Ümit KIVANÇ
Kovit-19 salgını konusunda Türkiye’yi yönetenlerin bugüne kadarki kararları ve uygulamaları, gerçek bir ulusal sorun ve birçok kişinin yargılanmasını gerektiren suçlar içeriyor. Eğer hemen bütün hayatî konuların toplumca düşünülmesini taşınılmasını engelleyen o ceberrut işi bahane, hayatta tek mevzuda bahane olmaktan çıkıp ciddîye alınır sebep kimliği edinebilecekse, o da bu. “Millî Güvenlik” ve bu defa bolca şekerin üzerine krema ilavesi mahiyetinde yanına katılan “Ulusal Çıkar”ın birlikte yarattığı ortam, evet, iç bayıcı, mide bulandırıcı; lâkin bu defa bu kavramları ortaya sürmeyi meşru kılan iktidar zafiyeti var ortada. Ve hepimiz biliyoruz ki, bu zafiyet, dizginsiz tahakküm iştah ve afiyetinin mahsûlüdür. Yani zafiyet değil marifetten sözetmeliyiz.
“Millî Güvenlik”in “Millî”sinin milleti değil yalnız devleti ifade ettiği, “Ulusal Çıkar” deyince çıkarından bahsedilenin de ulus falan değil, ulusa hükmederek çıkarını koruma-geliştirme kudretine sahip zümreler olduğu hepimizin mâlûmu. Hangimizin bunu söyleyeceği, hangimizin saklayacağı, konjonktüre ve esas olarak iktidarda kimin bulunduğuna bağlı. Fakat muktedirlerle ilişkisi nasıl olursa olsun herkes bilir ki, her iki kavram da toplumun kaderine dair kararlara toplumun kendisini yaklaştırmamak için tedavüldedir.
Oysa millî güvenlik ve ulusal çıkar diye birşeyler elbette var ve hepimizi ilgilendiriyor. Onlar ilgilendiriyor, tamam da, bizim onlarla ilgilenebilmemiz için siyasetin konusu olmaları gerekiyor. Yani siyasî partiler, hareketler, zihni fikir üreten, ağzı laf yapanlar, ülkenin millî güvenliğinin nasıl daha iyi sağlanacağına, ulusal çıkarların nasıl korunup geliştirileceğine dair farklı yaklaşımlarını, önerilerini çarpıştıracaklar ki, siyaset olsun.
Fakat bizim toplumumuz siyasetin bu aslî alanlarına adımını atmaya kalktığı anda cezalandırılacağını bilir. Hem bu yüzden hem her türlü ilahın yerine devleti geçirmenin hikmetine inanmışlık yüzünden hem de bazı adımların bedelinin birilerinin gelip bacaklarını kırması olduğunu bilecek kadar yaşamışlık görmüşlük yüzünden, herhangi bir mevzunun bu iki kavramdan birine iliştiği hissedildiği anda herkes bunlardan uzak durur. “Höyt, Ulusal Çıkar o!” diye haykırıldığında, “Şşşt! Çek ulan elini oradan, Millî Güvenlik orası!” diye bağırıldığında işin bitmiştir. Çünkü haykırılması, bağırılması bile gerekmeksizin bu aşağılayıcı oyuna katılmak, ömrünü devletin hışmını üzerine çekmeden tamamlayabilmenin önkoşuludur.
Tabiî aynı tedbir ve çekincelerin siyasetçiler, siyasî partiler için de geçerli oluşu, bireylerin nemelazım sağduyusunun yolaçtıklarıyla kıyaslanmayacak çapta sonuçlar doğurur: Siyaset, yapılması gereken alanın onda birine sıkışır ve esas meselelerin hiçbirini içermez. Önüne dosya koyarlar, kanlısı kansızı her türlü sabotajı yaparlar, şehrini başına yıkarlar, artık kimsen ona göre…
Virüs salgını ve buna karşı ne yapılacağı, şüphesiz “ulusal” çapta meseledir. Daracık muktedir çevresi dışında kimsenin erişemediği odalarda, kimsenin öğrenemediği gerekçelerle alınan fakat herkesin uymak zorunda olduğu kurallar, bizim ülkemiz için tipik olanın da ötesinde “millî güvenlik” ve “ulusal çıkar” manzaraları yarattı.
