Ümit KIVANÇ
Haber birçok yerde aşağı yukarı aynı metinle yeralıyordu, ilk haberleştireni belirleyemedim. Kayseri-Melikgazi’deki 75. Yıl İstikbal Rehabilitasyon ve Aile Danışma Merkezi’ndeki rezillikten haberdar olmamızı sağlayan ilk kaynak, “bir vatandaş”ın çektiği video. Bu görüntüler -ve tabiî sesler- sosyal medyada paylaşılınca haberleştirilmiş, sonra da, mâlûm, herkes birbirinden alıp yayımlamış. Yayımlamalara ayıplamalar eşlik ediyor.
Burada ayıplanacak ne olabilir? Yoksa, içişleri bakanının Rabia Naz skandalında faturayı hakikat peşinde koşanlara keserken kullandığı ifadeyle, kurumlarımızı “felç etmeye” yönelik bir sözde ayıplama komplosuyla mı karşı karşıyayız?
Sözde demişken, meğer Anadolu’nun bin senelik ahalisi Ermeniler bu süre içerisinde oradan oraya göçen kimselermiş ve tehcire de muhtemeldir ki bir yerden başka yere göçerken uğramışlar. Baht işte!
Sirenlerin çağrısına kapılmayalım, ayıp konusuna dönelim. Gündemi öylesine yoğun bir-iki gün yaşadık ki, konuların birinde ilerlerken elde olmaksızın öbürüne atlamak kaçınılmaz.
Kaçınılmaz olan başka şey, utanma sıkılmanın pek yakında bütünüyle iptal edilmek suretiyle hayatımızdan çıkarılması ihtimali. Böylece ayıp ve ayıplama-ayıplanma kavramlarından da kurtulacak, rahata erecek, her hafta Washington’a uçarak gazeteci sûretine bürünüp ABD başkanıyla çakallık yarışına girebilecek, dönüşte yüzümüzde hissettiğimiz nemli ferahlık için yarabbi şükür çekebileceğiz. Gazeteciler için feci bir-iki gündü, evet.
Önce başkasının yaptığından duyulan anlamsız utancın dayanılmaz ağırlığı, ardından hakikat peşindeki meslektaşlarımızın az daha tutuklanacak olması. Henüz Ahmet Altan’a revâ görülen işkencelere lafı getiremedik bile. Şu ayıp kelimesi her yerden karşımıza çıkıp bizi daldan dala gezdiriyor. Sonra kıçüstü yere düşürüyor. Düşme dedik de, Giresun-Eynesil’de esrarengiz şekilde hayatını kaybeden Rabia Naz’ın ölümünde 11 yaşındaki çocuğun kendisi dışında kimsenin parmağı olmadığını kanıtlamak amacıyla düzenlenen devlet seferberliğini şüphesiz yalnız Rabia’nın babasının üç meslektaşımızla birlikte gözaltına alınması, Naz ailesinin evinin polisçe basılması ayrıntılarını anarak geçiştiremeyiz.
Başlangıçtaki ayıp meselesine bir türlü dönemiyoruz, ayıplardan duvar yüzünden, çepeçevre. Ardı bütünüyle güvensiz bölge.
Yarabbi şükür!
Bak şimdi! böyle deyince de, artık adlı adınca hemen hiç ortaya sürülmeyen güvenli bölge konusu, oradan Suriye harekâtı, oradan ABD-Rusya presi, somut olarak S-400’lerin nereye nasıl ne yapılacağı konuları var. Video gösterimli Beyaz Ev çıkartması var, cumhurbaşkanı ve beraberindekilerin. Trump gibi, hayatını iki yüz kelimeyle geçiren sığ ve cahil bir dalaveracıyı tongaya getirmeye kalkıp, bilahare düştüğü durumun sefilliğini bile idrak edemeyen gazeteci kisvesindeki vazifelinin, nefret hisleri uyandırdığı kimselerin dahi başını öne eğmesine veya başka yöne çevirmesine yolaçan trajikomedisi var. “Ben nasıl da en nasılım” dizisinin “Yarabbi Şükür” adlı bölümü.
