içinde kalmaları için hem dengelenmeleri hem de denetlenmeleri gerekir. Bir denge ve denetleme mekanizması sözkonusu olmadığında güç doğru şekilde kullanılmaz, zulümlere ve istismarlara yol açar, en sonunda gücü kullananları dahi mahveden bir canavara dönüşür.
Çok farklı ‘devlet’ ve ‘yönetim’ tecrübelerinin de ışığında demokrasi mevcutlar içinde insanlık için en iyi ve en uygun yönetim biçimi olarak belirmişse, bu, onun kusursuzluğu sebebiyle değil, başka özelliklerinin yanında denge ve denetlemeyi de diğer seçeneklere kıyasla daha iyi şekilde başarması sebebiyledir.
Çoğunluğa dayalı olmak bir devleti ‘demokratik’ yapmak için yeterli değildir; demokrasi, çoğulculukla gerçekleşir. Bu ise, azınlığın da hukukunun teminat altına alınmasını gerekli kılar. Ancak bu sayede, çok farklı yelpazeleri temsil eden kişi, oluşum ve eğilimler kendi görüş ve tercihlerini özgürce müzakereye açabilir ve denge ve denetleme kanallarının böyle bir müzakere zemininde gerektiği şekilde açık kalmasıyla hem karar alma hem uygulama sürecinde gücü elinde tutanlar dengelenir ve denetlenir. Güçlü bir sivil toplumun varlığı ve kamusal alanda bütün renklerin ve seslerin temsilini mümkün kılan bir özgürlük ortamı bu sebeple kritik önemdedir. Güçlülerin sesi her rejimde işitilir, ama en zayıfları dahil herkesin sesinin ve sözünün duyulması ancak demokrasilerde mümkün olur. ‘Kamuoyu’ dediğimiz olgu böylece zuhur eder; ‘ortak akıl’ yahut ‘ma’şerî vicdan’ denilen olgu da böyle bir zeminde gerçekleşir.
Ancak, sivil toplumun bütün renkliliği, çeşitliliği ve çok sesliliği içinde ortak aklın ve ma’şerî vicdanın işlemesiyle dengelenen ve denetlenen ‘devlet’in de eli boş değildir. Devlet gücünü elinde tutanlar bir an önce kendi istediklerini yapmak için başına buyruk olmak, hesap vermemek, kendisini hukukun üstünde görmek, gücü keyfince kullanmak eğilimi içindedir; ve ortak aklın karşısına ‘devlet aklı’nı, ma’şerî vicdanın karşısına ‘hikmet-i hükûmet’i koyarak kamuoyunun denge ve denetleme yeteneğini bertaraf etmeye çalışır.
Bu kadarla kalmaz, daha fazlasını da yapar. Kendisini denetleyen güçlü bir sivil toplumdan hoşnut olmadığı için, sivil toplumu da biçimlendirmeye, manipüle etmeye çalışır; tek sesliliği başaramadığı yerde, ‘çok sesliliği’ kakafoniye dönüştürmek üzere provokatif işlere girişir. İşte burada, ‘sivil görünümlü devlet unsurları’ diyebileceğimiz aparatçikler ortaya çıkar. Baksanız, karşınızda bir sivil toplum unsuru vardır; ama bu görünüşte ‘sivil’ oluşum gerçekte devletin sivil toplum içindeki uzantısı, gözü veya eli mesabesindedir. Bu şekilde devlet nezdinde ‘makbul’ dernekler, vakıflar, cemaatler, fikir akımları, eğilimler, kişiler, kimlikler olgusu çıkar karşımıza. Devleti yöneten unsurları temel ilke doğrultusunda dengeleyip denetlemek yerine, toplumu devletin istediği yöne, yönelime kanalize etmeye çalışan; devletin dediğinin sorgusuz ve hesapsız bir şekilde tahakkuk etmesi için, sivil toplumun denge ve denetleme yeteneğini devre dışı bırakmayı amaç edinen oluşumlar…
Öte yandan devletin, gücü elinde tuttuğu için havuç ve sopa, ödül ve ceza mekanizmalarını kullanarak ortak akıl ve ma’şerî vicdana dayanarak toplum nezdinde kazandığı itibar ve oy ile devleti yönetme yetkisini edinenleri kendi lehine ‘devşirme’ gücü de vardır. Millet için devleti yönetmeye talip olarak yola çıkan niceleri, ister atamayla göreve gelen bir bürokrat, ister seçimle gelen bir siyasetçi olsun, sonunda ‘devlet’ adına millete tahakküm eder hale bu şekilde gelir. Ortak akıl adına devleti ele geçirdiğini sananlar, devlet tarafından ele geçirilir çoğu kez. Ma’şerî vicdanın yanlış dediğine ‘hikmet-i hükûmet’ gerekçeleriyle doğru demeye başlamışlardır; haksızlığa adalet kılıfı giydirme, güç mantığıyla giriştiği eylemi hak ve hukukla açıklama gibi manzaralar bu şekilde zuhur ederler.
