Ümit KIVANÇ
1996’ymış. Hatırlamıyorum tarihi. Çok zaman oldu, diyebilirim yalnızca. O zaman tanıştık. Ne istediğini bilen, nasıl yapacağını bilmeyen biriydi. İstediği benim de isteyeceğim bir şeydi, yardıma gittim. Gazeteyi tasarlarım, iki hafta çıkmasına yardımcı olurum, dedim.
Sanırım dört-dört buçuk ay geçirdim AGOS’ta. Herkes yeniydi, herkes tecrübesizdi. İki günlük işi dört-beş günde yapabiliyorduk, geceyarılarına kadar çalışıyor, boyuna sabahlıyorduk.
Daha önüne koyduğum logo alternatifleri arasından seçme yaparken kapışmaya başladık. Öyle bir inatçıydı ki.
Ben çoğu işte sinir bozucu bir profesyonelimdir. Kusur, biliyorum, gözüm işi görür, işi yapanları görmeyebilir. Oyun değildi, düpedüz gazete çıkarıyorduk. Dost ve düşman gözlerin üstünde olduğu bir gazete. Mükemmeliyetçilik, dakiklik gibi takıntıların elinde tutsak olan ben, sabaha karşı birden, o ana kadar yaptığımızı heba etmeye yolaçacak bir taleple ortaya çıkan acemi genel yayın yönetmenine kızıp duruyordum. Gazeteyi şu saate kadar göndermezsek basılamayacağı gibi acı gerçekleri öğrenmeye niyetli gözükmeyen, “Baba sen halledersin yaa…” diye yanaklarımı sıkıştıran bu adama, “Oğlum sen şehirli Ermeni falan değil Türk köylüsüsün,” diyordum birinci ayın sonunda. Daha sonra, onun “sözde Ermeni” olduğunu da dilime doladım. Birçok insana öyle tanıştırdım: “Hrant Dink. Sözde Ermeni” diye.
Birlikte çalıştığı insanları çok kızdırabilen bir yöneticiydi. Hiç mi hiç sistematik değildi. Disiplin altına girmekten doğal bir güdüyle kaçar görünüyordu.
Kalkıştığı işin her gün, her gece, hele gazetenin hazırlandığı günlerde her dakika, onu nasıl bir cendereye sokacağını öngörmemişti.
Öngörmemişti, derken, nasılını kastediyorum; yoksa, cenderenin ne olduğunu çoktan biliyordu zaten. İşte bu sayede, aslında pek kısa bir zaman içerisinde, yoktan, derli toplu bir gazete yaratmayı başardı.
AGOS’a, hele başlangıçta, çok kişinin emeği geçti. Onlar olmasa bu gazete çıkamazdı, denebilecek çok insan var. Ama AGOS’un ruhu Hrant’tı. Bu kelimeye yüklenebilecek bütün anlamlarla inat mı demek gerekir azim mi? Bilmiyorum. Ama AGOS’u yaşatanın Hrant’ın direnci olduğu inkâr edilemez.
Ve bu direnç çok sağlam bir kaynaktan besleniyordu.
Hrant’ı kaybettikten sonra onun bu memlekete sevgisine dair çok laf edildi. Çoğu doğrudur. Hrant’ı kaybettikten sonra onun Ermeni milliyetçileriyle de nasıl uğraştığına dair çok laf edildi. Bunlar da doğrudur.
Hrant, yaşama kuvvetini acıların bilediği bir hınçtan alan azınlık mensubu kimliğiyle bakmıyordu memleketine. Üstelik sadece devralınmış acılar değildi yaşama şevkini kavruklaştırabilecek düşman kuvvetler; kendi horlanma tecrübelerini de edinmişti. Bunlar yön vermiyordu ona. İnsanlar daha güzel yaşasın isteyenlerdendi. Acısını taşımayı göze almıştı. Üstüne giyip dolaşmak için değil, inkâr üstüne inkâr etse de, suçu örtbas etmenin yürek çarpıntısı yüzünden en beklenmedik zamanda eli ayağına dolanan çoğunluğa dert anlatmayı aklına koymuştu.
Evet, disiplin sevmez biriydi. Ama sorumluluk denen şeyin düşüncesinden çok duygusuna sahip olmasa, o sırat köprüsünde, kendi isteğiyle sırtına aldığı yükü bu kadar kollayarak nasıl yürüyebilirdi?
