Alper GÖRMÜŞ
Duygu Asena’nın yalnız hayatı başlamıştı artık. Aslında buradan itibaren yaklaşık bir on yılı atlayıp, olgunlaşma ve ‘kendi’ olma sürecini yaşadığı Kadınca yıllarına uzanabiliriz. Zaten Duygu Asena’nın kadın mücadelesindeki önemi ve anlamı da oradan itibaren başlar. Fakat yine de, yirmilerinin ilk yıllarını verdiği Hürriyet-Kelebek’teki gazetecilik serüvenine, daha doğrusu orada yaşadığı tatsız maceraya bir göz atmamız isabetli olacaktır. Çünkü bu tecrübe, toplumda geçerli geleneksel ahlâk anlayışının ikiyüzlülüğü konusunda onun için bir öğretmen işlevi görecek, mücadele yıllarının bir bölümünü bu ikiyüzlülükle mücadeleye adayacaktır.
Yirmili yıllarının başında, Kelebek’te ‘Şirin’ imzasıyla yazılar yazmaktadır Duygu Asena. Format, sıradan insanların gündelik hayatlarında ne yaşanıyorsa, ‘Şirin’ olarak onları yaşamak ve sonra oturup yazmaktır. Türkiye’nin en büyük gazetesinin ekinde sürekli olarak fotoğrafları yayımlanan genç bir kız... Bir süre sonra sokakta ‘Şirin’ adıyla çağrılacaktır.
Duygu Asena evlidir ama, gazetede tıpkı kendisi gibi evli olan Murat adlı bir başka gazeteciye âşık olmuştur. Çocukluğunun evinde yaptığı gibi yalan söylemez ama. Bir süre sonra durumu kocasına açar ve ayrılmak istediğini söyler. Murat da aynı şeyi yapar. Yani aslında ahlaken kınanacak değil, takdir edilecek bir durum vardır ortada. Fakat ikilinin dürüstlüğü değil, ‘ahlaksızlığı’ öne çıkar gazetede, herkes onlara karşı cephe alır:
“Gizli, yasak bir ilişki ama her şey de ortada! Neredeyse herkesin gözü üstümüzde. Nezih Demirkent (dönemin Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni –A. G.) ikide bir çağırıyor beni, ‘bırakacaksın’ diye masaya yumruğunu vuruyor.
“Bendeyse şöyle bir şey var. Hangi konuda, kim olursa olsun, birisi bana ‘yapma’ derse, ben ısrar ederim; yapacağım! Bana bunu yasaklayamazsın. Kötü bir şey yapmıyorum. Aşk yüce bir şey ve seviyorum. Yalancılık da yapmıyorum, söylemişim her şeyi açıkça... O zaman sen bana neden karışıyorsun (...) Sadece Nezih Bey değil, çalışma arkadaşlarım, özellikle kadınlar bana tavır almaya başlamıştı. Bu daha kırıcı ve öfkelendiriciydi.”
Bu hikâye, Duygu Asena’nın işten çıkartılmasıyla sonuçlandı ve sonradan yazdıklarından da anlaşılabileceği gibi zihninde yeni sorgulamalara yol açtı.
Arada, yani 1978 sonbaharına gelinceye kadar biraz gazetecilik biraz da önceden sözünü ettiğim reklamcılık var. Ercan Arıklı’nın “Kadınca adında bir dergi çıkartıyorum, yazıişleri müdürüm ol!” teklifi işte o sonbaharda, Duygu Asena 32 yaşındayken gelir.
‘Çok ciddi, tutmaz bu!’
Derginin yayın yönetmeni, Vakko’nun stilisti olan bir modacıydı (Necla Seyhun). Onun ‘kadınca’dan anladığıyla Duygu Asena’nın anladığı arasında dağlar kadar fark vardı. Hoş, Asena da henüz bir arayış, tanıma, anlama, öğrenme dönemindeydi ama Türkiye’deki kadınların hiç değilse Necla Seyhun’un sınırlarını çizdiğinden daha geniş bir ilgilerinin olduğunu sezebiliyordu:
“Elbise patronları, kalıplar, moda haberleri, yazıları falan getiriyor. Dergiye neredeyse hiç uğramıyordu. Her iş benim üstümde. Ama birkaç ay sonra Necla Hanım benim yaptığım dergiyi ‘bayağı’ buldu ve bırakıp gitti. Neymiş, seks meks yazıları koyuyormuşum. ‘Ercan, bu bayağılaşıyor’ dedi ve ayrıldı.”