En iyisi start çizgisine geri dönelim. Kayseri’deyiz. Milliyetçiliğimiz, muhafazakârlığımız, bayrak, iman, hepsi yerinde. Üstelik şanlı tarihimizin kanımızdaki oksijene taze moleküller katan esintisini hissettiğimiz bir yerde, Melikgazi’deyiz. Burada şanlı zaferlere imza atmış kahramanların yanısıra yakın tarihin sevinçlerinin de hatırası yaşıyor: Cumhuriyet’imizin üç çeyrek yüzyılı geride bıraktığını Melikgazi dahil ezcümle ecdâda müjdelemek üzere eğitim kurumunun adının başına eklenmiş, 75. yıl ibaresi. Ve Melikgazi ile 75. yılın birbirine bağlanışının yarattığı ivmeyle geleceğe sıçrayışımız, “istikbal” kelimesinin sahneye gelişiyle törende yerini alıyor. “75. Yıl İstikbal Rehabilitasyon ve Aile Danışma Merkezi”ndeyiz. ‘Melikgazi’, ’75. yıl’ ve ‘istikbal’e ilaveten “aile” de burada! Bünyemize uymayan ‘danışma’ kelimesini bünyemizin kalbi mertebesindeki ‘merkez’e bağlayarak etkisizleştirdikten sonra, bünyemizle uzaktan yakından alâkası bulunmayan ‘rehabilitasyon’a katlanacağız. Hem onun öyle kolayca anlaşılmaz kalması iyi. “Hasta mıyız tedavi edilelim!” çıkışlarına meydan vermemek için.
Peki niye buradayız? Zira burada “bir vatandaş” bir video çekmiş, bu haberleştirilmiş, işimiz bununla.
Oyuna alınmadığı için küsen…
Neler izliyoruz videoda? Şunları: “Zihinsel engelli bir öğrenci”yi voleybol maçına almamışlar. Niye? Doğru dürüst oynayamaz, onun olduğu takım dezavantajlı olur, diye herhalde. Olayımız nerede geçiyor? Rehabilitasyon merkezinde. Bu öğrenci küsmüş, yere oturmuş. Öğretmenler ve görevliler, kalksın diye ikna etmeye çalışmışlar, ama “oyuna alınmadığı için küsen öğrenci” kalkmamış. Görevlilerden biri cebinden sigara çıkarmış, “Bir sorunun varsa şunu iç,” demiş. “Öğretmenler ve görevliler kahkaha atmış”lar. Bir öğretmen, “Kalkıyor musun içeri?” diye sormuş, başka öğretmen soruyu “yerdeki öğrenciye tekme vurarak” daha sertçe tekrarlamış: “Kalkıyor musun kalkmıyor musun?” Haberin gerisi şöyle: “Öğrenci ağlayarak, ‘Beni oynatmıyorsunuz,’ deyince, tekme atan öğretmen, ‘Oynatmıyorum, hoca benim, oynatmıyorum,’ diyerek öğrenciye kafa attı. Görevliler ve öğretmenler, kalkmayan öğrenciyi kollarından ve bacaklarından tutarak karga tulumba kaldırarak pencereden içeri aldı ve perdeyi kapattı. Cep telefonu ile olayı görüntüleyen vatandaş ise, ‘Dövüyorlar çocuğu, halen içeriden ses geliyor,’ diyerek videoyu sonlandırdı.”
Muhtemelen fark etmiş olacağınız üzre, katil olmamak ya da son günlerin intihar furyasına katılmamak için, videoyu izlemedim. Ahmet Altan’a düpedüz intikam ve direnç kırma hedefleriyle, manevî işkence maksadıyla yürütülen zulüm operasyonu ve bunun karşısında derhal oluşuveren “oh oh” cephesinin pervâsızlığı, düşüncesizliği, aynı zamanda perspektifsizliği, kendi kalesine gol atmakta olduğunu idrak edemeyişi çok moral bozucuydu. Topluca istikbalimiz açısından. Âdetâ, burada eşitlikçi, adaletli, çoğulcu bir ortam içerisinde hiçbir zaman yaşayamayacağımızın ispatıydı. Freni, denetim mekanizması olmayan mutlak iktidarı istiyor herkes, sevmediklerine eziyet çektirmek için. Hayatın anlamı burada aranıyor.
Açığa al, açık verme
Dönelim mi Kayseri’ye? Melikgazi’ye. Oyuna alınmadığı için küsen engelli öğrenciye kafa atan öğretmenler diyarı Rehabilitasyon ve Aile Danışma Merkezi’ne. Buraya ne danışabiliriz acaba? Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın -ulaşım ve balıkçılığı da buraya bağlarlar mı?- açıklamasından bunu anlayamadık. Bakanlığın galiba bir devlet brifingine ihtiyacı var: “Şiddet ve kötü muamele kimden ve nereden gelirse gelsin kabul edilemez,” diyor. Sözkonusu “görüntüde yeralan personel ve kuruluş müdürü” açığa alınmış. Ooo! Devlet elemanını -üstelik engelli- vatandaşa kötü davrandı diye açığa almış. Olsun. Geçirirler kapalıya uygun zamanda. Yedirmezler.
Rabia Naz’ı her kim nasıl öldürdüyse ortaya çıkarılmasını önlemek için seferber olan resmî görevlileri ve yerel-ulusal siyasetçileri de yedirmiyorlar. İçişleri bakanı, “Gördüğüm şudur,” diyor. “Yargı, emniyet, adli tıp, herkes görevini yapıyor. (…) Rabia Naz kızımız üzerinden yargı, emniyet, tüm kurumlar birileri tarafından felç edilmek isteniyor.”