Hrant’ın bu yükü tarif edişi ve üslûbu, Türklerin Ermeni meselesini, Ermenilerin Türklerle meselesini çözebilmesi için, görebildiğim kadarıyla, şimdiye kadar ortaya çıkmış biricik sahici imkândı.
Televizyon tartışmalarında, onu köşeye sıkıştırmaktan başka amaç gütmeyen kıt akıllı zalimlere bile laf yetiştirmeye çabalarken gözlerinin dolup sesinin titremesi de bu üslûbun doğal parçasıydı, gece vakti gazete genel yayın yönetmeni odasından şort-fanilayla çıkıp terliklerini sürüye sürüye gelişi de.
Yakaladığını şap diye öpmesi de.
Genellikle kızdırdıktan kısa süre sonra.
Böyle bir anda ona, “Sen ahparik değil şappariksin!” dedim. Demez olaydım. Onu aramızdan nasıl cahilce, nasıl şuursuzca, sırf eğlence olsun diye kedi asan, kuş kafası koparan çocuk hainliğiyle çekip aldıklarını, ben de çekip gidene kadar mütemadiyen hatırlatacak bir simge kaldı ortada.
AGOS’un temiz pak bir şekilde çıkmasına katkıda bulunduğum için on yılı aşkın zamandır gizliden gizliye gurur duyuyorum. Öbür tarafta, “Hele gel bakalım, sen ne iyi işler yaptın dünyada?” diye sorduklarında ilk ağızda sayacağım şeylerden biri budur.
Şunu hemen ekleyeceğim ama: “Valla ben hayatın nasıl yürüdüğünü anlayabilmiş biri değilim. Üstüme gelmeyin, nereye koyacaksanız koyun.”
Açıklayayım.
Uzun zamandır AGOS’la ilgilenmiyordum. Çünkü bana göre nihayet bir yerde bir iş halledilmiş, rayına oturmuş gidiyordu. Başlangıçta bir ucundan tutmuş olanların pek çoğu olmadan da gazete çıkıyor, sürüyordu. Yaşıyordu.
Başlayamadan bitmiş, yarı yolda kalmış, akamete uğramış, uğratılmış onlarca girişimin içinde yeralmış biri değilseniz bu duyguyu anlayamazsınız. Size ihtiyaç duyulmuş bir işin siz olmadan da sürebiliyor olması, hayata karşı tam anlamıyla bir zaferdir, benim gibi, mütemadiyen ambulans, itfaiye vs. rollerine çıkmış biri için.
Arkamı dönmüştüm. AGOS orada, Hrant oradaydı. Yaşıyorlardı işte.
Şimdi biri yaşıyor.
“Kahpe” lafı, güya ırkçılığın olmadığı memleketimizde birileri için sık sık kullanılır. Aslında bu sıfatı hakkıyla hak eden, hayat bence. Arkanı dönmeye gelmiyor. Kesiveriyor bir damarını.
Hayat mı kabahatli, bundan da emin değilim. Belki kör bir öfkeye kapılmamak için kaçış yolu arıyorumdur.
Çünkü zaman, meselâ, kendi başına suçlu değildir. Biz onun içini doldurup tarih haline getirdiğimizde ne kadar kirli, ne kadar suçla dolu, ne kadar taşınmaz hale geliyor. Zamanı ölçüp biçip dilimlere bölüyor ve içinde yaşayacağımıza arkasından yetişmeye çalışıyoruz, bu yüzden de tatminsizlikten tatminsizliğe, telaştan umutsuzluğa sürükleniyoruz.
Hayat dediğimiz de, insana geçiş aşamasını tamamlayamamış yaratıkların her türlü saldırısına açık. Kendi tehdit altında değilken başkasının hayatına kast etme hakkını kendinde bulanların bir insan topluluğu oluşturması nasıl beklenebilir? Biz, hak ettiği bütün öteki sıfatlar bir yana, her şeyden önce millî olan eğitim sistemimiz aracılığıyla, ne tür canlılar yetiştiriyoruz? Donanımsız bırakıyoruz ki, kullanabilelim.
Bunlar mazeret olamaz; hayat yine de kahpe.
Onu terbiye etmek, kahpeliğini gidermek için Hrant’ınki gibi çabalar lâzım.
Ermeni soykırımı meselesini uluslararası alanda Türkiye’yi sıkıştırmak için kullanıyorlar. Güzel. Niye sıkışıyoruz ki? Biz çalmadıysak, kaçıp saklanmamıza gerek yok.
