Mahfi Egilmez
Küreselleşme öncesinde vergilerini ödemek kaydıyla uluslar arasında mal ve hizmet ticareti serbestti. Gelişmiş ülkelerin birbiriyle olan sermaye ilişkileri de büyük ölçüde serbest sayılırdı. Gelişmekte olan ülkelerin sermaye hareketlerini kısıtlamış olması küreselleşmenin önündeki tek engeldi. Washington Uzlaşısı denilen ve küreselleşme denilen yeni dünya düzeninin kapsamı içinde sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, özelleştirme, deregülasyon, finansal serbestleşme ve dalgalı kurdan oluşan bir dizi düzenleme yer alıyordu. Bu düzenlemelerin bütün dünyaya yaygınlaştırılması yeni hedefti. Böylece bir paradigma değişimine gidiliyor, yeni dünyanın temelini neoliberalizm oluşturuyordu. IMF başta olmak üzere uluslararası finans kuruluşları bu yeni düzenin yerleştirilmesinde görevliydiler. Gelişmekte olan ülkeler de IMF’nin yol göstericiliğinde yavaş yavaş sermaye hareketlerini serbest bırakarak bu sistemin bir parçası haline gelmeye başlamışlardı. Türkiye bu sisteme 1980’lerde başlayan bir uyum dönemiyle girdi ve sisteme tam olarak entegre olması sermaye hareketlerini serbest bırakan 32 sayılı karar sonrası IMF’nin, TL’yi konvertibl para olarak ilan etmesiyle oldu (4 Nisan 1990.)
Türkiye, 1980’ler öncesinde, sermaye hareketlerini serbest bırakmadan önce ortalama olarak GSYH’nin yüzde 1 – 2’si oranında cari açık veren bir ekonomiydi. Türkiye’yi yöneten kadrolar Osmanlı’nın yıkılmasına yol açan nedenlerden birisi olan aşırı dış borçlanmaya yol açan yüksek cari açıklardan korkarlardı. Çünkü Türkiye’nin geçmiş krizlerinin çoğu döviz yetersizliği nedeniyle ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin büyüme politikası 1980’lerden 2001 krizine kadar yüksek bütçe açığı, bunu karşılayacak şekilde yürütülen yüksek kamu borçlanmasına dayalı kamu yatırımlarına dayanıyordu. Böyle bir politika sonucu enflasyon ve faizler son derecede yüksekti. 2002 sonunda iktidar değişimi olduktan sonra bu politika değişti. Bu kez özel kesim ağırlıklı bir büyüme modeline geçildi. Bu modelin temeli bütçe açıklarının düşürülmesi, kamu kesiminin borçlanmasının azaltılması buna karşılık özel kesimin borçlanmasına dayanıyordu. Bu yeni yaklaşım kısa sürede özel kesimin dış borçlarının hızla artmasına ve bütçe açığının gerilemesine karşılık cari açığın büyümesine yol açtı.
Üzerinde uzun uzun tartışılan bir soru var: Türkiye’nin bu yeni düzene girmesi ve sermaye hareketlerini serbest bırakması yanlış bir karar mıydı? İki yönde de görüşler var. Ben bu kararın yanlış olmadığını düşünüyorum. Çünkü değişen bir dünya düzeni söz konusuydu ve Türkiye o güne kadar yaptığı seçimler çerçevesinde bu değişimin dışında kalamazdı. Yanıtı böyle verdiğimizde karşımıza ikinci bir soru daha çıkıyor: Bu kararın zamanlaması doğru muydu? Bu soruya benim yanıtım doğru olduğu yönündedir. Çünkü Türkiye bu yeni dünya düzeninde yer almak için yaklaşık 10 yıl hazırlık döneminden geçti (1980 – 1990.) Bu süre yeni paradigmaya hazırlanabilmek için yeterli bir süredir. Buradaki asıl soru Türkiye’nin bu hazırlık döneminde yeni dünya düzenine geçmek için gerekli yapısal reformları yaparak siyasal, sosyal ve ekonomik altyapısını bu düzene hazır hale getirip getiremediği sorusudur. Benim bu soruya yanıtım olumsuzdur.