'BİLİM KURULU' MUAMMASI
Karşımıza “bilim kurulu” diye sahiden bu işteki “bilim” unsurunu temsil edebileceği görülen birileri çıkarıldı. Basitçe, hiçbirimiz, hangi kararın bu kurulun yetkisinde olduğunu uzun süre bilmedik. Böyle bir kurulun varlığının bilinmesinin tek etkisi, yönetenlerin kararları bu bilimciler heyetinin önerileri doğrultusunda aldığı yanılsamasını yaratmak oldu. Ancak mevcut yönetim tarzımız, baştaki tek-adam dışında birilerinin -bırakın sahiden almasını- karar alıyor gözükmesini bile kaldıramıyor. Bu yüzden orada, tepede, nasıl bir ilişkinin kurulduğunu asla anlayamadık. Günün birinde, bilim kurulunun -en azından bazı üyelerinin- bazı karar ve uygulamaları doğru bulmuyor olabileceğine dair sızıntılar arttığında, sağlık bakanı çıkıp, açıkça, bilim kurulunun karar yetkisinin bulunmadığını söyledi. Bütün bu süre boyunca, bilim kurulundan kimsenin -şeklen değil, içerikçe- açık-net itirazına, hele -bünyemize yabancı bir Japon âdeti olduğu için belki de asla beklemememiz gereken- istifasına şahit olmadık.
Oysa bazı hekim dostlarımız, bilim kurulundaki meslektaşlarının uzmanlığına güvenilebilecek kimseler oluşlarına dayanarak, salgına karşı mücadelenin bizim koşullarımıza göre nisbeten düzgün yürütülebileceğini umduklarını söylemişlerdi başlangıçta. Gördüğümüz nedir? Ölüm istatistiği düşürebilmek için 65 yaş üstüne uygulanan aşağılayıcı ayrımcılığı, devlet masrafa girmesin diye ergen yaştaki çocukların bütün gün eve tıkılmasının yolaçacağı vahim problemleri görmezden gelen, milyonlarca işçinin hayatının gözen çıkarılmasını dert etmeyen birtakım bilim insanları! Eğer böyle değilse, itirazın belirtisi nerede? Kimseye haksızlık etmek istemeyiz (herkesi bağlamayayım, ufak bir azınlık grup olarak istemeyiz yani), ancak bu bilim kurulunda yeralan herkes, sadece sağlık sorunundan da ibaret olmayan devâsâ bir toplumsal sorunda, yalnız ve yalnız muktedir çıkarı ve devlet otoritesi korumaya yönelik olarak yürütülen uygulamadan sorumlu hale düştü. İlle kavga kıyamet rezalet çıkartılması gerekmiyordu ki! Nazik dille de dikkat çekilebilirdi yapılan yanlışlara.
Şimdi sosyal-demokrat veya liberal usûlü ara bulmacı zihniyet şöyle itirazları besleyebilir: Canım, belki toplantılarda falan söylüyorlardı eleştirilerini, ama işte, mâlûm, tek-adam, vesaire…
Bize ne? Sahiden bize ne? Çünkü olan oldu. Bizzat bilim insanlarının “şöyle yapmazsak şöyle olur” dediği her şey olmakta.
SORUMLULUK ALANI
Çünkü devletin imkânları böyle bir felaket durumunda toplumu, insanları korumaya değil, muktedirler zümresinin hakimiyet araçlarını güçlendirmeye, o zümreyi besleyen çıkar çarkını büyütmeye, yurttaşlar üzerindeki denetim-gözetim ağını yaygınlaştırıp derinleştirmeye, iç güvenlik aygıtını daha da daha da daha da büyütüp silahlandırmaya, silaha, savaşa, yabancı ülke topraklarında ordular kurup donatmaya ve bir türlü tasarruf edilemeyen her türlü “itibar”a harcanıyor. İşte bu, bütün boyutlarıyla siyasetin konusu olması gereken, gerçek millî güvenlik ve ulusal çıkar sorunudur.
Gerekli tedbirin alınmayışının sebepleri elbette bilim kurulunun sorunu değil. Ama alınmayışının sonuçları doğrudan onların sorumluluk alanına giriyor.