12 Eylül 1980 darbesinin gerçekleştiği döremde, Duygu Asena kendi deyişiyle ‘el yordamıyla’ Türkiye’deki kadın sorununa dair bir şeyler koyuyordu dergiye. 12 Eylül, “hayatın her alanına sirayet ettiği, başka hiçbir alana izin ve imkân vermediği için ‘siyaset’ olmaktan çıkmış siyaset”e son vererek, başka birçok şey gibi kadın hareketinin doğuşunun da yolunu açmıştı. Duygu Asena da aynı görüşteydi:
“Şunu söylemek lazım: 12 Eylül darbesi etkili olmuştur kadın hareketinin doğuşunda. Darbe sonrasında her türlü politik faaliyet yasaklandı. Muhalefet yasak, siyaset yasak. Solcu, entelektüel kadınlar biraz da bu yasak döneminde kendi kimliklerini sorguladılar ve tartıştılar. Biz de o dönemde el yordamıyla bir şeyler yapıyorduk, kadın hakları, eşitliği, özgürlüğü için ve bu tuttu.”
Oysa Ercan Arıklı ‘tutmayacağını’ düşünüyordu:
“Başlangıçta, 1980-1981’de daha feminizm lafı bile etmeden, ‘Çalışan Kadınlar Kendinizi Sömürtmeyin’ lafını kapağa çıkarttığım için kızdı, karşı çıktı. ‘kadın özgürlüğü falan, ciddi şeyler bunlar, Batı’da az satar, burada hiç tutmaz, yapma böyle şeyler’ dedi. Ama baktı ki, biz o tarz gittikçe satışlar 17-18 binden 50-60 binlere tırmanıyor, sürekli tiraj alıyoruz, bir daha karışmadı.”
Kadınca’nın başlarında feminizmle ilgili hemen hemen hiçbir şey bilmiyordu. Bu bir anlamda avantajdı onun için; ‘topraktan, hayattan’ öğrendikleriyle yürüyor, böylece kadınların hakiki sorunlarının alanıyla temas kurabiliyordu.
Onun bu yanını en iyi takdir edenlerden biri de, feminist hareketin önde gelen isimlerinden Ayşe Düzkan’dı. Ölümünün hemen ardından şöyle yazmıştı:
“Duygu, O dönem için çok radikal olan bir fikrin popülerleşmesini sağladı. Kendisi bir mitinge bile gelmemiştir ama ondan çok daha önemli bir şey yaptı; feminizmi her kadının hayatına soktu. (...) En önemlisi de Duygu bu gerçekleri el yordamıyla bulmuştu. Akademik ya da sol mücadele içinden gelen kadınlardan bu yönüyle ayrılıyordu. Çok doğaldı. Duygu, kadın hareketi içinde bir tür kalkan gibiydi. Feminizmin kamuya en açık yüzüydü. İlk saldırılar önce ona yapılırdı. (...) Duygu Asena, geçtiğimiz yüzyılda Türkiye’nin çehresini değiştiren kadınlardan biri oldu.”
Feministlerden epeyce farklı bir yerde duruyordu, fakat birileri hiç gecikmeden, o dönemde pejoratif bir anlamla yaygınlaştırılan ‘feminist’ etiketini vurmuştu Duygu Asena’ya; hatta feminizmin lideriydi!
O günleri, “Feminizm nedir bilmiyorsun ama birileri senin feminist olduğunu biliyor” diye anlatıyor.
Feministlerin mücadele yöntemlerinin, kendi temasta olduğu dertli kadınları kadın mücadelesinin içine çekebileceğine inanmıyordu:
“O dönem yükselen bir feminist akım vardı. İşte mor iğneler, sarkıntılığa karşı eylemler, kahvehane basmalar, ‘Geceler Bizimdir’ sloganıyla toplu kadın gezmeleri falan. Biz hiçbir zaman onların içinde yer almadık ama haberlerini yaptık.”
Bir ‘siyasi yayın’ olarak Kadınca dergisi
Asena, o ilk yıllarda kendisinin de ilk kez öğrenip çok şaşırdığı yasa maddeleriyle uğraşmanın daha doğru olacağını düşünüyordu:
“Türk Ceza Kanunu’nun bugün tartışılan bütün maddelerini yirmi beş yıl önce biliyordum ben. Bu konularla ilgilenen kadınlar geliyor, Medeni Kanun’dan söz ediyorlar. Birbakıyorsun ki kadınlara her şey yasak... Medeni Kanun’un önceki haline göre çocuk aldırmak bile kocanın iznine bağlı. Kadının bedeni kendine ait değil! Kadınca’da çalışırken öğreniyorum bunları...
(...)
“Türk Ceza Kanunu’nu alıp o ‘cinsel’ suç maddelerini okudum mesela. Yirmi beş yıl öncesinden söz ediyorum. Tecavüz suçlarının nasıl tarif edildiğini görüyorsun, şaşırıyorsun.Tecavüzcüsüyle evlenme var orada, yazıyor... Okuyorsun, şaşırıyorsun. İsyan ediyorsun. Bunları o dönemlerde yazdım. Bir Allah’ın kulu ilgilenmiyordu. Hiç ama hiç kimse...”