Öncelikle söylemek isterim ki yapısal reformları IMF ve diğer uluslararası finansal kuruluşların ele aldığı dar çerçevede almıyorum. IMF ve diğer uluslararası finansal kuruluşlar yapısal reform deyince finansal yapıyı sağlamlaştırmayı yani bütçe açıklarını düşürmeyi, ücretleri sınırlandırmayı, tarımdaki sübvansiyonları azaltmayı, sosyal güvenlik açığını düşürmeyi, bankacılık kesimini sağlam temellere oturtmayı kastediyorlar. Bunlar duruma göre yapısal reformların parçaları arasında olabilir ama benim yapısal reformlardan kastım çok daha geniş bir çerçeve. Bu çerçevede yapısal reformlar temel hak ve özgürlükleri öne alan, bireyi koruyan, hukukun üstünlüğüne, gerçek anlamda güçler ayrımına, bilime dayalı eğitime dayalı bir anayasa reformuyla başlamalı. Türkiye, bu siyasal ve sosyal reformları ve ekonomide gerekli reformları yapmadan yeni dünya düzenine girdi ve sermaye hareketlerini serbest bıraktı. Reformları yapmayı beklemeden yeni dünya finans düzenine girmek yanlış olsa da bu hamlenin hemen ardından bu reformlara girişilseydi bugün yaşadığımız sorunları yaşamayacaktık.
Sermaye hareketlerinin serbest bırakılmış olmasının faturası 2001 krizine girdiğimizde karşımıza çıktı. 1990 yılında Türkiye’nin dış borçları toplamı GSYH’nin yüzde 26’sıydı. Bu oran 2001 krizinde yüzde 56,1’e yükselmişti, bugün yüzde 58 dolayında bulunuyor. Bütün bunlar bize sermaye hareketlerini serbest bırakmanın maliyeti gibi görünüyor olabilir. Buna karşılık bu düzenlemeler Türkiye’nin küresel sistemin dışında kalmamasını sağladı. Yapılması gereken şey bu yeni düzene kolay ayak uydurmayı sağlayacak adımları atmaktı. Aslında o dönemde Türkiye yapısal reform açısından üç önemli adım attı: (1) Bankacılık reformu yaptı. (2) Kamu kesimi açıklarını kontrol altına almaya ve kamu borçlanmasını düşürmeye yöneldi. (3) AB ile tam üyelik müzakerelerine başladı. Bu adımlar 2005 yılından sonra Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye girişinin artmasına yol açtı. 2005 ile 2008 yılları arasındaki 4 yılda Türkiye’ye toplam 72,1 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye girişi oldu. Bu miktar 2001 – 2004 yılları arasında 8,9 milyar dolardı. Yine bu adımlar sayesinde dolarizasyon 2001’de yüzde 57 idi. 2012’de yüzde 30’a düşmüştü. Bugün yine yüzde 54 dolayına yükselmiş bulunuyor. Oysa Avrupa Birliğiyle müzakereleri olumlu şekilde sürdürebilsek dış borç olarak aldığımız paraların önemli bir bölümünü doğrudan yabancı sermaye yatırımı olarak alabilecektik. Ne yazık ki biz gerekli adımların genellikle tersini atıyoruz. Bugün mesela 10 yıl geriye gitsek iyi kötü bir yapısal reform yapmış olacağız. Bu kadar ilginç bir aşamadayız.
Birçok konu bize dışarıdan empoze edilmiş olabilir. Hatta bizi borçlanmaya yönlendirmiş de olabilirler. Bunlarla ilgili bir fatura çıkaracaksak önce kendi adımızı yazmalıyız. Düyun-u Umumiye deneyimi yaşamış bir ülkenin bu hatalara düşmemesi gerekirdi. Cumhuriyetin ilk kuşakları, ikinci kuşakları ve hatta üçüncü kuşakları dış borçlanmaya bu nedenle hep soğuk bakmışlardı. Sonra birdenbire Osmanlı’nın deneyip de büyük sorunlar yaşadığı çeşitli borçlanma araçlarına ve politikalarına yeniden geri döndük.
KÖİ projeleri ya da Yap İşlet Devret Projeleri ne yazık ki bunların son örneğidir (Kaynak: Hakan Özyıldız, 21. Yüzyıl İçin Planlama Konferansları 2020 / 2.)
|
2021-23 arasında KÖİ Garanti Ödemeleri |
Bütçeden Ödenecek Tutar (Milyar TL) |
|
T.C. Karayolları trafik garanti ve katkı ödemeleri |
48,4 |
|
Sağlık Bakanlığı ödemeleri |
|
|
Şehir Hastaneleri kira bedelleri |
33,0 |
|
Hizmet alım bedelleri |
25,0 |
|
TOPLAM ÖDEMELER |
106,4 |
Bu tablonun bize anlattığı şey bütçeden bu projelere verilen garantiler çerçevesinde yapılacak ödemelerin devasa boyutla ulaşmış olmasıdır. Oysa bunun benzerini Osmanlı Maliyesi defalarca yapmış ve hepsinden inanılmaz yükler ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın verdiği sayısız tramvay işletim imtiyazı, maden çıkarma imtiyazı vardır. Bunlar hep kendi yapabileceği işi başkasına yaptırmanın sonucunda verilmiş gereksiz imtiyazlardır. 1854 dış borçlanmasıyla başlayan mali yapı bozulmasının üzerine bu tür maliyetler eklene eklene Düyun-u Umumiye’ye ve oradan da Osmanlı maliyesinin ve sonunda Osmanlı Devleti’nin batmasına kadar gitmiştir. Bugün, benzer işleri KÖİ çerçevesinde yaptığımızı görünce Türkiye’nin tarihinden ders çıkaramamış olduğu sonucuna varıyoruz.
