Etyen MAHÇUPYAN
Her çocuk kendisini kuşatan bir dizi kurala ve otorite sahibi kişiye doğar. Becerisi hızla uyum sağlayıp içine doğduğu dünyayı kendi lehine kullanmaktır. Doğanın ondan beklediği maharet, çevresindeki tüm önemsemesi gereken ilişkilerin doğasını, giderek ilişkiler arasındaki dengeleri kavramaktır.
Ancak insan kültürel bir varlık… Dolayısıyla teknoloji seviyesi ne olursa olsun, bizi memnun, mutlu, başarılı ya da bunların tersi kılan etken kültürel çevremizi ne denli anladığımız ve etkilediğimiz. Bu çabalar çocuğun kendisini bir kişi olarak görmesine, diğer insanlardan ve özellikle yaşlılardan farklı olarak tanımlamasına neden olur. Söz konusu adaptasyon süreci aynı zamanda bir karşı çıkma ve değiştirme arzusuyla birlikte yürür…
Nesiller için de aynı şey söylenebilir. Her yeni nesil önce kendisini bir değişim akışının içinde hisseder ve değişimin taşıyıcısı olarak görür. Sanki tam da ‘değişim zamanına’ doğmuştur ve bir şeylerin değişimine doğrudan katkı yapacak gibidir.
Ancak zaman geçtikçe değişimin yetersiz ve yüzeysel kaldığı duygusu giderek artar. Büyük toplumsal travmalar yaşayan nesiller bile, önce ‘hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ düsturunun sıkı takipçisiyken, sonraları değişmeyenin ağırlığını hisseder.
Çünkü kültürel zamanı geniş kavradığınızda belirleyici olan sürekliliktir. Kültürel zaman (teknolojik zamanın aksine) miras alınan zihniyetin sınırları dahilinde ilerler ve sadece insani ilişkileri değil, insan/doğa ilişkisini de söz konusu sınırlar dahilinde anlamlandırır. Bu nedenle sahici bir değişim ancak zihniyeti etkilediği ölçüde kalıcı olabilir. Bunu yapamayan değişimler köpük misali öznel tarihimizi renklendirerek geçip giderler…
Bu tespit aile içi temel ilişkiler açısından olduğu kadar, genelde ‘siyaset’ diye tanımladığımız alan için de geçerli. Burada üç temel ilişki var. Devlet/toplum ilişkisi, devlet/siyaset ilişkisi ve siyaset/toplum ilişkisi.
Bu topraklarda zihniyet ve süreklilik açısından zeminde devlet/toplum ilişkisi yatıyor. Bizans ve Osmanlı’dan gelen bir ‘istikrarlılıkla’ hiyerarşik yapısını sürdürürken, devletin rehberlik ve tahakkümünden besleniyor. Devlet toplumun sahibi olduğunu varsayarken, toplum da ancak devletin kuşatıcı kanatları arasında var olabileceği kabulüne sahip. Toplumsal kimliğin tanımı ve içeriği devletten neşet ediyor. Bu nedenle devlet kimliğin esas sahibi, koruyucusu ve savunucusu. Toplum ise devlete kimliğinden, yani ona bahşedilmiş özgünlüğünden ötürü şükran borçlu…
Toplum içinde farklı kesimlerin, sosyoekonomik grupların ya da cemaatlerin varlığı bu durumu değiştirmiyor. Çünkü her biri devletle benzer bir ilişki peşinde koşuyor, gerçek devlette tahayyülündeki devleti arayıp buluyor. Devletin hışmına uğrayanlar bile bunu ‘insana ait ideolojik yanlışlara’ dayandırıp zihinlerindeki devlet tasavvurunu sakınmaya devam ediyor.
Devlet ‘bir bilen’ olmakla kalmıyor, toplumun fazla bilmemesi için de önlem alıyor. Buna karşılık toplum da neyin nasıl bilinmesi gerektiğinin devlet tarafından söylenmesine alışmış. Devletsiz var olamayacağı korkusu onu devlete bağımlı kılmış… Hangi konuda nasıl düşüneceği ve davranacağını öğrenmek için devlete bakıyor. Devlet de bu işlevini ideolojik araçların kullanımıyla, eğitim ve medya üzerinden, yerine getiriyor.