Haklıydı; bunlar ancak on beş sene, yirmi sene sonra gündem olacak, bütün gazeteciler konuyu tartışmaya açacaklardı.
O zamanlar, ne yazık ki ‘kadınların güzellik problemleriyle’ (de) uğraşıyor diye Kadıncakınanmış, kadınların hakiki sorunlarını gündemleştirme çabaları da böylece güme gitmişti; çoğu diyelim...
Sol-feminizm Kadınca’yı küçümsemeye devam etsin, derginin gerçek hayatta yarattığı etki büyümeye devam ediyordu. İş, erkeklerin evde Kadınca’yı yasaklama noktasına bile gelmişti:
“Dergiye gelen mektuplardan biliyor, öğreniyorduk ki, birçok evde Kadınca dergisi yasaklanmıştı. Babalar kızlarına, abiler bacılarına, kocalar karılarına yasakladılar Kadınca’yı. Yasal ve evet, ticari bir yayın yapıyorduk. Ama Anadolu’da çoğu evde, hatta büyük şehirlerde bile siyasi yayın muamelesi görüyorduk. Sansürleniyor, yasaklanıyorduk.”
Aslında bunda şaşıracak bir şey yoktu. Kadınca, erkek dünyası açısından tabii ki siyasi bir dergiydi ve doğal olarak öyle muamele görüyordu. Üstelik kadınlara ‘siyasi bilinç taşıma’ işini onlara hiç yabancı gelmeyecek bir tarzda, onların hayatının içinden ve onların diliyle yürütüyordu. Belki de Ayşe Düzkan’ın “Duygu, feminizmin kamuya en açık yüzüydü. İlk saldırılar önce ona yapılırdı” değerlendirmesi asıl anlamını burada buluyordu.
Kadınca: Öğrenen ve paylaşan bir dergi
Kadınca ile dönemin feminist edebiyatı arasındaki tevazu farkını görmemek mümkün değildi. Kadınca’da, bir şeyleri yeni öğrenenlerin sevincini ve bunu başkalarıyla paylaşmanın mutluluğunu yansıtan bir hava vardı, dönemin feminist yayınlarında ise racon kesen bir hava... Birincisi ‘öğreniyorum, gel birlikte öğrenelim’, ikincisi, ‘biliyorum ve sana öğreteceğim’ der gibiydi.
Kadınca’yı kadınlar nezdinde ‘sıcak’ ve ‘içine girilebilir’ kılan bir başka nokta, onların gündelik hayatlarıyla uyum içinde olması, hayatlarını sorgulamaması ve sorunlarını küçümsememesiydi. Siyaset alanından bir benzetme yapmak gerekirse, Kadınca’nın tavrıyla dönemin feminist tavrı arasında, ‘halkçı’ muhafazakâr siyasetçiler ile ‘devletçi’ sol-sosyal demokrat siyasetçiler arasındakine benzer bir fark vardı.
‘Elite’ parantezi
Tam burada bir parantez açmak, Duygu Asena ve ekibinin, Ercan Arıklı’nın Gelişim Yayınları’nı satmasından sonra geçtikleri (1992) Milliyet grubundaki Elite dergisi macerasına bir göz atmak iyi olacak.
Asena ve ekibi Elite’ten önce Kim adlı bir kadın dergisi, sonra da Negatif adlı bir gençlik dergisi çıkardılar. Kim, Kadınca kadar olmasa da başarılı bir dergiydi, Negatif de öyle. Fakat Elite tam anlamıyla yere çakılan bir dergi olmuştu:
“Kim’in hemen peşinden mevsimlik, üç ayda bir çıkarmayı planladığımız Elite diye bir dergi yayımladık. (...) Kadınca’daki ortalama okurumuzdan sofistike, biraz daha üst sınıftan bir kadın tipi vardı. Daha entelektüel, daha Batılı, kariyeri, düzeni yerinde, her bakımdan daha az dertli, daha az sorunlu. Şimdiki moda deyişle, trendy... Onları düşünerek hazırlamıştık Elite’i.
“Ya biz onları yeterince tanımıyorduk ya da daha klas, daha soft bir dergi talep eden o farklı kadınlar sözlerinde, taleplerinde samimi değillerdi, ya da başka bir şey. Elite hiç ama hiç tutmadı. Gerçi ben de dergiyi yaparken tedirgindim. Bildiğim ama çok da tanımadığım bir kesime seslendiğimin farkındaydım.”
Bu derginin neden ‘tutmadığında’ bence anlaşılmayacak bir şey yok. Bunun içinKadınca’nın neden ‘tuttuğuna’ bakmak yeter. Kadınca ‘doğal’dı, toplumda gerçek bir ihtiyaca karşılık geliyordu, Elite ise bir ‘proje’ydi. Biri ne kadar samimi ise öbürü o kadar samimiyetsizdi.