Sermaye hareketleri serbest bırakıldığında bizim gibi ekonomisi güçlü olmayan ülkelerde ortaya çıkan dual para durumunun (yabancı paraların yerel parayla birlikte kullanımda olması hali) yönetimi kolay değildir. Dual para meselesi sonunda dolarizasyon denilen bir başka duruma (yerel para yerine yabancı paraların tercih edilmesi hali) yol açar. Özellikle üretim girdilerinin çoğunu ithal eden ekonomilerde dual para ve dolarizasyon kurun belirleyicisi olur ve enflasyon üzerinde olumsuz etkiler yaratır. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir sistemin temel kurumu merkez bankasıdır. Böyle bir sistemde merkez bankası siyasetten tümüyle bağımsız olmalıdır ki faiz-kur-emisyon-enflasyon ilişkileri siyasal tercihlere değil ekonomik gereklere göre kurulsun. Aksi taktirde bu değişkenler arasında sağlam bir denge oluşturulamaz.
Sermaye hareketleri serbest bırakıldığında karşımıza imkânsız üçleme ya da üçlü açmaz denilen bir sorun çıkar: İmkânsız üçleme hipotezine göre; sermaye hareketlerinin serbestliği, sabit döviz kuru ve bağımsız para politikası uygulaması aynı anda var olamaz. Yani sermaye hareketleri serbest bırakılmışsa dalgalı kur uygulanacak ve faizler serbest bırakılacak demektir. Türkiye, sermaye hareketlerini serbest bıraktıktan sonra hem kuru hem de faizi dolaylı olarak denetim altında tutma uygulamasına devam etti. TCMB politika faizini değil aslında bankalar için son çare olan geç likidite penceresini kullanarak faiz artırıyor. Aynı zamanda Türkiye dalgalı kur politikası uygular görünüyor ama kura, en yanlış yoldan giderek döviz satışı yoluyla müdahale etmeye çalışıyor. Hatta zaman zaman döviz alım satımına vergi koyarak sermaye hareketlerine de dolaylı kısıtlamalar getiriyor. Bu müdahaleleri düşük dozlarda yaptığı ve doğrudan yapmadığı için sistem çökmüyor. TCMB’nin son kararı da bu uygulamanın devam ettiğini gösteriyor.
Özetle söylemek gerekirse sermaye hareketlerini serbest bırakmak yanlış bir karar değildi. Türkiye’nin değişen dünya düzeninde yerini alması gerekiyordu. Yanlışlık o değişikliğin gerektirdiği altyapıyı yaşama geçirememektedir.
Yazarlar
-
Erol KATIRCIOĞLUAKP’nin kutuplaştırıcı politikasının bir sonu var mı? 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENPasifik’te savaşın ayak sesleri 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANVietnam Neden Türkiye’den Çok Daha Mutlu? 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciDüştük bir kuyuya… 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanErdoğan’ın hepimize maliyet yaratan inatları 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANÖcalan Komisyonu havlu attı 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZMünih Konferansı’nda ABD-AB gerilimi ve Türkiye’nin Kürt eşiği 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTEski Türkiye 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolMÜSİAD’ın cibilliyeti? 18.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKÜslup sorundan daha derin 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANAksiyon müfettişliği 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞEşit yurttaşlık, hukuk üretememe, Tanzimat ve AB 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUSiyasal sorumluluk -1: Kaldırılması 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖcalan’a Özgürlük Komitesi; "Önderliğin Özgürlüğü Olmadan Ortadoğu’da Barış Olmaz"... 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRGülme ihtiyacı artıyor, gülme cesareti azalıyor: Toplumsal baskılar mizahın kamusal alanı daralttı m 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇEREmeklinin gözü Anayasa Mahkemesi’nde 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçaySeçimler yaklaşırken AKP’nin üçlü açmazı 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞANKARA NE YAPIYOR? 16.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
8.02.2026
6.02.2026
26.01.2026
21.01.2026
5.01.2026
2.01.2026
12.12.2025
9.12.2025
8.12.2025
2.12.2025