İş bu kadarla kalıyor da değildir. Devlet, elde edemediği veya ele geçiremediği sivil unsurlarda yine de eli, gözü ve dili bulunsun ister. Baksanız, meselâ aynı sivil toplum kuruluşunda yahut düşünce ekolü veya aynı cemaat içinde omuz omuza çalışan kişiler görürsünüz; ama onlardan bazıları gerçekten sivil, bazıları ise ‘sivil’cedir. Nasıl dernekler, vakıflar, cemaatler, düşünce ekolleri, şu-bu arasında devlet nezdinde makbul ve muteber olanları varsa, devletin makbul ve muteber görmediği oluşumlar içinde dahi devlet nezdinde müsaadeye ve kabule mazhar kişiler vardır. İlgili oluşumda herkes kendi sesiyle var olduğunu sanır, ama bazıları devletin sesi olarak oradadır.
İşe bu açıdan bakıldığında, satıh üstünde görünenden tamamen farklı bir manzara çıkar karşımıza. Toplum denilen her renge ve her sese açık bütün içerisinde kendisini siyasî görüş, ideoloji, inanç, düşünce, mezhep, yelpaze, etnisite, sınıf vs. açısından diğerlerinden ayrıştıran insanlar, gerçekte asıl keskin ayrışmayı kendisiyle aynı görüş, ideoloji, inanç, düşünce, mezhep, etnisite veya sınıf içerisinde gördüğü bazı kişilerle yaşamaktadır. Aynı mecradadırlar gerçi; ama bazıları kendi sesiyle oradayken, bazıları devletin sesi olarak oradadır; bazıları doğru veya yanlış kendi görüşünü içtenlikle dillendirirken, bazıları ‘resmî görüş’ adına oradadır.
Ne dediğimizi, Türkiye manzarasına uyarlayarak, biraz daha açalım: Türkiye toplumunda kişiler etnisite, din, mezhep, meşrep, siyasî yelpaze, ideoloji, hayat tarzı, sosyal sınıf üzerinden kimlik tanımı yaparlar esasen. Kendileri için de kendileri dışındaki kişiler için de bu böyledir. Böylesi bir tanımlama, ilk elde, zihinde basit bir kümelendirme ile ‘aynı’ları aynı yere, ‘başka’ları ayrı yere yerleştirme sonucunu getirir. Buna göre kişiler sağcı-solcu, müslüman-gayrimüslim, Türk-Kürd-Laz-Çerkes, Alevî-Sünnî, dindar-seküler, zengin-fakir, aristokrat-avam, okumuş-cahil, Kemalist-anti-Kemalist, muhafazakâr-devrimci, milliyetçi-evrenselci, ferdiyetçi-toplumcu, gelenekçi-modernist diye uzayıp giden ve kendi içinde kombinasyonları olan kümelerde konumlanırlar. Kendilerine de başkalarına da böyle bakar kişiler. Son tahlilde, bu tanımlara da sığmayan, belki ülke içindeki insan sayısı kadar çeşitli bir kimliklendirme kombinasyonu çıkar gerçekte karşımıza. Ama kaba hatlarıyla görüntü bu şekildedir.
Bu çeşitlilik, esasen, kendi içinde bir kıvam bulma, ortak aklın oluşması ve ortak iyinin bulunması sürecinde zahirde birbiriyle çelişme ve çatışma içinde görünse de birbirini besleme potansiyeline sahiptir. Yeter ki herşey kendi seyrinde cereyan etsin. Lâkin insanları ‘olduğu gibi’ kabul etmek yerine, ‘olmalarını istediği gibi’ biçimlendirmeyi iş edinen devlet aklı burada da devreye girer; ve bu farklılık görüntüsü içinden kendi istediği neticeyi hasat etme gayretine girişir. Böylece sivil topluma devlet nüfuzu ve sivil görünümlü devlet unsurları hesaba katıldığında, bütün bu ayrışmaları aşan ve sözkonusu kimlik kombinasyonları içinde her kombinasyonu görünmez ama keskin bir çizgiyle ikiye bölen yeni bir kümelenme karşımıza çıkar: sivil görünümlü-gerçekten sivil, devletin güdümünde-bağımsız, devletçe makbul-devletçe gayrimakbul…
Vâkıa budur. Bu ülkede devlet nezdinde makbul Türkler var, devletçe gayrimakbul Türkler de var. Makbul Kürtler, makbul olmayan Kürtler; makbul solcular, gayrimakbul solcular, makbul-gayrimakbul sağcılar, Müslümanlar, gayrimüslimler, dindarlar, sekülerler, milliyetçiler, sosyalistler, liberaller, şu-bu derken, bu liste uzayıp gider. Her eğilim, her renk, her ses içinde ‘kendisi’ olarak, sivil inisiyatif ile orada olanlar vardır, bir şekilde sırtını devlete dayamış olarak veya devlete göz kırpar halde orada olanlar da vardır. O kadar ki, meselâ görünürde devlet her zaman ‘ülkücülere’ arka çıkar gözükmekle birlikte ‘devlet ülkücüsü-sivil ülkücü’ diye bir ayrıştırma yapmak dahi mümkündür; keza, görünürde Kemalist kökenleri ve laik niteliği itibarıyla devlet tarikatlara karşı mesafeli gözükmekle birlikte özü itibarıyla sivil nitelikli olması beklenen tarikatlar içerisinde ‘devlet tarikatı’ diyebileceğimiz özel müsaadeye mazhar oluşumlara rastlamak da… Ve her aidiyet kümesi içinde, ait olduğu yapıyı ‘devlet aklı’nın, ‘hikmet-i hükûmet’in peşine düşerek etkilemeye ve dönüştürmeye çalışanlar sözkonusudur.Özgür bir müzakere zemininde kamuoyunun denge ve denetlemesinin en ziyade gerekli olduğu konularda farklı yelpazelerin neredeyse hepsinin devletin durduğu yerde hizalanması, çok sesliliğin asıl olduğu kamusal alandan kritik anlarda hep tek bir sesin yükselmesi, biraz da bu olgunun ışığında okunmalıdır. Türkiye toplumunda devletçiliğin, bütün farklılıkların üstünde bir ortak ideolojik duruş olarak tezahür etmesinin bir sebebi de bu olsa gerektir.