Böylece cumhuriyet olsak da vatandaşlık kimliğe, kimlik resmî ideolojiye, resmi ideoloji ise devlete bağlı olduğu için demokrasi olamıyoruz. Hatta demokrasinin ne olduğunu bile kavramakta zorlanıyoruz ve bu kavram zaman zaman bir hayalet gibi bilincimizde canlansa bile, bilinçdışımızda hızla anlamsızlaşıveriyor. Öyle ki hepimizin içinde az veya çok, gizli bir demokrasi korkusu kök salmış durumda. Nitekim devlet/toplum ilişkisinin zihniyeti, yani ataerkil/otoriter zihniyet bileşimi bu sayede sürekliliğini koruyup pekiştiriyor.
‘Vesayet’ denen rejim bu ilişkinin doğal sonucu. Vesayet, ordu darbe yaptığında ya da muhtıra verdiğinde ortaya çıkmıyor. Zaten var ve ‘orada’… Zihnimizi avucunda tutan bir var oluş hali. Bizler özgür olmadığımız, özgürlükten korkup kaçtığımız için sürdürülebilir bir meşruiyet formu olarak yaşıyor.
Bu durum devletin insan gibi bir özne olmadığı önermesini anlamsız kılıyor. Çünkü mesele devletin ‘merkezinde’ bir karar merciinin bulunup bulunmaması değil. Belirli bir ideoloji dahilinde birbiri ile uyumlu davranan (ve maddi imkân üretebilen) bir karar ağının olması, bu karar ağının ideolojik ve hukuksal açıdan korunması ve nihayet toplumun söz konusu durumu ‘doğal ve normal’ olarak algılayıp hatta bu durumun değişmesinden ürkmesi…
Dolayısıyla gerçek bir değişim kaçınılmaz olarak zihniyetin değişimini ifade ediyor ve yine kaçınılmaz olarak bu zihniyetin esas yararlanıcısı olan ilişkinin ve söz konusu ilişki içindeki aktörün hareket alanını sorunsallaştırmayı gerektiriyor. Bu nedenle Türkiye’de ‘demokrasi mücadelesinin’ temeli devlet/toplum ilişkisinin yeniden kurgulanması olmalıdır. Bunu es geçen her çaba kendimizi kandırmak ve sürekliliğe teslim olmak anlamına gelir.
Tabii ki çevre koşulları her dönem bu türden bir mücadeleye izin vermeyebilir. Geçici olarak devlet/siyaset ve siyaset/toplum ilişkileri üzerinde yoğunlaşmak gerekebilir. Ne de olsa göreceli bağımsızlığa sahip alanlardır bunlar da… Ancak temel karakteristiklerini devlet/toplum ilişkisinden alırlar. İlişkiler hiyerarşisinde daha tepede olan devlet/toplum ilişkisi diğer iki ilişkinin de sınırlarını çizer, çünkü alt ilişkilerin üsttekine uyum sağlama eğilimi daha güçlüdür. Çocuklar arası ilişkilerin ebeveynler arası ilişkiyi referans alarak biçimlenmesi gibi…
Bu nedenle alt ilişkileri dönüştürme peşinde olduğumuz zamanlarda bir gözümüzün zihniyeti yaşatan esas ilişkide olması gerekir. Öte yandan devlet/siyaset ve siyaset/toplum ilişkilerinin dönüşmesi ve farklı zihniyetleri içerecek şekilde çeşitlenmesi devlet/toplum ilişkisini de değişime zorlayabilir.
Örneğin toplumsal kesimler arasında mesafelerin daralması, cemaatsal yapının geçirgenlik kazanması, her cemaat içinde bireysel farklılaşmanın önünün açılması; buradan doğacak karşılaşmalar, melezleşmeler ve yeni ilişki formları siyaseti ve devleti etkileyecek bir sosyal zeminin oluşmasını sağlayabilir. Buna paralel olarak siyasetin devlet karşısında gücünü artıracak, onu devletten bağımsızlaştıracak adımlar atılır, böylece devlet/siyaset ilişkisinde de otoriter/ataerkil zihniyet bileşiminin kalıpları bir miktar kırılabilirse gerçek anlamda bir değişim imkânı doğabilir.
Türkiye’de bu imkân 2002 AK Parti iktidarı ile doğdu. Modernliğin tartışıldığı, Batı dışı toplumların hareket alanının genişlediği, aynı anda küreselleşme sayesinde evrensel addedilen normların standart haline geldiği bir dönemdi. Kemalizmin bu ülkeyi yönetemeyeceği 90’larda belli olmuştu… Çeperden gelen ve o zamana dek ideolojik olarak dışlanmış bir siyasetin önünde iki yol vardı: Kendi cemaatine yaslanan bir rövanşizm ya da çoğulculuğa doğru bir hamle…
Devletin kurumlar ve laik sosyoloji üzerinden kışkırtmalarına rağmen siyasi iktidar demokrasi yolunu zorladı. Tarihsel sürekliliği veri alırsak hak edilmemiş bir lütuftu… Kıymeti bilinmedi ve fırsat kaçtı. Devlet aktörleri, kurumları ve devletin zihniyetini bilerek ya da bilmeyerek paylaşanlar zaten fırsatın kaçmasını bir ‘fırsat’ olarak görmekteydi. Demokrasi peşinde olanların ise mücadele gücü yoktu, yenildiler ve sahayı büyük ölçüde terk ettiler.