Tıpkı “ulusal çıkar” bahanesiyle aylar boyunca hepimize yalan söylenmesi gibi. Bunun farkında mı değildiler? Biliyor idiyseler, buna ne uğruna katlandılar? Deprem yardımıyla uğraşırken, bazı acil durumlarda, yetkili insanların gözümüzün önünde halka yalan söyleyişlerine tanık oluyor, sesimizi çıkarmıyorduk. Diyelim kaymakam, söz vermişti, şuradaki çadırkente kepçe gönderecekti, ses etmeyelim, yollasın da insanların işi görülsün, varsın yalan söylesin, ne yapalım, falan diyorduk. Bilim kurulu böyle bir yaklaşımla mı davrandı? Sesini çıkarmadan orada oturup, hepimize yalan söylenişini mi izledi? Zaten tedbirsizliğe, şuursuzluğa bunca meyyal ahalimizi ürkütmeyecek şekilde çizilen tablonun salgının yayılma hızını katlayışı karşısında ne hissettiler, ne düşündüler?
Di’li geçmişle konuşuyoruz, çünkü artık bunların önemi kalmadı.
Türkiye’yi yönetenler salgın politikasına ilişkin şöyle ilkeler benimsediler, gördüğümüz üzre: (1) Hasta sayısı, özellikle ölü sayısı az gösterilecek. (2) Parasız her türlü hizmetten olabildiğince kaçınılacak, (3) Uzun boylu kapanmaya girişilmeyecek.
Bunların gerisinde yatanları da şöyle özetleyebiliriz, anlayabildiğimiz kadarıyla: (1) Muktedirler, ayrıcalıklılar, zenginler, sesi çok çıkacak, mesele yaratacak kalburüstü ahali büyük kayıp vermeyecektir, (2) Hastalıktan yoksullar (işçiler!) öldü diye toplumdaki siyasî dengeler fazlaca oynamaz, hele devlete bağlılık azalmaz, (3) Devlet imkânlarının kullanılışındaki öncelik alanlarıyla oynamak iktidar yapısını tehlikeye sokar, buna gerek yok, (4) Yine de propaganda önemli, infiale meydan verilmemeli: başarı izlenimi için salgının yaygınlığını ve ölü sayılarını az göstermeliyiz.
Normal olarak, şunları sayıp dökünce akla şöyle sorular gelmeli: Peki bu böyle gider mi? Nereye kadar gider? Yerli-millî felsefemizde bu sorulara zaten pek yer yoktu, iç-dış bütün politikaların yalnız iktidarın bekâsına hasredildiği son birkaç yıldır “uzun vade” kavramı anca ertesi sabah namazına kadar uzanabildiğinden hiç yer kalmadı. “Gitmezse o vakit düşünürüz.” Budur. Evet, bu kadar. Sahiden böyle olduğuna inanmayan, başından sonuna S-400’ler macerasını gözünün önüne getirsin. (Bu açıdan zorlanmayacak, çünkü şimdi ABD yaptırımlarıyla birlikte mevzu daha da ilginç şekillerde, sahiden ötesinin berisinin hiç mi hiç düşünülmediğini kanıtlayarak tekrar ortaya geliyor.)
Toparlayayım: Toplumu koruma dışında, bambaşka amaçlarla bize yalan söylendi. Bu tutum salgının daha da yayılmasına yolaçtı. Devlet imkânları vatandaşı korumak için seferber edilmedi, edilmiyor. (Burada da işyerlerinin, sermayelerin el değiştirmesi gibi çirkin emeller güdülüyor mu, açıkçası şüphelenmek hakkımız.) Yani ortada üç suç var: (1) Yalan, (2) Fazladan hastalık ve ölüme yolaçma, (3) Vatandaşı riske atma.
(Güya politik olsun diye yapılırken apolitikliğe sürükleyen, felaket tellallığının ötesine geçemeyen kendini ispat ayinlerinden birini daha düzenleme peşinde değilim, bunları yazarken. Bilim kurulunun bu sürece katılış tarzının beni özellikle üzdüğünü belirterek bitirmek isterim. Bireysel iyilik-kötülük dışında bir meseleden bahsettiğimiz umarım açıktır.)
Yazarlar
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
















































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024