Hrant’ın katledilmesinden sonra, geriye doğru eşik atladık. Hrant, “1915 metrelik çukurdan” çıkarmaya çalışıyordu insanları. Biz niye uzaklaşacağımıza çukurun ağzına doğru adım atıyoruz?
Gerisini Dostoyevski getirmeli belki de.
Hrant’ı öldürmek, hem Türklerin hem Ermenilerin geleceğine karşı bugün işlenebilecek en ağır suçtu. İşlendi. Şimdi çoğunluk bir de bu suçu inkâr gayretinin ağırlığı altında ezilecek. Çünkü suçun ağırlığı, taşınamaz bir ağırlık. Vaktiyle bize yaptıkları gibi, biz de doğmamış çocuklarımıza böyle bir uğursuz miras bırakıyoruz.

Hrant’ı, söylemediği ve asla söylemeyeceği, söylemediği bilirkişiler, başsavcılar tarafından doğrulanmış sözleri söylediği için mahkûm edebilmek, doğa yasalarına döndükçe safra haline gelen, adına vicdan dediğimiz insanlık şartım anayasa dışında bırakmadan olmazdı. İnsanı insan yapan, tek başına bilinç değildir. Vicdanın sarmalamadığı bilinçle, atom bombası yapar, yoksulları ebediyen yoksul bırakacak ve buna razı edecek düzenekler kurar ya da iyi planlanmış cinayetler işleriz. Bunlar bazen toplu kıyım biçiminde olur bazen bir insanı sokak ortasında ensesinden vurarak.
Aslında sırf bilinç bile, Hrant’ı öldürmekle Türkiye’nin ne kaybettiğini anlamaya yetebilirdi. Kör güdülerle iğdiş edilmiş olmasa.
Maalesef böyle, iğdiş edilmiş.
Bilinç, iğdiş edilebilen bir şeydir.
Vicdansa, iğdiş miğdiş edilmez. Ancak fırlatır atarsınız.
Türkiye’nin sorunu akılla değil. Aklı bozan, beşikten mezara kadar süren millî eğitim. Bu düzeltilebilir pekâlâ.
Türkiye’nin sorunu, esas iktidar mevkilerine vicdanı bir yana bırakmadan çıkılamıyor oluşu. Hükümetten bahsetmiyorum. Hükümet ne ki?
Esas iktidar mevkileri, katillerin bayrak önünde klibinin çekildiği yerlerden bizim göremediğimiz hatlarla ulaşılan ve asla sanıldığı gibi karanlık dehlizler falan olmayıp, floresan veya tasarruf ampulleriyle donatılmış bürolardır.
Bunları yerle bir etmek de iş değildir aslında, insanın üçüncü şartı ezilip hurdahaş edilmiş olmasa. Cesaretten bahsediyorum.
Tıpkı bilinç gibi, vicdanla birleşmediğinde insanı sadece basitçe hayvan yapmakla kalmayacak, ondan canavar yaratacak güç, cesaret.
Devlet politikasının aslî önceliği yurdu korumak falan değil. Toplumdan cesareti söküp atmak. Kaynaklarını kurutmak.
Bu yüzden de Hrant’a çok diş bilemişlerdir. Fransızların utanç verici “sözde” yasasına direnirken gördüklerinde, “Eyvah,” demişlerdir. Bu “eyvah”, kendini fısıltıya mahkûm etmiş bir toplumun içinden bas bas bağıran bir adamın çıktığını gördüklerinde dillerinden dökülen “eyvah” tan daha okkalı olmalıdır.
Masasının üstü Hrant kadar dağınık birinin böylesine ölümcül bir siyaset hattında bu kadar dosdoğru yürüyebildigine inanmak zor.
Şöyle düşünebiliriz belki: Her şeyi de o kadar ince ince planlayıp yapmıyordu; içinden öyle geliyordu.
Tam da bu yüzden eşi zor bulunur cinsten bir enerji yayılıyordu ondan etrafa.
Hrant’ı kaybettikten sonra onun “samimiyeti” üzerine çok laf edildi. Buna verdiğim anlam yukarıdaki gibidir.
Şunu tekrarlamak isterim: Yirmi birinci yüzyılda kendini kendine metal direkli dev bayraklarla ispata çalışan Türkiye, ne kaybettiğini anlamaktan acizdir.
Hrant ve AGOS birlikte yaşıyorken Türkiye daha zengindi, daha da zengin olabilirdi.
Artık sadece biri yaşıyor.