Böylece sürekliliğin rahatlatıcı atmosferine döndük. Ve kendi payımızın ağırlığını unutarak yeniden ‘sistemden’ şikâyetçi olduk… Aymazlık o denli yaygın ve normalleşmiş durumda ki birçok kişi bugünkü ‘kötü’ halimizin nedeninin bizatihi AK Parti olduğunu söyleyebiliyor. Böylece kendisinden en ‘uzak’ olarak tanımladığı ideolojik kimliği sorumlu hale getiriyor… ama aslında kendisinden en uzak olan zihniyeti sorumlu tutmuş oluyor. Yani demokratlığı…
Nitekim bugün demokrasi sözcüğünü bayrak yapıp ortalıkta gezinenlerin demokratlıkla sorunu var. Çünkü demokrat zihniyet gerçekliğin bilinemezliği kabulü üzerinde anlam kazanır. Gerçeklik bilinemez olduğu için kendi fikriniz size ne kadar doğru ve apaçık gelse bile, ‘nihai’ anlamda ne kadar doğru olduğunu bilemezsiniz. Bu nedenle başkalarıyla birlikte kendi öznel doğrularınızı üretmeniz ve bunların da ille doğru olmayabileceğini kabul etmeniz gerekir. Dolayısıyla fikir havuzunu geniş ve esnek tutmak, herkese ulaşmaya çalışmak, bilgiyi şeffaf kılmak durumundasınız.
Bu yaklaşım söylendiğinde veya okunduğunda kulağa hoş gelebilir. Ama kaçınılmaz bir çıkarsama içerir: Toplum için neyin iyi ve doğru olduğunu bilmediğimiz gibi, nihai bir ‘iyi ve doğru’ olmadığını da baştan kabullenmek durumundayız. Toplumlar özgür oldukları ölçüde kendi geçici ve öznel doğruları peşinde giderler ve gerçekte bunu sınırlandıracak hiçbir itikat, ideoloji veya anlayış olamaz. Diğer deyişle nereye yöneleceği belli olmayan bir toplumun üyesiyiz ve buna razıyız…
Dinler, Kemalizm, sosyalizm ya da liberalizm ise (aralarında farklar olsa bile) böyle bir gerçeklik anlayışı ile bağdaşamaz. Hepsi kendi çapında ve kendi dilinde ‘iyi ve doğruyu’ bildiğini, buna ulaşma yönteminin belli olduğunu varsayar. Hepsi yine kendi usulünce özcüdür… Normatif olanı gerçekliğin önüne koyar, ilişkileri anlamaz, öznelere bakar…
İdeolojiler bizim ülkemizde değişimi sağlamaz, aksine sürekliliğe destek verirler. Çünkü söz konusu ideolojiler zihniyetle henüz hesaplaşmış değiller… Başka zihniyetlere yaslanan ideolojiler ile rekabet ettikleri ölçüde kendilerine paye vermekle meşguller. Ama bizzat kendi zihniyetlerini irdelemekte fazlasıyla isteksizler.
Değişimci, hele demokratlaşma yönünde değişimci bir siyasetin zihniyeti hedef alması; var olan zihniyetin çeşitli ilişkiler içinde nasıl somutlaştığını irdelemesi; bu ilişkilerin özgürlük, eşitlik, adalet, sorumluluk gibi belirli ilkesel idealler yönünde değişimi için doğru yöntem ve koşulları teşvik edecek adımlar atması gerekiyor.
Esas siyaset bu… Nitekim en az yapılan siyaset de bu. Çünkü değişmesini istemediklerimiz istediklerimizden daha fazla. Ve bilinemez bir dünyada değişimin ima ettiklerinden korkumuz, yüzeysel hayallerimizden daha gerçek.
Yazarlar
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları






























































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
25.10.2025
25.10.2025
15.03.2025
20.02.2025
15.10.2024
24.09.2024
19.09.2024
10.09.2024
2.09.2024
13.04.2024