Bu çerçeveden bakıldığında, toplum içindeki görünürdeki çeşitliliğe ve kendi halinde bırakıldığında dengesini bulan ayrışma ve hatta çatışma manzaralarına karşı, Türkiye toplumunda asıl ana gerilim ve mücadele çizgisi, ‘devletçi olmak ve olmamak’ şeklinde beliriyor. Devlet dediğimiz ortak tüzel kişilik adına gücü elinde tutanlar veya ele geçirenler bu gücü hukuku paranteze alarak kullanmaya her zaman yatkın iken, nihai çizgimizi güçten mi, haktan mı yana çiziyoruz? ‘Devletin selameti’ adına kişilerin hukuku ihmal edilebilir diye mi görüyoruz, yoksa ‘hak haktır, tek bir kimsenin hakkı dahi ihmal edilemez, yok sayılamaz ve çiğnenemez’ hassasiyetini mi taşıyoruz? Ma’şerî vicdanda karşılığı olan temel hukuk ilkeleri mi zihnimizde ‘hikmet-i hükûmet’in sınırlarını belirliyor, yoksa ‘sözkonusu devlet ise herşey teferruat’ mı oluveriyor?
Velhasıl, bir tarafta güce yaslanan ve toplum nezdinde de nüfuz alanları üzerinden cemaatleri, oluşumları, kişileri zihniyet planında biçimlendiren otoriter bir eğilim mevcut; öte yanda kamuoyunun, ortak aklın, ma’şerî vicdanın devreye girmesiyle devleti hukuk ve adalet çizgisinde tutmayı, devletin ona tanınan ‘şiddet kullanma’ hakkını ayrım gözetmeden eşit, adil, doğru şekilde kullanmasını mümkün kılmayı (meselâ dini, dili, rengi, kökeni, fikriyatı hoşuna gitmiyor diye masumu ceza ile tehdit etmekten de, nezdinde makbul çeteler edinmekten de uzak durmasını sağlamayı) hedefleyen bir eğilim…
Yazık ki, bu ikincisi daha zayıf durumda; ve yazık ki söylem itibarıyla bu ikincisi içinde gözükmekte birlikte kendi ‘mikro iktidar’ alanında ‘devlet gibi’ davranmaktan çekinmeyen oluşumlar da mevcut.
Ama bir husus açık ve net: Sağ-sol, dindar-seküler, şu-bu ayırmadan aynı çizgide hizalanabilen otoriter eğilimlere karşı sivil toplumun denge ve denetleme işlevini gerçekleştirmesinin kritik önemini farkeden özgürlükçü demokrat damarın, ‘sözkonusu devlet ise’ hukuku paranteze aldırmayanların, insanı devlete ait görmeyip devletten insana ve haklarına saygı isteyenlerin; kısacası gerçekten ‘sivil’ olanların çok renklilik ve sesliliği teke indirmeksizin birbirinin sesini duyabilmeyi ve bütün farklılıkları ile birlikte ortak iyide buluşmayı başarması gerekiyor.
Bunu söylerken, zaten güçlü olan devletin, bir de müdahil olduğu ‘sivil’ oluşumlar üzerinden gerçekleştirdiği güç tahkimini ve zihin kontrolünü görmezden gelerek ve toplumsal kodlarda zaten mevcut otoriter eğilimi yok sayarak konuşuyor değilim. Ama görece azınlık durumda bile kalsa, son tahlilde yönetenlerin seçimle geldiği ağır aksak bir demokratik işleyişte, böyle bir özgürlükçü eğilim bütün hesapları değiştirme ve otoriter yönelimleri dizginleme gücünü yine de haiz bulunuyor…
Yazarlar
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları























































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
1.10.2025
25.09.2025
19.09.2025
11.05.2025
28.03.2025
26.12.2024
24.12.2024
12.12.2024
23.10.2024
26.09.2024