AGOS’a omuz vermeye çalışıyoruz şimdi. Orası hemen hep kalabalık. Ama içeride bir gürültü eksik. Kahkahası da bağırıp çağırması da koridorları odaları dolduran biri eksik.
Ve bu eksiklik nasıl hissediliyor biliyor musunuz… Tarif edemem.
Hrant’ın inadı bari kalmış olsun koridorlarda.
Ben o Pangaltı-Osmanbey arasının kaldırımlarını oldum olası hiç sevmedim zaten.
Kaynak: Birikim, Sayı 214, Şubat 2007
Yazarlar
-
Mümtazer TÜRKÖNEBölücüler ve Ülkücüler 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ocaktan2026’da deliler çağına karşı bir umut ışığı yanar mı? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKara bir yıl 2025 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünGemini’ye göre 2026’da Türkiye… 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciOkudukça yoksullaşan bir ülkeyiz 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKErken Cumhuriyet dönemi eleştirileri: Revizyonizm mi, Türk usülü “woke” mu? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİVicdansız senenin kelimesi dijital vicdanmış 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026’ya Girerken; Barış, Demokratik Toplum ve Enternasyonal Özgürlük Yürüyüşü... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHavf ve reca arasında yeni bir yıla... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENNasıl anılmak isterdiniz? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORU2026: Beklentiler, beklentiler… 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNAfrika Boynuzu’ndaki oyun: İsrail kime şah çekti? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUÇözüm için mücadele demokrasi için mücadeledir 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTürkiye’ye özgü sürecin muhasebesi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRUyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…" 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLeyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞYENİ YILDA DA KURU EKMEK BİZİ BEKLİYOR… 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTBir fotoğraf karesinden çok daha ötesi... 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇER23 yılın en kötüsü 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİktidar medyası infilak etti 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞUlus devlet, milli egemenlik, çevre, insan hakları, uyuşturucu ve Venezuela 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALRTÜK ve basın özgürlüğüne geçit yok… 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal CAN2025 giderken 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENRaporların Gösterdiği 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraYılın Kelimesi 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUÜlke siyasetin neresinde, hangi evresinde? 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuSuriye, güvenlik ve 15 milyon bağımlı… 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalSovyetler ve Bookchin 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN100 Bin Dolar Kazanan “Yeni Yoksul” Mu? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğlu‘Entegre strateji’ varsa, niye tek yönünü görüyoruz? 25.12.2025 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKomisyonda uzlaşma çıkmazsa süreç yine de ilerler mi? 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Doğu ErgilGüvenlikten kimliğe, inkârdan yurttaşlığa 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİSekülerleşme sorunu veya Müslümanlar nasıl modernleşecek? 23.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayPax Americana sonrası Almanya: Yeşil dönüşümden askeri Keynesçiliğe 21.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAK Parti hariç herkes CHP 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarThank you Ahmed 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakNüfusumuz dibe vururken! 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENGüney Amerika’da büyüyen gölge 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Berrin Sönmezİktidar politikası ters mi tepiyor, tersine mi işletiliyor? 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRBu durumda AİHM yetkilileri de Trump’tan yardım istesin… 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrta sınıf nereye gitti? 12.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANBahis oynayan bakan kim?.. CASUS KİM?.. 12.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKİmralı için CHP’yi sıkıştırmaya gerek var mı? 5.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRPOLEMİK SENDROMDA 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürkiye İçin Irak Peşmergeleri Sorun Olmuyor da Rojava neden Sorun! 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKEve siyaset için dönüş öncesi bir mıntıka temizliği gerek 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMABD’de bir şeyler oluyor: Nick Fuentes 30.11.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP modernizmi ve faşizmi... 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Ali TürerÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ? 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYAİmamoğlu'na istenen 23 asırlık tarihi ceza: Roma İmparatorluğu kurulduğunda hapse girseydi hala ceza 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDEN"Arananlar" zulmü ne zaman son bulacak? 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunYazmak, ciddi bir iştir 28.09.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNÖcalan, Erdoğan’a “Seni yine başkan yaptırırız” sözü mü veriyor? 11.09.2025 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANTürkiye’de ve Yunanistan’da Aleviler – Yeni Bir Tablo 1.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakKadife eldiven zamanı 10.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları

























































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024