“Söyledim, tekrar söylüyorum,” diye vurguluyor bakan. “Bugüne kadar babanın iddialarını kanıtlayacak en ufak bulguya rastlamadık. Bu meseleyi kapatabilecek Türkiye’de bir güç yok. Böyle bir vicdan da yok. Bu konu sosyal medyanın malzemesi değil adaletin işidir. Şaban Vatan şahsıma da defalarca hakaret etmesine rağmen hep acısına, yaşadıklarına yordum. Ancak son olay araştırılması, irdelenmesi gereken başka bir boyuta taşındı. Kimsenin kendisini hakim savcı yerine koyup başkasının kişilik haklarını ihlal etmeye, zorla alıkoymaya, ifadesini değiştirmesi için tehdit etmeye ve işkence yapmaya hakkı yoktur. Hukuk doğrusunu yapmaktadır.”
“O da kim?” diye sorabilirsiniz haklı olarak. Veya “neredeymiş hukuk”?
Bütün bu ağır mevzuların altında ezilirken, köşeyazarınız, sırf siz okurlarına hizmet olsun diye onu da buldu: Gümüşhane’de. Gölün dibinde. Haydaa!
Dipsiz olan acaba ne?
Evet, haydaa ya! Gümüşhane’nin 12 bin yıllık buzul gölünün dibinde artık hepimiz, çamura bulanmayı göze almak şartıyla, ne istiyorsak arayabiliriz. Çünkü gölün orijinal suyu boşaltıldı, geriye toplum olarak varlığımızın anlamına yorum getiren devâsâ bir güncel sanat eseri kaldı. Balçıkla çevrili dipsiz bir boşluk. Gölün adı da Dipsiz Göl’dü zaten. Dumanlı Köyü’ndeki Taşköprü Yaylası’na doğal güzellik katan ve gerçekte başlıbaşına hazine sayılan binlerce senelik ekosistem, yine resmî makamlarca korunan meçhul kimselerce öldürüldü. Bir jeoloji profesörü, “Buzul göller, dünyadaki en temiz sulardır,” diye dile getirdi üzüntüsünü, “ve küresel ısınmanın konuşulduğu şu günlerde gelecek kuşakların belki de ihtiyaç duyacağı böyle bir kaynak fütursuzca yok edildi. 12 bin yılda oluşan bu gölü nasıl olacak da siz doldurarak eski haline getireceksiniz? 12 bin yıllık bir değer ve ekosistem göz göre göre yok edilmiştir.” Doğa koruma alanları uzmanı bir başka profesör, “12 bin yıllık veritabanı yok oldu,” diye yakındı. “…Ekosistem geri dönülemez biçimde yok olmuştur. Tekrardan doldurulduğu takdirde 12 bin yıllık belleği geri kazanabilecek miyiz? Kazanamayacağız.”
Dipsiz Göl’le ilgili haberlerde geçen şu cümleyi nedense araya “sadece” yerleştirerek okuyabiliyorum: “Kazı sonucu 12 bin yıllık Dipsiz Göl’ün yok edilmesi, bazı akademisyen ve tarihçilerin tepkilerine neden oldu.”
Kazı mı? Ne kazısı?
Ne olabilir, define kazısı. Haberlerde hernekadar “define söylentisi üzerine Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün izniyle geçen hafta gölün suyu tahliye edilmiş, iş makineleriyle kazı başlamıştı” deniyorsa da, katliama verilen resmî izin tek başına olayımızın kahramanı değil; başrolü paylaşıyor: “ismi açıklanmayan bir kişi” ile! Sözkonusu resmî makamlara başvurup kazı iznini almış biri var. Öyle biri ki, izni alıyor ama kendi ortada gözükmüyor. Meselâ müze müdürü gelip kazıyı izliyor. Ama “ismi açıklanmayan kişi” ortada yok! Valilikten de herhalde ikide bir arayıp soruyorlardı, “Bir şey çıktı mı?” diye.
Biz de şunu sormalıyız sanırım: Rabia Naz’ın nasıl öldüğü niye aydınlatılmıyor? Karıştı; şu olacak: Dipsiz Göl’ü yok edecek “izni” alabilen ve ismini gizli tutabilen şahıs kimdir? Bir sorumuz daha olabilir: Bu izin ne karşılığında verildi? “İsmi açıklanmayan kişi” devleti ikna ettiyse nasıl etti? Veyahut şöyle: Ne olunca kurumlar felç ediliyor?
Yazarlar
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları





































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024