Kadının Adı Yok: Aynı kader
Kadınca’nın en parlak yıllarına denk düşen Kadının Adı Yok, iki açıdan Kadınca ile aynı kaderi paylaştı: Kitap, gerçek dertleri olan gerçek kadınlar tarafından selamlanırken, o dertlerle uğraşmayı seviye düşürücü bir şeymiş gibi algılayanlar tarafından küçümsendi:
“Kadın edebiyatçıların, yazarların yüzde doksanı, hakarete varan ifadeler kullandılar benim için, kitabım için. Dost olduklarım bile selamı kestiler. Kelebek’ten kovuluşumdaki ‘iffetsizlik’ suçlamasını bir kere daha yaşıyordum adeta. Karşılaştığımız her yerde vebalıymışım gibi yüzlerini çeviriyorlardı.
“Kokteyllere gidiyorum mesela, karşıdan gelen gazeteci, edebiyatçı yazarlar beni görünce yollarını değiştiriyorlardı. Böyle bir düşmanlık. Düşük, kötü kadın muamelesi. (Burada iki kadın yazardan, adlarını anarak söz ediyor -A. G.). “Erkekleri ve gazeteleri anlatmaya gerek yok zaten. Türkiye’de gerek basın, gerek edebiyat çevresinde değil kadınların, hiç kimsenin böyle bir tavırla karşılaştığını sanmıyorum. Benim yerimde başkası olsa, bu defteri kapatır, köşesine çekilirdi.”
Bu ağır, neredeyse nefrete varan tepkide, toplumun sadece ‘dinî gericiiğin etkisi altındaki, bilinçlenmemiş, aydınlanmamış’ kesimlerinin sorunu olarak görülmek istenen kimi geleneksel sorunların (mesela kadına şiddet) aslında ‘modern-laik’ kesimlerin de sorunu olduğunu fâş etmesinin de payı olabilir mi?
Kadın’ın Adı Yok’u hangi sâiklerle kalame aldığını anlatırken şöyle yazmıştı:
“Biliyordum ki, tüm kadınlar babalarından, kocalarından, analarından yana dertli... Patronlar, doktorlar, sevgililer, işte ya da hayatın herhangi bir sahasında, herhangi bir anında karşılaştığın insanlarla da sorun yaşanıyor. Modern çevrelerin içinde de gelenek baskısı var.”
2004’te kaleme aldığı “Özgür kadın dayak yer mi?” başlıklı makaleyi, bu konudaki yaklaşımının kristalize olduğu bir yazı olarak kabul edebiliriz.
Yazı, Bekir Coşkun’un, ‘dayak yemenin, aşağılanmanın, itilip kakılmanın’ toplumun bir kesiminin meselesi olduğunu öne süren bir yazısıyla polemik amacıyla kaleme alınmıştı. Bekir Coşkun, mesela “kirli çorapları, kokan ayakları, traşsız yüzü, gülyağından parfümü olan erkeği yatağına sokmayan özgür kadın”ların eşlerinden, sevgililerinden dayak yemek gibi bir sorunlarının olmadığını öne sürüyordu yazısında.
Duygu Asena ise tahmin edebileceğiniz gibi hiç aynı fikirde değildi: “İlerici, tertemiz, çok hoş görünüşlü bir adam da, çok hoş görünüşlü özgür karısını dövüyor işte...”
Duygu Asena’nın ömrü, işte böyle her sınıftan kadının şu veya bu örtü altında, şu ya da bu ölçüde ‘köleleştirilmesine’ karşı çıkmakla, bu amaçla kadınları isyana çağırmakla geçti. Bu mücadeleyi ‘sınıf mücadelesi’nin ya da ‘gericiliğe karşı laiklik’ mücadelesinin talepleri doğrultusunda araçsallaştırma girişimlerine hiç pabuç bırakmadı.
Karşısında her kesimden, her ideolojiden geniş bir cephe bulmasının yegâne nedeni işte buydu.
Keza Kadının Adı Yok’u, Şirin Tekeli’nin deyişiyle bir ‘manifesto’ haline getiren şey de, yazarının, ayrıştırıcı tavırları bir kenara bırakarak haksızlığa uğrayan bütün kadınları samimiyetle kucaklayan tavrıydı:
“Bence bu kitap, salt bir kadın öyküsü olmanın ötesinde, giderek kadınları asgari bir kadınlık bilincinde buluşmaya davet eden bir çağrı, Türkiye’de yazılmış ilk özgün feminist manifestodur.”
Yazarlar
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
21.07.2025
14.07.2025
23.06.2025
19.06.2025
17.06.2025
8.06.2025
1.06.2025
11.05.2025
8.05.2025
4.05.2025